Dokuncu ayın altıncı günü (18 Ekim) hâlâ yol yorgunluğumu tam atamamışken, Büyük İse tapınağına gitmek için yeniden yollara düştüm. Bir tekneye bindim ve şu dizeleri yazdım
Nasıl ki midye kabukları birbirinden
Bende öyle ayrılmalıyım
Güzden
Millet bahara övgüler yazadursun
Yeşiller çizedursun, allar çizedursun
"Tut elimi ,yum gözünü, aç gözünü
Ne Hintte ; ne Çindeyiz
Bir ben , bir dilenci, bir köprü, bir sabah
Işıl ışıl bir bahar içindeyiz..."
Sabahı dağlarda gördüm göreli,
Ürkerim akşam ezanlarından.
Ne şarap, ne sevda , ne yâr adı
Daha tatlı kelime yok, "yarın" dan.
Ağlamak sızlamak kaç para eder.
Bir şarkı söylenir, bir şarkı biter.
Ömür dedikleri gitti gider
Bir avuç su gibi parmaklarından.
Ne gülü, bülbülü gülşeni- hasın,
Elâlem varsın korkmamış desin.
İstemem istemem gece olmasın
İşim daha güzel, rüyalarımdan...
Kömürleşmiş dalların üstündeki kırmızı ışık sönmek üzereydi. Nehre bakan tepelerden birinde bir çakal uludu, suyun öteki tarafından bir köpeğin yanıtı duyuldu. Çınar yaprakları hafif bir gece esintisiyle fısıldaşmaya başladı.