• .
    Merhaba
    .
    Merhaba Farsça kökenli bir kelime olup “benden sana zarar gelmez” anlamına gelir. Çoğu selamlama kelimesi, merhaba gibi benzer iyi niyet belirtileri taşımaktadır. Fakat büyük oranda anlamı bilinmeden kullanılmakta. Bilerek ve anlaşılarak kullanıldığında inanılmaz etkileyici.
    Yaşama dair her şeyi, iyiyi, kötüyü, güzeli, çirkini, siyahı, beyazı paylaşmak niyetiyle..
    Merhaba o zaman ….

    Farkında Olmak

    Farkında olmak diye bir durum var aslında. Maalesef çoğu zaman farkında olamadığımız. Meselâ yaşama amacının farkında olmak. Yaradılıştaki mükemmelliğin farkında olmak. İnsanlar arasındaki farklılığın yaşama kattığı heyecanın farkında olmak. Çocukların masumiyetinin farkında olmak. Gülün kokusunun, gökkuşağının yedi renginin farkında olmak. Annenin yavrusuna olan şefkatinin farkında olmak gibi. Büyük bir kısmımızın farkında olamadığı hatta farkına varmak için çaba sarf etmediği bu örnekleri çoğaltmamız mümkün tabiî ki. Bunun en basit nedeni belki de insanın kendisinin farkında olmamasıdır. Yaptığı her işten somut bir şeyler bekleyen düşüncelerin bu farkında olamadıklarımızı fark etmesi çok zor gibi görünse de öyle değil aslında. Çünkü farkında olamadıklarımızın büyük bir kısmı somut, yani beş duyu organımızla görebiliyoruz, duyabiliyoruz , hissedebiliyoruz. Sorun hissettiklerimize değer biçmede belki de. Yoksa güneşin batışını görüyor, gülü kokluyoruz. Balı tadıyor, bülbülün şakımasını duyuyoruz pek âlâ. Ama bunların nasıl oluştuğunu düşünmüyoruz. Göremediklerimiz, duyamadıklarımız kısacası hissedemediklerimiz ise daha etkileyici. Bunları düşünmek bile akıllara zarar veriyor. Düşünsenize bir ananın şefkatini. Bunu hangi matematiksel denklemle açıklayabiliriz ki.
    Steven Spielberg ‘ in yönettiği Yapay Zeka isimli bilim kurgu filmini izlediniz mi bilmiyorum. Eğer “farkında olmak” eylemi ile izlenirse o aslında sadece bir bilim kurgu filmi değil farkında olmak eylemi aynı zamanda. Filmden çıkardığım, daha doğrusu aldığım mesaj şu oldu; insanları farklı kılan sahip olduğu insanî duygulardır. Filmde insanlar temizlik, üretim, hatta eğlendirme gibi çeşitli amaçlar için, mekanik olarak mükemmel denilebilecek robotlar yapıyor. Bir şirket ise devrim olarak nitelediği projesinde bir çocuk robot üretiyor. Mekanik olarak bir çocuk robot yapıyorlar ama, çocuk robotun annesini sevme duygusunu ona nasıl vereceklerini bulmakta zorlanıyorlar. En sonunda çocuk bunu elde edebilmek ve de annesini sevebileceğini ispat edebilmek için masal perilerinden medet umuyor.. Mümkün mü ?

    Geçenlerde bir arkadaşımdan aldığım elektronik posta ekinde düşündüren bir hikaye okumuştum. Eski zamanların birinde bir adam hayatın anlamının ne olduğuna takmış kafayı. Bulduğu hiçbir cevap ona yeterli gelmemiş ve başkalarına sormaya karar vermiş. Ama aldığı cevaplar da ona yetmemiş. Fakat mutlaka bir cevabı olmalı diyormuş. Ve dolaşıp herkese bunu sormaya karar vermiş... Köy, kasaba, ülke dolaşmış; bu arada zaman da durmuyor tabi ki. Tam umudunu yitirmişken bir köyde konuştuğu insanlar ona : -Şu karşıki dağları görüyor musun? Orada yaşlı bir bilge yaşar.İstersen ona git, belki o sana aradığın cevabı verebilir." demişler.Çok zorlu bir yolculuk sonunda bilgenin yaşadığı eve ulaşmış adam. Kapıdan içeri girmiş ve bilgeye hayatın anlamının ne olduğunu sormuş. Bilge: "Sana bunun cevabını söylerim; ama önce bir sınavdan geçmen gerekiyor." demiş. Adam kabul etmiş. Bilge bir çay kaşığı vermiş adamın eline ve içine de zeytinyağı doldurmuş. "Şimdi çık ve bahçede bir tur at, tekrar buraya gel. Yalnız dikkat et, kaşıktaki zeytinyağı eksilmesin. Eğer bir damla eksilirse kaybedersin." Adam gözü çay kaşığında bahçeyi turlayıp gelmiş. Bilge bakmış: "Evet, kaşıktaki yağ eksilmemiş. Peki, bahçe nasıldı ? " demiş. Adam şaşkın şaşkın : "Ama ben kaşıktan başka bir yere bakmadım ki..." demiş. "Şimdi tekrar bahçeyi dolaşıyorsun. Kaşık yine elinde olacak; ama bahçeyi inceleyip gel." demiş bilge. Adam tekrar bahçeye çıkmış, gördüğü güzellikler büyülemiş onu. Muhteşem bir bahçedeymiş çünkü. Geri geldiğinde bilge adama: " Bahçe nasıldı?" diye sormuş. Adam gördüğü güzellikler karşısında büyülendiğini anlatmış. Bilge gülümsemiş: "Ama kaşıkta hiç yağ kalmamış" demiş ve eklemiş : - Hayat, senin bakışınla anlam kazanır. Ya sadece bir noktayı görürsün; hayatın akıp gider, sen farkına varmazsın. Ya da görebileceğin tüm güzelliklerin tam ortasında hayatı yaşarsın, akıp giden zamanın anlam kazanır. Yani demek istediğim o ki: Hayatın Anlamı, Senin Bakışlarında Gizlidir...

    Dünyanın yuvarlak olduğunu ispatlayan ünlü bilim adamı Galileo’nun bahsini ettiğim konuyla ilgili güzel bir açıklaması var. “Her şeyi bilme şeklindeki bu kendini beğenmiş küstahlığın temeli hiçbir zaman hiçbir şeyi anlamamış olmaktan başka bir şey değildir. Bir kerecik de olsa, tek bir şeyi tam olarak anlama deneyimi olan ve bilginin nasıl elde edildiğini gerçekten duyumsamış olan bir kimse, hayatta kendisinin farkında olmadığı, kendisinin hiç anlamadığı, sonsuz sayıda başka hakikatlerinde var olduğunu fark eder.”

    Sonuçta, farkında olamadığımız bir sürü şey var aslında. Ama biraz kafa yormak bunların farkına varmamıza yeter de artar bile.
    ✒ derkenar
  • Merhaba canım insanlar...
    Ah canim insan Poyraz'cim Karayel'in hayat hikayesini okuyacaksınız şimdi. Hem de biyografi kelimesini yeni duymuş biri tarafından kaleme alınan."Acemi cirak'tan Poyraz Karayel biyografisi, okumayan kalmasın" ya da kalsın canım, zaten okuyup unutacaksınız, Poyraz'cimdan öğrendim bunu da "hepimiz unutulmak için yaratılmadık mı? " diyor kitabın sonunda..bu biyografide tıpkı Poyraz'cim'in hayatının her anında Oğuz'cum Atay'dan kopya çektiği gibi -ki bu mahkemece kanıtlandı, savcı sundu, hakim kabul etti. Bknz; syf 55 "savcı: itiraz ediyorum, kitaptan kopya çekiyor!"- ben acemi biyografici de kitaptan kopya çekecektir. İleriki zamanlarda bu konuyla ilgili yapılan itirazlar reddedilecek, dahasi başta belirtildigi halde itiraz edildiği için tazminat davası açılacaktır..

    Poyraz'cim Karayel, Kahpe bizanstan aldığımız sonra her yerine Avm diktiğimiz İstanbul'da doğdu, tabi o zamanlar bu kadar Avm yoktu..annesi öldü, büyüdü..çocukluk dönemini hiç yaşamadan kapatmış oldu, sıpa gözlü kardeşi Meltem ile halasının evinde çamaşır sepetinden daha değersiz hissederek büyüdü. Yetişkin Poyraz Karayel olduğunda, doğası gereği,ki konuyla ilgili detaylı bilgiyi belgesellerden öğrenebilirsiniz, başını beladan hiç çıkarmadı, başı resmen bela olmuştu...yukarda halasının evinde büyümesinin sebebinin babasının onları terk edişi olduğunu söylemeyi unutmuşum, ama dedim size acemi biyografici olduğumu! Kayıtlara göre 10 yaşına kadar sarışın ve mavi gözlüydü sonra ateşli bir hastalık geçirdi ve siyah saçları, kaşları çıkmaya başladı. Gözleri de bunca siyahligin içinde
    dayanamayıp kahverengi olmaya karar verdi. Ateşli hastalık sonucu ateşli silahlara merak salan Karayel, polis oldu...merakı boşa gitmemeliydi...Evlendi, bu evliliğin polis olmadan önce mi sonra mı olduğu tarihe not düşülmedi, düşüldüyse bile acemi biyograficiniz bunu bilmiyor. Gerçi bunun bir önemi yok, olmamalı da çünkü yanlış tercih olan Begüm, havuzlu villada yaşayan acıların çocuğu, Pelin aşkı yanan Sinan-ki kendileri biyografi sahibi Poyraz Karayel'in oğlu- ile Poyraz'cim Karayel'i terk edip alkole zam gelmyen bir ülkeye gitti.Zira Begüm alkolikti. Pek tabi Begüm de tıpkı Poyraz'cim'in babası gibi, sonradan gelip Poyraz'cim'in hayatında yaşamanı idame ettirmek istedi. Fakat başaramadı. Tutunmak isterken tutunamayanları bırakanlar onların hayatlarına tekrar tutunamazlar!
    Ve Poyraz'cim Karayel'in başının her zaman ki gibi belada olduğu bir günde, aşk kuyusunun yanından geçerken,kapağı açık unutulmuş olan kuyunun etrafında uyarı levhası olmaması sebebiyle kuyuya düştü. Bir daha da ordan çıkamadı, iyi ki de çıkamadı çünkü bu dünyada en güzel aşık olan kişi unvanı Poyraz'cim Karayel'e aitti.
    Aşık olduğu kadın Ayşegül, mafya kelimesinden hoşlanmayan ve bahçıvanlık da yapan mafya babası Bahri Bey'in kızı olup, İlhan Berk gibi bir burna, Cemal Süreya gibi saçlara sahiptir. (Bu tanım Poyraz'cim Karayel'e ait olup, velev ki sevdiğinize karşı kullanırsanız telif hakkı istenebileceğini belirtmekte yarar görüyorum.)
    Aşık olduktan sonra da çeşitli belalar peşini bırakmamış ve bu çeşitli belalardan en karmaşığı sebebiyle Ayşegül ile 97 gün ayrı kalmış. Onsuz 2 milyon küsür nefes almış. Fakat bu nefeslerin kalbine battığını ilgili kurumlara bildirmiştir. Bu ayrılığın sonunda I. Poyraz ölmüş ve II. Poyraz dönemi açılmıştır. Geçiş döneminde Poyraz'cim'in Oğuz Atay okuyan romantik bir adamdan maço bir adama dönüştüğü olmuştur. Ama bu onun suçu değildir Hakim Amca. Bu tarz davranışlara onu Ayşegül'e olan aşkı ve Mete'ye olan siniri sürüklemiştir.
    Zaten kör kütük aşık olan Ayşegül II. Poyraz'a geri dönmüştür. Bir çok badire atlatmışlar, her şeye ve herkese rağmen birbirlerini sevmekten vazgeçmemişlerse de her ne kadar kopya çektiğim bu kitapta yazmıyor olsa da ölüm onları ayırmıştır.
    Ayrıca Baba'nin sağ kollarından olan Sefer ve Sema'da ölüm sebebiyle ayrılmışlar, Sefer Sema'ya kavuşmak amacı güderek intihar etmiştir, arkasında bıraktığı mektup kitapta yer almaktadır. (Bknz;syf 313) Bu olayı dramatik diye paylaştığımı itiraf ederek acemi lakin dürüst bir biyografici olduğumu kanıtladığımı düşünmekteyim. Bu davranışından etkilenerek bana biyografinizi yazdırabilirsiniz.

    Son'a yaklaşıyoruz artık, yeter yahu dediğinizi duydum da ondan diyorum. Bu kadar dayandın az daha dayan,bitmek üzere.

    Üzerindeki tüm umutları Aysegül'den borç almış olup, onun ölümüyle bu umutlara gizli devletler tarafından el konulmuştur.Her şeyden birazcık olup asla bir tam olamayan Poyraz'cim Karayel Aysegul'un gidişine dayanamayıp aramızdan ayrılmıştır. Sefer gibi intihar edip etmediği, yahut eli silahlı adamın onu vurup vurmadığı konusunda bir bilgi bulunmamaktadır. Bulanların paylaşması ve acemi biyograficinizin kalfalığa yükselmesinde bir hayrı dokunması tavsiye edilir.

    Poyraz'cim Karayel ve adını zikrettigim zatı muhteremler dışında; iyi komşu
    Ümran Hanım, ödevlerin cocuğu İsa, Genel Kurmay'in kıymetli Albay'i ve Poyraz'cim'in hayali arkadaşı, iyi komşu Cevher Albay, küresel sermaye karşıtı milli devrimcimiz Zülfikar, sıkıntıdan kafasında saç çıkacağından yakınan ve Zülfikar yedek şarjörü olan var mı diye sorduğunda "ince uçlu mu" demek suretiyle espiri yeteneğini ortaya koyan Taş Kafa, diğer taraftaki şubesi şeytan olan Songül, bu dünyada sevgi diye bir şey olmadığını gözleriyle gördüğünü idda eden Sadrettin, IEGM'nin değerli mensupları ve ne olduğu belirsiz Adil Topal, bu biyografi sahibinin hayatının bir parçaları olup aslında Poyraz'cim Karayel hepsini hayatında istememektedir. İstenmeyenler örnek Adil Topal verilebilir.

    Sizi seven biyograficiniz, kitaplı günler diler
  • Uzun bir aradan sonra sizlere geri dönmek güzel olacak. Çokça özlenen kalbi güzel insanlar ve çokça özlenecek yeni insanlar Nasılsınız :)
  • Arkadaşlar merhaba :)) Birşeyler söylemek istiyorum fakat enerjim çok düşük o yüzden istediklerimi coşkulu bir şekilde ifâde etmekten âcizim şu an :)) Bu sebeple, önceden bir arkadaşıma söylediğim sözleri buraya alıyorum anlatmak istediklerimi ifâde edebilmek için;

    İnsan sadece kendi dertlerine daldığında çıkamıyor bunalımlardan bir türlü. Halbuki hayatın o an için karşımıza çıkardığı insanlarla sâfi kalple ilgilendiğimizde, kendimiz için hayal edebileceğimiz güzellikleri onlar içinde en az kendimiz için isteyeceğimiz güçte istediğimizde, onlar için yürekten duâ ettiğimizde mesela, bir güzel sözle, ya da tebessümle kalplerine temiz şifâlı bir dokunuş olmaya çalıştığımızda kendi dertlerimizin de Allah Tarafından güzellikle hâle yola girdiğini, selâmete çıktığımızı farkediyoruz bir müddet sonra :) Hep kendilerine odaklanıp, kendi dertlerinden başkasını görmeyenlerin hâli ise daha sıkıntılı oluyor gerçekten...

    Yazınca açıldım, devâm ediyorum dostlar :))

    Herkes yalnızlıktan şikâyet ediyor. Aslında etrafımız insan dolu! Peki bu şikâyet neden o halde, hiç düşündünüz mü üzerinde?.. Çağımızın en baş sıkıntılarından 'hastalıklarından' biri bencillik! Bencil insanın sâdece kendisine odaklı bir bakışı var hayata-insanlara-olaylara... 'Günahını bile vermez!' diye tanımlayacağımız insanların sayısı hızla artıyor maalesef! Böyle bir karakter geliştirdiğimizde, empati-insanlık-diğergâmlık insanda hak getire! Ara ki bulasın! Bu hâle gelen insanların anlamadığı şey şu ki; karşısındaki insanlar da aptal değil, ne kadar iyi olsalar da sonsuz bir sabıra da sâhip değiller... Bencil davranmayan insanlarda böyle insanları göre göre değişiyor, bencilleşmeyi marifet sanan, iyi insan olarak kalmayı kendini kullandırmak olarak gören insanlar hâline geliyorlar...

    Böyle böyle 'temiz-güzel-İnsan'a' hasret bir hava sahasında yaşamaya mahkûm kalacağız farkında mısınız?..

    Önemli bir not daha; Görüş farkı gözetmeden söylüyorum. Burada tanıyıp çok sevdiğim arkadaşlarım var, siyâsî görüşleri farklı, Dünyâ'ya bakışları farklı. Ben her birini ayrı ayrı seviyorum. Ne zaman ki birileri birilerini ötekileştiren, iteleyen, dışlayan, aşağılayan bir dil kullansa o insana karşı bu sevgim azalıyor ister istemez...
    Böyle sürekli diğerini tahkir ederek konuşan arkadaşlara da şunu söyleyeceğim;
    Arkadaşlar, kimse karşısındakinin kutsalına, sevdiğine hakâret ederek olumlu bir şey elde edemez! Derdiniz karşınızdakinin fikirlerini değiştirmekse, kalbine ulaşmadan bunu yapamazsınız! Hakâret ederek bir insanın kalbine ulaşılabildiği nerde görülmüş bir düşünün ricâ ederim...

    Sevgiyle kalın, sevgiyle yaşayın, etrâfınızda samimi-saf-temiz-sevgi dolu bir hava sahası oluşturmayı başarın ki nefes alabilelim Can'larım, arkadaşlarım... :))
  • SPOİLER!

    Herkese merhaba. İncelememe başlamadan önce, bu kitabı Stephen King etkinliği ile okumamı sağlayan Hakan Arık 'a ( #30096680) teşekkür ederim; ayrıca, kitabı beraber okuduğumuz, anlayamadığım ya da kafamın karıştığı yerlerde yardım eden zeyneps 'e de teşekkürlerimi sunarım. Şimdi incelememe başlayabilirim.

    Öncelikle, bu kitabın ismi niye Medyum? Zaten kitapların ismini değiştirmek Altın Kitapın huyu... The Body in the Library kitabını, Cesetler Merdiveni diye çevirmiştir bu yayıncılık, ki kitabın merdivenlerle hiçbir alakası yok.
    Çeviri kötü değil, ama çok daha iyi olabilirdi kesinlikle. İngilizcemin ileri düzey olduğunu bilsem, dolar ucuzlasa, orijinal dilinden okurum; ha çeviri okunuyor mu okunuyor, ama cümle düşüklükleri, anlam bozuklukları çok... Ama ne yazık ki Stephen King'in bütün kitaplarını onlar basıyorlar, mecburuz.

    Kitaba gelirsek... lanetli bir otelde olanları okuyoruz, bu otelde ölen kişilerin ruhları hapsoluyor. Daha fazla detaya inmek istemiyorum. Tabi Torrance ailesi bunu bilmiyor, ama küçük Danny bunu fark ediyor, ama artık çok geç...otel Danny'i ele geçirmek istiyor, biz de olanları okuyoruz...

    İlk 200 sayfasında Jack Torrance, Wendy Torrance ve Danny Torrance'nin geçmişlerini okuyoruz, ilk başta niye kitabın yarısında karakterleri derinlemesine tanıyoruz diye düşündüm, ama sonra fark ettim ki, bu karakterleri tanıma süreci, kitabın diğer yarısına gayet güzel bir zemin hazırlamış.

    Danny... Kitaba başlamadan önce, ben Danny'i kız sanıyordum, ama erkek olduğunu öğrendiğimde gerçekten şaşırdım. Ana karakter kız olsaydı, daha güzel olurdu diye düşünüyorum... ama sorun değil tabii.

    Danny'in yeteneği bence fantastik bir
    durum değil. İnsanların zihinlerini okuyabiliyor, geçmişte yaşanmış bazı şeyleri görebiliyor, geleceği de görebiliyor, evet, her ne kadar fantastik gibi gözükse de fantastik değil. Danny, hayal gücü yüksek ve zeki bir çocuk. Hayali bir arkadaşı var. Tony. Bu da gayet normal, günümüzde birçok çocuğun hayali arkadaşı vardır diye düşünüyorum.
    Ben Danny'nin yeteneğini, beyninin normal insanlara göre daha fazlasını kullanabilmesiyle açıklarım. Ya da beyin dalgalarının daha kuvvetli olması ile. Önsezi de denebilir. Bizim "altıncı his" diye tabir ettiğimiz şey, Danny'de çok fazla var. Ama Danny'i sevdim, iyi bir çocuk o...

    Wendy... Ah canım... pişman oldun Jack'den boşanmadığına dimi canım? Karşılaştığınızda öldürmeliydin onu! Çünkü o Jack değil! Acıdın ama... o sana acıdı mı? Hayır. Ama o iyi bir anne, aynı zamanda iyi bir eş de. Jack de, ben de, Wendy'nin oğlunu öldüreceğine kendini uçurumdan atacağını biliyoruz. Zaten her şey, bu yüzden başına geldi: acıdı.

    Jack Torrance... Evli, bir de çocuğu var. Kendini alkolle bozmuş bir baba/ koca. Orta yaşlı. Ailedeki travmalar geçirmiş. Kendini alkolle sakinleştiriyor, bütün hayatını mahvetmiş bu alkol... Başına gelen trajik bir olaydan sonra bırakmış, ama hâlâ yoğun bir özlem duyuyor... zayıf noktası da bu ya...

    Oğlunu çok seviyor. Ama öfkesine hâkim bir insan değil o. Bir gün oğlunun kolunu kırdı, ama bir daha yapmamak üzere söz verdi, insanlar sözlerini tutar mı, hayır!
    Annesi babası tarafından şiddet görmüş bir adam. Kötü talihi onu bırakmayan bir adam.

    Wendy, kocasını kıskanıyor. Evet. Jack Torrance oğlunu dövdüğü halde, Danny babasına daha bağlı. Wendy de bu yüzden hep kıskanıyor.

    Hallorann... Ullman... Al Shockley...
    Karakterler iyi yaratılmış. Neyse, şimdi kitap hakkında kişisel görüşlerimi anlatıp, incelememi sonlandırayım...

    Tatmin oldum mu, olmadım mı emin değilim. Ama galiba oldum. Genel olarak sevdim, hele son 80 sayfa!
    Stephen King'in okuduğum ilk kitabı. Son olmayacak. Kitabın dilini sevdim, kurguyu sevdim... ama... tek bir sorun var...
    Bu sorun tamamen benle alakalı... Ben karışık kurgulu kitaplardan pek hoşlanmam, bu kitap ta 300.sayfaya kadar kurgusu genel olarak karışık. Danny rüya görüyor, ne gördüğünü falan kavrayamıyorum, mesela rüyalarında birisi onu kovalıyor, "gel ulan buraya pis herif!" diyor, kim diyor ne oluyor, anlamıyordum. O yüzden süreç biraz karmaşık geçti. Sonda açıklığa kavuşuldu tabii... normalde korku/polisiye kitaplarının sonunu pek beğenmem, ama bunun sonunu genel olarak beğendim. Son derken...
    ---- Çok Ağır Spoiler---
    Son derken, Jack'in delirmeye başlayıp, otel havaya uçana kadar. O süreç gerçekten çok güzeldi.
    --- Spoiler hafifledi, rahatla dostum---

    Genel olarak memnun kaldığımı söyleyebilirim, ama eminim King'in bundan daha çok seveceğim kitapları olacak, King'in çoğu kitabını okursam, bu kitabın ilk 5ime gireceğini sanmam, çünkü pek bana hitap eden tarz değil. Yo, korkuyu çok severim sadece böyle hayalet falan filan...
    Kitabın devam kitabı var; Doktor Uyku. Onu da okuyacağım, umarım onu bundan daha çok severim. Benim için ortama bir kitaptı Medyum. Okumayı düşünenlere, çoook beklentiye girmeden okumalarını tavsiye ederim...

    Son olarak, kitabın filmi de var, hem de ünlü yönetmen Kurbick! Mutlaka izleyeceğim. Belki, King'in bir çok kitabını okuduktan sonra, bu kitabı tekrar okurum...

    İncelememi okuduğunuz için teşekkür ederim. Esen kalın. :)
  • Merhaba
    Merhaba Farsça kökenli bir kelime olup “benden sana zarar gelmez” anlamına gelir. Çoğu selamlama kelimesi, merhaba gibi benzer iyi niyet belirtileri taşımaktadır. Fakat büyük oranda anlamı bilinmeden kullanılmakta. Bilerek ve anlaşılarak kullanıldığında inanılmaz etkileyici.
    Yaşama dair her şeyi, iyiyi, kötüyü, güzeli, çirkini, siyahı, beyazı paylaşmak niyetiyle..
    Merhaba o zaman ….

    Farkında Olmak

    Farkında olmak diye bir durum var aslında. Maalesef çoğu zaman farkında olamadığımız. Meselâ yaşama amacının farkında olmak. Yaradılıştaki mükemmelliğin farkında olmak. İnsanlar arasındaki farklılığın yaşama kattığı heyecanın farkında olmak. Çocukların masumiyetinin farkında olmak. Gülün kokusunun, gökkuşağının yedi renginin farkında olmak. Annenin yavrusuna olan şefkatinin farkında olmak gibi. Büyük bir kısmımızın farkında olamadığı hatta farkına varmak için çaba sarf etmediği bu örnekleri çoğaltmamız mümkün tabiî ki. Bunun en basit nedeni belki de insanın kendisinin farkında olmamasıdır. Yaptığı her işten somut bir şeyler bekleyen düşüncelerin bu farkında olamadıklarımızı fark etmesi çok zor gibi görünse de öyle değil aslında. Çünkü farkında olamadıklarımızın büyük bir kısmı somut, yani beş duyu organımızla görebiliyoruz, duyabiliyoruz , hissedebiliyoruz. Sorun hissettiklerimize değer biçmede belki de. Yoksa güneşin batışını görüyor, gülü kokluyoruz. Balı tadıyor, bülbülün şakımasını duyuyoruz pek âlâ. Ama bunların nasıl oluştuğunu düşünmüyoruz. Göremediklerimiz, duyamadıklarımız kısacası hissedemediklerimiz ise daha etkileyici. Bunları düşünmek bile akıllara zarar veriyor. Düşünsenize bir ananın şefkatini. Bunu hangi matematiksel denklemle açıklayabiliriz ki.
    Steven Spielberg ‘ in yönettiği Yapay Zeka isimli bilim kurgu filmini izlediniz mi bilmiyorum. Eğer “farkında olmak” eylemi ile izlenirse o aslında sadece bir bilim kurgu filmi değil farkında olmak eylemi aynı zamanda. Filmden çıkardığım, daha doğrusu aldığım mesaj şu oldu; insanları farklı kılan sahip olduğu insanî duygulardır. Filmde insanlar temizlik, üretim, hatta eğlendirme gibi çeşitli amaçlar için, mekanik olarak mükemmel denilebilecek robotlar yapıyor. Bir şirket ise devrim olarak nitelediği projesinde bir çocuk robot üretiyor. Mekanik olarak bir çocuk robot yapıyorlar ama, çocuk robotun annesini sevme duygusunu ona nasıl vereceklerini bulmakta zorlanıyorlar. En sonunda çocuk bunu elde edebilmek ve de annesini sevebileceğini ispat edebilmek için masal perilerinden medet umuyor.. Mümkün mü ?

    Geçenlerde bir arkadaşımdan aldığım elektronik posta ekinde düşündüren bir hikaye okumuştum. Eski zamanların birinde bir adam hayatın anlamının ne olduğuna takmış kafayı. Bulduğu hiçbir cevap ona yeterli gelmemiş ve başkalarına sormaya karar vermiş. Ama aldığı cevaplar da ona yetmemiş. Fakat mutlaka bir cevabı olmalı diyormuş. Ve dolaşıp herkese bunu sormaya karar vermiş... Köy, kasaba, ülke dolaşmış; bu arada zaman da durmuyor tabi ki. Tam umudunu yitirmişken bir köyde konuştuğu insanlar ona : -Şu karşıki dağları görüyor musun? Orada yaşlı bir bilge yasar.İstersen ona git, belki o sana aradığın cevabı verebilir." demişler.Çok zorlu bir yolculuk sonunda bilgenin yaşadığı eve ulaşmış adam. Kapıdan içeri girmiş ve bilgeye hayatın anlamının ne olduğunu sormuş. Bilge: "Sana bunun cevabını söylerim; ama önce bir sınavdan geçmen gerekiyor." demiş. Adam kabul etmiş. Bilge bir çay kaşığı vermiş adamın eline ve içine de zeytinyağı doldurmuş. "Şimdi çık ve bahçede bir tur at, tekrar buraya gel. Yalnız dikkat et, kaşıktaki zeytinyağı eksilmesin. Eğer bir damla eksilirse kaybedersin." Adam gözü çay kaşığında bahçeyi turlayıp gelmiş. Bilge bakmış: "Evet, kaşıktaki yağ eksilmemiş. Peki, bahçe nasıldı ? " demiş. Adam şaşkın şaşkın : "Ama ben kaşıktan başka bir yere bakmadım ki..." demiş. "Şimdi tekrar bahçeyi dolaşıyorsun. Kaşık yine elinde olacak; ama bahçeyi inceleyip gel." demiş bilge. Adam tekrar bahçeye çıkmış, gördüğü güzellikler büyülemiş onu. Muhteşem bir bahçedeymiş çünkü. Geri geldiğinde bilge adama: " Bahçe nasıldı?" diye sormuş. Adam gördüğü güzellikler karşısında büyülendiğini anlatmış. Bilge gülümsemiş: "Ama kaşıkta hiç yağ kalmamış" demiş ve eklemiş : - Hayat, senin bakışınla anlam kazanır. Ya sadece bir noktayı görürsün; hayatın akıp gider, sen farkına varmazsın. Ya da görebileceğin tüm güzelliklerin tam ortasında hayatı yasarsın, akıp giden zamanın anlam kazanır. Yani demek istediğim o ki: Hayatın Anlamı, Senin Bakışlarında Gizlidir...

    Dünyanın yuvarlak olduğunu ispatlayan ünlü bilim adamı Galileo’nun bahsini ettiğim konuyla ilgili güzel bir açıklaması var. “Her şeyi bilme şeklindeki bu kendini beğenmiş küstahlığın temeli hiçbir zaman hiçbir şeyi anlamamış olmaktan başka bir şey değildir. Bir kerecik de olsa, tek bir şeyi tam olarak anlama deneyimi olan ve bilginin nasıl elde edildiğini gerçekten duyumsamış olan bir kimse, hayatta kendisinin farkında olmadığı, kendisinin hiç anlamadığı, sonsuz sayıda başka hakikatlerinde var olduğunu fark eder.”

    Sonuçta, farkında olamadığımız bir sürü şey var aslında. Ama biraz kafa yormak bunların farkına varmamıza yeter de artar bile.


    ____________________________________________________________
    Sevdiğim Sözler
    ____________________________________________________________
    « Derin olan kuyu değil ipin kısalığıdır. »
    Çin Atasözü
    ____________________________________________________________
    Bir Şiir
    ____________________________________________________________
    HAYRANLIK
    Ne güzel enseyi geçmemesi saçların,
    Alnımızda bitmesi.
    Tane tane olması kirpiklerin,
    Tel tel olması kaşların.
    Ne güzel insan yüzü,
    Elmacık kemiği ve on parmak,
    Ya dünyamız , bütün bu mevsimler,
    Bulutlar telli kavak.

    Ya İstanbul…

    Oktay RİFAT ( 1914 – 1988 )
    ___________________________________________________________