Bir hâdise oldu mu, kurban gidenlerin ailelerine hep aynı şahıslar ve makamlarca çekilen beylik telgraflardan ve üzüntü lâflarından iğreniyorum!
Olanlar ortadayken, hep gününü yarına erteleyici ve gelmeyecek bir istikbâle ısmarlayıcı «cek» ve «cak» edâtlarından iğreniyorum!
«Istırabımı görmeyen körün suratına tükürmek istiyorum!» diyen Fransız şairinin ruh haletiyle, 40 yıldır kısır nesillere tükettiğim nefesten iğreniyorum!
(Perikles) gibi (Attik) Yunan medeniyetinin en haşmetli ve her şeyi tamam cemiyetinde (Lirik) şiirin babası (Pindaros) şöyle der: «Meğer bütün bir ömür, katırlara saman yerine çiçek sunmuşum!»... Ben de aynı meraret duygusiyle, güneşi cepte kaybetmiş bir topluma bu sırrı anlatamamanın sefaletinden iğreniyorum!
Ötesi var mı?..
Ağlayamayan, anlayamayan, içini kanatamayan, yumruğunu sıkamayan insandan, Allah’ın Kur’ân’da «belhüm adal - Hayvandan aşağı» diye andığı iki ayaklılardan iğreniyorum!
Çevren kalabalıklaşırken, yüreğin yanlızlaşır...Bir dokunuş mesafesi kadar yakınında bile olsa sevdiklerin, hep gurbette gibisindir. Yakınlaştıkça, mesafeler girer araya...Fısıldayacak kadar kulağının dibinde bekleyen insanların çığlıkları duyulmaz burada.
Bu şehirde yaşamanın bedeli, pahalı ipek bir urganla öldürülmek gibi ....
Yaşadığım Orvieto Tepesi'nden Roma'ya her gidişimde "Köy Faresi ve Şehir Faresi" masalı geliyor aklıma. Sokaklarda dolaşırken tanıdıklara rastlıyorum, selamlaşmak için durduğumda, âdet olduğu üzere hal hatır soracaklarına bana hemen küçük yorumlarda bulunmaya başlıyorlar. "Bu memleketin sonu geldi, bir diktatörlükte yaşıyoruz, kimse canını kurtaramayacak, istediğimiz gibi ölmemize bile izin vermiyorlar, ölümüme kendim karar verebilmek istiyorum." Dördüncü ya da beşinci rastlaşmada belli bir rahatsızlık hissetmeye başlıyorum ve gülümseyerek, çekingence karşılık vermeye çalışıyorum: "Kişisel olarak, günü geldiğinde ölümümü Tanrı'nın inayetine emanet ediyorum." Bu şaka mı sanılıyor bilmem ama karşılığında daima şu fesat kurşunu yiyorum: "Tanrı yoktur!"
Köy faresi uzun uzun saatlerini yalnızlık içinde geçirmeye alışıktır. İnsan, yalnız başına kaldığında kendi kendine sorular sorar, yanıtlar arar ve işte böylesi mutlak yorumlar karşısında daima bir şaşkınlık yaşar. İnsanlar nasıl oluyor da böylesine yüce konularda bu kadar emin olabiliyorlar? Belki yalnızlık iyi gelmiyordur, belki kentteki kuzenle daha fazla zaman geçirmek, onunla akşam yemeklerine gitmek, medyanın gümrahça akıttığı yüksek bilgeliklerle zihni doldurmak, böylece şüpheleri yok edip emin olmak gerekiyordur. Sonra bunları çevrede bulunanlara bolca dağıtabilmek için hain bir enerji de gerekir.
Onlar bir müşteri sıfatıyla değil alınacak şeyi binlerce şeylerin arasından seçip ayıran birer sanat üstadı önemiyle kabul olunur; aldıkları, beğendikleri şeylere özel bir ayrıcalık verilirdi. Müşterilere karşı "Bunu beğendiniz mi? Geçen gün Melih Bey’inkiler bunu pek beğenmişlerdi!.." demek, kumaşın kıymetini derhal artıracak güvenilir bir tavsiyeydi.
Sayfa 13 - Türkiye İş Bankası Yayınları 13. Basım·Kitabı okuyor
Vatanına faydalı olmak, gücüne göre topluma bir şeyler vermek istiyor. Bu aşta onun da bir tutam tuzu olsun istiyor. Tabii bu tuz bir milyon olunca mesele değişiyor, değil mi? Şu ha bire övüp durduğun, o kadar inandığın sağduyuyu ayakta tutan ne?