Günümüzde reklam olumsuz bir ilke, bir tür tecrit dü­ zeneğidir: reklamın damgasını taşımayan her şeye ekono­ mik açıdan su götürür diye bakılır.
İrisin rengi kişiden kişiye değişmekle birlikte, bunun sebebi pigmentler değildir. Mavi gözlü insanlar mavi göz pigmentine sahip olan insanlar değildir. Sadece bu insanlarda pigment daha az olduğu için göz maviymiş gibi bir izlenim bırakır. Eğer göz­ bebeklerinizin etrafında koyu kahverengi bir halka varsa bu, iris tabakanızın üst katmanlarında hatırı sayılır miktarda melanin pigmenti bulunduğu anlamına gelir. Eğer buradaki melanin mik­ tarı azsa ve pigment de daha ziyade iris tabakasının alt katman­ larında saklı kalmışsa, o zaman gözlerinizin rengi ela, yeşil, gri veya mavi gibi açık renklerde olacaktır. Lacivert gözler, bu böl­ gede yoğunlaşan kan miktarından kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla insanlardaki parlak ve renkli gözler, optik bir illüzyondan başka bir şey değildir. Bu gözler melanin kaybının bir göstergesidir ve tıpkı ekvatordan daha az güneşli bölgelere doğru uzaklaşırken olduğu gibi, vücuttaki genel "soluklaşma" eğiliminin bir parçasıdır. Koyu tenli ırklara mensup insanların bebekleri ile beyaz insanların bebeklerinin kıyaslanması, bu du­ ruma çok çarpıcı bir örnek teşkil eder. Hemen hemen tüm be­ yaz bebekler, doğduklarında mavi gözlüdür. Koyu tenli bebekler ise koyu renk gözlüdür. Daha sonra büyüdükçe irisin önündeki melanin pigmenti artarak, gözlerin giderek koyulaşmasına sebep olur. Sadece çok az sayıdaki insanda bu böyle olmaz ve onlar bebek mavisi gözlerini muhafaza ederler.
Reklam
Twitter sahneye çiktığında, kimse onun bir gün insan zekâsının hız sınırlarını kırmızı ışıkta geçeceğini tahmin etmemiști. "Mikroblog" dediler adina; kulağa hem akade mik hem de demokratik geldi. Akademik literatürde buna "bilişsel fragmantasyon" denir, ama günlük dilde karşlği basit: derin düșünceyi blenderdan geçirip tek yudumda tüketmek. Tükettik biz de el mahkům, Tüketirken anlamı ve hikmeti de tüketip bitireceğimizi öngöremedik o dönem Yüz kırk karakterlik sınır, düşüncelerin çok boyutlu tartlşılmasını engelleyip yüzeysel ve kesik kesik paylaşımlara indirgedi. Bu sınirlama, dikkat süresinin kısaldığı, derinlikli düşüncenin yerini anlık tepkilere biraktığı bir iletişin biçimini beslemeye başlamıştı. İnsanlar kısa mesajlar atarak "konuştuğunu" iletişim kurduğunu zannetti. Gerçek zamanlı ve kapsamlı bilgi paylașımı fikri cazip gelse de bu hiz, bilgilerin doğruluğunu kontrol etmeye vakit bırakmadi. Yanlıș haberler, spekülasyonlar ve manipülasyonlar çok hızlı yayilirken; insanlar dogrunile yanlışı ayırt edemeyecek kadar hızlı bir akışta tam anlamıyla savruldu.
Sayfa 25·Kitabı okudu
Aslında hepimiz, ego derinliklerinde ustalıkla gizlediğimiz bir "iktidar tutku"sunun hayranıyız. Güçlü, zengin ve iktidar sahibi kişiler, servetlerinin kaynağı ne olursa olsun son tahlilde hiç de hak etmedikleri bir karizmaya sahip olduklarını farkediyorlar. Gücü, zenginliği ve iktidarı onaylıyor, hatta ona perestiş etmekten zevk duyuyoruz. Siyasetçiler utana-sıkıla servet beyanında bulundukça evvela, "Ooo, bu ne bereket; çok laf yalansız çok mal haramsız olmaz; hepsini sen mi kazandın?" diye züğürt dedikoduları ettikten bir zaman sonra içimizdeki onaylayıcı hayranlık dürtüsü üstün geliyor. Çünkü çok para sahibi olmak, becerikli, güçlü ve işbilir olmakla aynı anlama geliyor. Mal beyanı diye kıytırık bir kooperatif dairesiyle iki bilezik deklere eden liderleri gizli gizli, "Adamın kendine hayrı yok ki, memlekete faydası dokunsun." hasetleriyle çekiştiriyoruz. Onu biryerlere ve birşeylere lâyık bulmuyoruz, çünkü onun da bizim gibi beceriksiz, züğün ve biçare olduğunu düşünüyoruz. (...) Vaktiyle hocalarımızdan biri, "Kimsenin malında gözüm yok ama, niye olsun ki?" **demişti. Biz öyle hasetçi takımından servet düşmanları değiliz. Sindirella masalını hatırlatan her servet beyanının ardından kendimize mahsus bir "Amerikan Rüyası"nı iç çekerek hatırlıyor ve "Onun var, benim de olabilir." hülyalarına gömülüyoruz. Haksız kazançla şunun bunun zimmetine geçmiş büyük meblağları kıpırtısız seyrediyoruz; çünkü biliyoruz ki o para aslında bizzat üretmediğimiz, ama akılalmaz katekullilerle kamu hazinesine intikal etmiş kamu değerlerinden ibarettir; yani sahipsizdir yani hiçkimsenindir, yani "deniz"e daldırılmış bir kova su hükmündedir: Ya gelecek nesillerin öğününden çalınmış ve aslında olmayan- farazi enflasyon banknotlarıdır, ya da kırk dereden su
Sayfa 34 - Parlatacak Kaç Elmanız Var? | Ötüken Yay.
Ahmet Turan Alkan
.. Mikó Sokağı'ndaki kestane ağaçları mayıs ayı başlarında hâlâ kış uykusunda ve herkesin çok sevdiği bir tamirci Roham Sokağı'nda, bir türlü gelmeyen bahar nedeniyle intihar etmiş, tabii asıl sorun bitmeyen kış nedeniyle işlerinin bir türlü açılmaması. Dünyada büyük yaşamlarda olup bitenler küçük yaşamları işte böyle etkiliyor. Küçük dünyalarındaki küçük düzenlerinde yaşayan küçük insanlar, bu yıpratıcı beklemenin sadece acımasız bir kışın sona ermemesinden doğan bir sabırsızlık olmadığını, aslında asıl endişenin ölüm korkusu olduğunu elbette kavrayamıyorlar.
Sayfa 92·Kitabı okudu
Bizim gibi uzun felaket devirlerinden geçmiş ve tehlikelere maruz kalmış olan, siyasi varlığını savunmaya ve sağlamlaştırmaya muhtaç bir ülkede -hiç olmazsa şimdilik- karşıt siyasi görüşler olamaz ki bu zeminde çekişme ortaya çıksın. Memleketin bir başından öbür başına hüküm süren büyük sefalet dahi içeride mik rekabete imkân tanımaz. Sefalet ve tehlike karşısında ise insanoğlu içgüdüsel olarak birlik olup kenetlenir.
Sayfa 41 - Kapra Yayıncılık
Reklam
Reklam