Aslında hepimiz, ego derinliklerinde ustalıkla gizlediğimiz bir "iktidar tutku"sunun hayranıyız. Güçlü, zengin ve iktidar sahibi kişiler, servetlerinin kaynağı ne olursa olsun son tahlilde hiç de hak etmedikleri bir karizmaya sahip olduklarını farkediyorlar. Gücü, zenginliği ve iktidarı onaylıyor, hatta ona perestiş etmekten zevk duyuyoruz.
Siyasetçiler utana-sıkıla servet beyanında bulundukça evvela, "Ooo, bu ne bereket; çok laf yalansız çok mal haramsız olmaz; hepsini sen mi kazandın?" diye züğürt dedikoduları ettikten bir zaman sonra içimizdeki onaylayıcı hayranlık dürtüsü üstün geliyor. Çünkü çok para sahibi olmak, becerikli, güçlü ve işbilir olmakla aynı anlama geliyor. Mal beyanı diye kıytırık bir kooperatif dairesiyle iki bilezik deklere eden liderleri gizli gizli, "Adamın kendine hayrı yok ki, memlekete faydası dokunsun." hasetleriyle çekiştiriyoruz. Onu biryerlere ve birşeylere lâyık bulmuyoruz, çünkü onun da bizim gibi beceriksiz, züğün ve biçare olduğunu düşünüyoruz.
(...)
Vaktiyle hocalarımızdan biri, "Kimsenin malında gözüm yok ama, niye olsun ki?" **demişti. Biz öyle hasetçi takımından servet düşmanları değiliz. Sindirella masalını hatırlatan her servet beyanının ardından kendimize mahsus bir "Amerikan Rüyası"nı iç çekerek hatırlıyor ve "Onun var, benim de olabilir." hülyalarına gömülüyoruz. Haksız kazançla şunun bunun zimmetine geçmiş büyük meblağları kıpırtısız seyrediyoruz; çünkü biliyoruz ki o para aslında bizzat üretmediğimiz, ama akılalmaz katekullilerle kamu hazinesine intikal etmiş kamu değerlerinden ibarettir; yani sahipsizdir yani hiçkimsenindir, yani "deniz"e daldırılmış bir kova su hükmündedir: Ya gelecek nesillerin öğününden çalınmış ve aslında olmayan- farazi enflasyon banknotlarıdır, ya da kırk dereden su
Sayfa 34 - Parlatacak Kaç Elmanız Var? | Ötüken Yay.