• Mehabad Kürt Cumhuriyeti

    İran'ın kuzeybatısında , bugünkü Batı Azerbaycan eyaletindeki Mehabad şehristanında Sovyetler Birliği'ninde desteğiyle 22 Ocak 1946 tarihinde mahşer günü gibi bir kalabalıkta Mehabad Kürt Cumhuriyeti ilan edilmiştir.Cumhuriyet Pîranşar , Naqada ve Ushnaviya şehirlerini kapsamaktaydı ve başkenti Mehabad şehriydi.

    Mehabad Kürt Cumhuriyeti ilanında 20 gün sonra , 11 Şubat 1946 tarihinde Kürdistan Milli Meclisi(KMM) toplantısında hükümet aşağıdaki gibi teşkil edilmiştir.

    Qazî Muhammed : Cumhurbaşkanı
    Hacı Baba : Başbakan
    Mustafa Barzani : Genelkurmay Başkanı
    Seyfi Qazî : Kolluk Kuvvetleri Komutanlığına

    Mehabad Kürt Cumhuriyeti 'nin askeri birliklerin temelini Herekî ve Şikak aşiretlerine mensup kişiler oluşturuyordu. Aynı gün Kürdistan Millet Meclisi(KMM) Kürtçe dilini devletin resmi dili olarak kabul etmiştir.

    Aynı zamanda cumhuriyetin millî marşı, Koye doğumlu şair Dildar (Yunus Rauf)'ın 1938'de hapisteyken Sorani lehçesiyle yazdığı "Ey Reqîb" seçilmiştir. Cumhuriyetin bayrağı ise üstte kırmızı, ortada beyaz, altta yeşil, ortalarında devlet arması şeklinde belirlenmiştir.

    Bir süre sonra basın yayın örgütlenmesi yapıldı ve 10 Ocak 1946'da yayın hayatına başlamış olan Kurdistan Dergisinin yayına devamına ve Kurdistan adlı resmî bir gazetenin çıkarılmasına karar verildi. Kürdistan Milli Meclisi, aldığı kararlar ile eğitim alanında iyileştirme kararı aldı ve genel ve zorunlu ilk öğretimi tesis eden yasalar çıkardı. Fakir ailelerin çocuklarına para yardımı, giyecek ve ders kitapları verildi. Kültürel çalışmaların önemini vurgulayan meclis, ilk olarak iki Kürt şairin, Hejar ile Hemen’in şiir kitaplarını devlet matbaasında bastırdı. Kısa bir süre içerisinde Kürt okulları kuruldu ve Kürtçe eğitime başlandı. Hawar ve Hilale adıyla iki yeni dergi yayınlandı. 10 Mart’ta ise Sovyetlerin göndermiş olduğu bir verici istasyonu ile Mehabad Radyosu yayın yapmaya başladı.

    Şah güçleri, 16 Aralık 1946'da Azerbaycan'ın başkenti Tebriz'i aldıktan bir gün sonra, Barzaniler'in şehirde bulunmadıklarına emin olduktan sonra, sonsuz bir gururla 17 Aralık 1946'da savunmasız Mehabad'a girdiler. Böylece kısa ve güzel bir rüya son bulmuş, Mehabad Kürt Cumhuriyeti sona ermişti. Mehabad Kürt Cumhuriyeti 11 ay ayakta kalabilmiştir.
    Çöküş nedenleriyle ilgili olarak Koohi-Kamali şunları söylemektedir

    "Öncelikle Kürt toplumunun ana özelliği olan aşiret bölünmüşlüğü, merkezi hükümete karşı direnişin sonucunda Kürt Cumhuriyetinin kurulmasında rol oynadığı gibi bu cumhuriyetin yıkılmasına da sebebiyet vermiştir. Değişik aşiretler, daha doğrusu bu aşiretlerin liderleri arasındaki çatışma ve çekişmeler ulusal hareketin önünde önemli bir engel olmuştur. Bir veya birden çok aşiretin kendi çıkarları uğruna dış güçlerle iş birliği yapması Kürt tarihinde olağan bir haldir. İkinci iç sebep cumhuriyetin iyi örgütlenmiş ve politik deneyimine sahip güçlü yönetimden yoksun olması olgusudur." demiştir.

    İran Şahı verdiği sözünde durmamış ve Qazi Muhammed, Savunma Bakanı Seyfi Qazi ve kardeşi Sadri Qazi ile birlikte, cumhuriyetin ilan edildiği Çarçıra meydanında, 31 Mart 1947 tarihinde idam edilmişlerdir.
    Not: Ekim 1958 yılında Mustafa Barzani , Mehabad kullanılan aynı bayrağı taşıyan, KDP adı altında parti kurup özerk bir Kürt bölgesi için mücadeleye başlamıştır.
  • 1916 senesinde 19 yaşında genç bir delikanlı Erenköy’de yürümektedir. Talimgah denilen yerde bir kalabalık fark eder. Kalabalığa yanaştıkça bir müzisyenin enstrümanından yükselen melodiyi duyumsar. Yaklaşır.

    Delikanlı, enstrümandan yükselen tınıya gözlerini kapatarak huşu içinde bir süre zevkle dinleyerek eşlik eder. Gözlerini açıp da kalabalığın önüne ilerleyince o cânım melodiyi çıkaranın yere bağdaş kuran bir müzisyen olduğunu fark eder. Müzisyen pistir, perişandır, berduştur. Genç delikanlı evsiz diye düşündüğü bu adamcağıza acır gözlerle bakar. Garipser de hani biraz…

    Öyle ya böyle berduş bir adam nasıl olur da bu kadar güzel ezgiler çıkarabilir…

    Delikanlı birkaç gün sonra aynı yol üzerinden geçerken görür o müzisyeni. Her ne kadar giyiminden, kuşamından, küfürbaz halinden rahatsız olsa da acıdığı için o müzisyene para vermek ister. Müzisyen işte kendisine para vermeye yeltenen gence; “Haydi oğlum, git işine! Bak benim mataram rakı dolu. Vereceğin bu parayla git de akşama birkaç kadeh iç keyiflen. Benim paraya ihtiyacım yok” der.

    Utanır birden genç. Müzisyen devam eder; “Utanma! Utandıkça rahat yaşayamazsın.” Kıyafetlerini göstererek “Görmüyorsun ben kimseden utanıyor muyum! Başkaları benim bu halimden utansın!”

    Delikanlı neye uğradığını şaşırır. Tokat gibidir adamcağızın lakırdıları…
    Eve gider düşünür uzun uzun…
    Acıdığı adamın kendisine böyle bir karşılık vereceğini hiç düşünmemiştir. Aradan zaman geçer. Delikanlı bu adamcağızı İstanbul’un münferit yerlerinde kah işkembecide, kah kuytu meyhanelerde, kah Yenicami arkasında, kah Çemberlitaş’ta görür… Hatta bir arada Ali Emiri’nin Kütüphanesi’nden kitap okurken görmüştür ki şaşkınlığı katbekat artmıştır.

    Delikanlı, edebiyata heveslidir, bir şiir karalar o müzisyen için…
    Dönemin mecmualarının birinde “Dehâyi Mensi” diğer bir deyişle “unutulan deha” ismiyle bu müzisyeni kaleme alır. Sonra kulağına gider bu müzisyenin. “Kim yazdı bunu?” diye sorar soruşturur; sonunda bulur ve bu şiiri yazan gençle tanışmak ister. Buluşurlar, o an müzisyen anlar ki vakti zamanında kendisine acıdığı için para vermek isteyen genç tam karşısındadır. Şiiri pek beğendiğini, duygulandığını söyler. Akabinde bu delikanlı ile müzisyen arasında sıkı bir dostluk başlar.

    Müzisyen son döneminde inzivaya çekilir, kimseyle görüşmez. Üstü başı kirlidir ama çevresindeki insanların ruhları daha kirlidir. Küser hayata, küser insanlara…
    Çok değil, bir süre sonra da göçer gider bu dünyadan…

    Delikanlı sevdiği bu müzisyenin öldüğünü duyunca çok üzülür. Arkadaşı Fuad Şinasi bir kağıt verir delikanlıya… “Nedir bu?” diye sorar delikanlı. Şinasi “Müzisyenin son şiiri” der. Okur delikanlı;

    “Artık yaşam için yetişir bunca kırgınlık,
    Dinlenmek isterim ki kader yorgunuyum
    Artık vücudu boş, gönlü boş, düşü boş,
    Dünyada şimdi ben de bir fazla ağırlığım”

    “Ölümün titrettiği elle kalemini kalbine birikmiş zehre batırıp yazdığı veda şiiri” olarak betimler bunu genç adam. Aklına düşer işte o gün; acıdığı için para vermek istediği müzisyenin o yanıtı;

    “Utanma! Utandıkça rahat yaşayamazsın”

    Bu mısra destur olur delikanlı için, hayatını ona göre yaşar. Utanılacak işler yapmaz. Büyük görev üstlenir ilerleyen senelerde. Ama sonu da o müzisyen gibi olur.
    Ha, ne mi olur?
    Haksızlığa uğrar, yaptığı o büyük işlerden el çektirilir, memleket için açtığı okullar kapatılır. O da inzivaya çekilir, çünkü çevresi pistir ve malum son…
    O da göçer gider bu dünyadan.

    “Müzisyen” diye anlattığım kişi Neyzen Tevfik’tir. Ona acıdığı için para vermek isteyen delikanlı ise meşhur Şair Can Yücel’in babası; Köy Enstitüleri’nin açılmasını sağlayan, klasikleri dilimize çeviren, en uzun Milli Eğitim Bakanlığı yapmış “Çağın en güzel gözlü maarif müfettişi” Hasan Ali Yücel’dir.

    Yazar Tolga Aydoğan,
  • 1916 senesinde 19 yaşında genç bir delikanlı Erenköy’de yürümektedir. Talimgah denilen yerde bir kalabalık fark eder. Kalabalığa yanaştıkça bir müzisyenin enstrümanından yükselen melodiyi duyumsar. Yaklaşır. Delikanlı, enstrümandan yükselen tınıya gözlerini kapatarak huşu içinde bir süre zevkle dinleyerek eşlik eder. Gözlerini açıp da kalabalığın önüne ilerleyince o cânım melodiyi çıkaranın yere bağdaş kuran bir müzisyen olduğunu fark eder. Müzisyen pistir, perişandır, berduştur. Genç delikanlı evsiz diye düşündüğü bu adamcağıza acır gözlerle bakar. Garipser de hani biraz… Öyle ya böyle berduş bir adam nasıl olur da bu kadar güzel ezgiler çıkarabilir…
    Delikanlı birkaç gün sonra aynı yol üzerinden geçerken görür o müzisyeni. Her ne kadar giyiminden, kuşamından, küfürbaz halinden rahatsız olsa da acıdığı için o müzisyene para vermek ister. Müzisyen işte kendisine para vermeye yeltenen gence; “Haydi oğlum, git işine! Bak benim mataram rakı dolu. Vereceğin bu parayla git de akşama birkaç kadeh iç keyiflen. Benim paraya ihtiyacım yok” der.
    Utanır birden genç. Müzisyen devam eder; “Utanma! Utandıkça rahat yaşayamazsın.” Kıyafetlerini göstererek “Görmüyorsun ben kimseden utanıyor muyum! Başkaları benim bu halimden utansın!”
    Delikanlı neye uğradığını şaşırır. Tokat gibidir adamcağızın lakırdıları… Eve gider düşünür uzun uzun… Acıdığı adamın kendisine böyle bir karşılık vereceğini hiç düşünmemiştir. Aradan zaman geçer. Delikanlı bu adamcağızı İstanbul’un münferit yerlerinde kah işkembecide, kah kuytu meyhanelerde, kah Yenicami arkasında, kah Çemberlitaş’ta görür… Hatta bir arada Ali Emiri’nin Kütüphanesi’nden kitap okurken görmüştür ki şaşkınlığı katbekat artmıştır.
    Delikanlı, edebiyata heveslidir, bir şiir karalar o müzisyen için… Dönemin mecmualarının birinde “Dehâyi Mensi” diğer bir deyişle “unutulan deha” ismiyle bu müzisyeni kaleme alır. Sonra kulağına gider bu müzisyenin. “Kim yazdı bunu?” diye sorar soruşturur; sonunda bulur ve bu şiiri yazan gençle tanışmak ister. Buluşurlar, o an müzisyen anlar ki vakti zamanında kendisine acıdığı için para vermek isteyen genç tam karşısındadır. Şiiri pek beğendiğini, duygulandığını söyler. Akabinde bu delikanlı ile müzisyen arasında sıkı bir dostluk başlar.
    Müzisyen son döneminde inzivaya çekilir, kimseyle görüşmez. Üstü başı kirlidir ama çevresindeki insanların ruhları daha kirlidir. Küser hayata, küser insanlara… Çok değil, bir süre sonra da göçer gider bu dünyadan… Delikanlı sevdiği bu müzisyenin öldüğünü duyunca çok üzülür. Arkadaşı Fuad Şinasi bir kağıt verir delikanlıya… “Nedir bu?” diye sorar delikanlı. Şinasi “Müzisyenin son şiiri” der. Okur delikanlı;
    “Artık yaşam için yetişir bunca kırgınlık,
    Dinlenmek isterim ki kader yorgunuyum
    Artık vücudu boş, gönlü boş, düşü boş,
    Dünyada şimdi ben de bir fazla ağırlığım”
    “Ölümün titrettiği elle kalemini kalbine birikmiş zehre batırıp yazdığı veda şiiri” olarak betimler bunu genç adam. Aklına düşer işte o gün; acıdığı için para vermek istediği müzisyenin o yanıtı; “Utanma! Utandıkça rahat yaşayamazsın”
    Bu mısra destur olur delikanlı için, hayatını ona göre yaşar. Utanılacak işler yapmaz. Büyük görev üstlenir ilerleyen senelerde. Ama sonu da o müzisyen gibi olur. Ha, ne mi olur? Haksızlığa uğrar, yaptığı o büyük işlerden el çektirilir, memleket için açtığı okullar kapatılır. O da inzivaya çekilir, çünkü çevresi pistir ve malum son… O da göçer gider bu dünyadan.
    “Müzisyen” diye anlattığım kişi Neyzen Tevfik’tir. Ona acıdığı için para vermek isteyen delikanlı ise meşhur Şair Can Yücel’in babası; Köy Enstitüleri’nin açılmasını sağlayan, klasikleri dilimize çeviren, en uzun Milli Eğitim Bakanlığı yapmış “Çağın en güzel gözlü maarif müfettişi” Hasan Ali Yücel’dir.
  • Altı asır boyunca İsveç yönetimiyle birlikte özerklikten yoksun kalan Finlandiya 1809 yılında Rusya'nın egemenliği altına girmişti. Zaten Rus istilasından önce bölgede İsveç yasaları ve İsveç yönetimi yürürlükteydi. Resmi dil İsveççe olup Fince avam dili tabiriyle çoktan mezara girmişti. Gerçi Rus egemenliğiyle özel yasalar ile yönetilen Büyük Prenslik statüsünü kazanmıştı ama Rus ayısı bu her türlü bağırtır. Uzun süre kendisini İsveç Krallığının bir parçası olarak gören halk bu kimliği benimsememiş ancak kendi kimliğinin de farkına varmamış. Rus egemenliğine girince de ''Birinci Milli Uyanış'' temsilcilerinden Adolf Ivar Arwidsson'un değimiyle ''İsveçli değiliz, Rus olmak da istemiyoruz, o zaman Finlandiyalı olalım.'' şiarını benimsemişler. Bu şiarı düstur edinen elbette çok kişi vardır ancak milli uyanışın önderleri sayılan üç kişi -Lönnrot, Runeberg, Snelman- epey önemli rol oynamış. Misal, Lönnrot Fin halkının eski tarihini anlatan yazmalardan oluşan ''Kalevala'' veya halk şiiri derlemesi ''Kantele'' gibi yapıtları yayınlaması milli uyanış için avamın üstünden ölü toprağını atmıştır. Şair Runeberg her ne kadar diğer ikisi gibi Fin olmasa bile bu uyanış için etkili bir isim olmuştur. Snelman ise zaten ayrı bir mevzu, Çar l. Nikola'nın vefatına kadar tabiri caizse sırtında ayı bağırmış, Çar ll. Aleksandr tahta çıkınca biraz rahatlamış.
  • Ve ondan sonra Bakû'deki Âzadlık meydanında bir milyon Azerî'nin biraraya gelip, Millî Azerbaycan Cumhuriyeti'nin krucusu Mehmeh Emin Resûlzade'nin ay-yıldız bayraklarını açarak ''Ne Mutlu Türk'üm Diyene'' şeklinde sloganlar atmaları... Azerbaycan Türkleri'nin bugünkü Dede Korkut'u olan âlim-şair Bahtiyar Vahabzade'nin konuşması:
    Közün üstünü kül gapatmıştı... Şimdi külü savurup Türk ateşini yakırık!''
    Üzerinden Stalin tankı geçtikten sonra ayağa kalkan bu millî ruhu nasıl izah etmeli?
  • 1821'de Yunanlar, Osmanlı İmparatorluğu'na karşı ayaklandılar. Bu ayaklanma İngiltere'nin liberal ve romantik çevrelerinde büyük sempati topladı, hatta şair Lord Byron isyancılarla birlikte savaşmak için Yunanistan'a gitti. Öte yandan, Londralı finansçılar burada bir fırsat da gördüler. İsyanın liderlerine Londra borsasında işlem görebilecek Yunan isyanı senetlerini teklif ettiler. Eğer bağımsızlık kazanılırsa Yunanlar bu senetleri faiziyle birlikte ödemeyi kabul edecekti. Bireysel yatırımcılar da kâr etmek için veya Yunanların davasına sempati duydukları için (ya da ikisi birden) bu senetlerden aldılar. Yunan isyanı senetlerinin Londra borsasındaki değeri, Yunanistan'ın savaş meydanındaki başarılarına ve başarısızlıklarına göre inip çıktı. Türklerin zamanla savaşta üstün geldiği ve isyancıların yenilmesi an meselesi olduğunda, hissedarlar tüm paralarını kaybetme riskiyle karşı karşıya kaldılar. Onların çıkarı milli çıkar anlamına geldiğinden, İngilizler uluslararası bir filo hazırlayarak Osmanlı'nın ana donanmasını 1827'de Navarin'de batırdı. Sonuçta, yüzyıllardır süren boyunduruktan sonra Yunanistan nihayet özgürdü, ancak özgürlük ülkenin asla ödeyemeyeceği bir borç yükü karşılığında elde edilmişti. Bağımsızlıktan sonra Yunan ekonomisi, on yıllar boyunca İngiliz finansörlere bağımlı kaldı.
    Yuval Noah Harari
    Kolektif Kitap 2015, ISBN: 978-605-5029-35-7, İkinci Baskı Mart 2015 [EPUB]