Giriş Yap
Henri Troyat ve Lev Tolstoy Biyografisi
Lev Tolstoy
Henri Troyat, dünyada biyografi yazarlarının büyük ustası. Lev Tolstoy ile ilgili biyografisi. 2010’da ilk baskısı yapılan kitabı, İletişim yayınları yayımladı. Eser Fransız kültür Bakanlığı’nın katkıları ile yayımlanmıştır. Bin sahifelik bu azametli büyük biyografi, dünya biyografi edebiyatının de orijinal eserlerindendir. Canan Özatalay ve Işık Ergüden tarafından çevrildi. 984 sahifelik bu muazzam çalışma anlatılması dahi zor bir gayret ile ortaya çıkarılmıştır. Eserde Tolstoy’un yazar olarak hayatı, eserlerin hazırlanış devreleri, ortaya çıkışları ve yankıları, roman eleştirisi açısından eserlerinin yorumları, onlar hakkındaki eleştiriler, edebiyat dünyasındaki tesirleri ile birlikte verilmiş, Eserde Tolstoy’un dünya edebiyatı, sanatı, musikisi konusundaki eleştirel görüşleri yer almaktadır. Çok geniş bir okuma dünyası olan yazarın bilimden, romandan, sanattan dinden faydalanan bir yazım dünyası vardır. Eserde düşüncelerinin oluşmasında tesiri olan edebi v e felsefi eserler, filozoflar ve sair sanatçılar da yer yer görünmektedir. Romancı düşünce dünyasını oluşturan kitaplar ve şahıslar hakkında cömert davranmış her şeyi gelecek nesillere bırakacak şekilde konuşmuştur. Kitap evrensel ve dünya vatandaşı bir romancının ortaya çıkışını, çalışma tarzını, eserlerinin meydana geliş sürecini de anlatmakta, adeta bir sanat felsefesi metni olmaktadır. Romancının her romanının hazırlanış dönemlerini, doğuş sürecini ayrıntılı şekilde vermektedir. Eser Tolstoy ailesini de çok yönlü olarak tanıtmakta, adeta ailenin haritasını çıkarmaktadır. Atalarından Rusya’da çeşitli bölgelerde yaşayan aile üyelerini hepsi genel yapıyı bozmayacak şekilde ortaya konmaktadır. Eserde Tolstoy’un Turganyev ile olan bazen kopan, sonra yeniden alevlenen dostlukları ayrıntılı olarak verilmiştir. Rus ve dünya edebiyatının büyük devlerinin Tolstoy hakkındaki yorumları da aktarılmış, Tolstoy farklı perspektiflerden esere yansıtılmıştır. Eser Almanların Bildunsroman’ı türünden bir aile romanı gibi de görünmektedir. Troyat bir romancıyı anlatırken bir aileyi de bütünlük içinde vermektedir. Tolstoy çok cesur bir sanat ve fikir adamı, bir filozof, bir aziz, bir yazar, bir romancı, bir Hıristiyan reformistidir. Onun dini, kişisel inancının gelişim safhaları boşlukları, dine dönüşü, sonra kiliseyi ve Hıristiyan öğretini eleştirmesi, İncilleri tarayıp ortaya bir Tolstoy İncili çıkarması, islamın Tevhid inancına uygun bir Allah anlayışını belirginleştirmesi ve hiçbir zaman kliseye dönmek gibi bir gayret içinde olmayışının da vesikasıdır bu kitap. Tolstoy itikadının oluşmasında çok farklı kaynakları okumuş ve düşünmüştür. Bütün idealist filozofları, sanat ve fikir adamlarını yorumlamıştır. Onun itikadının tevhid inancımızdaki gibi bir Allah’da karar kılmasının kaynakları arasında Kur’an olduğu kesindir. Kitapta, esir Türk askerlerinin çantalarında Kur’an görünce duygulanır, onlara yardım eder, onlara yakınlık gösterir. Çocukları Rus askerlerini öldüren bu insanlara yakınlık göstermesine mana veremezler. Başkır Türkleri, Kazan bölgesi, kırım gibi bölgelerde dolaşır oraların Müslüman ahalisini bilir. Başkır Türkleri ile Hz Muhammed’i konuşur. Hatta evinden kaçtığında Türkiye’ye bile gelmeyi düşünmüştür. Ömrünün sonunda Hz Muhammed’in hadislerinden oluşan bir kitap da yayınlar. Bu kitaptan bu eserde bahsedilmez. Ama bu kitap yayımlanmıştır. Eser daha başka özellikleri de ihtiva eden bir büyük hayat hikâyesidir. Şövalye Soyundan Gelen Bir Prens Tolstoy’un atası Volkonski tüm ahlaksızlıkların kaynağının batıl inanç ve aylaklık olduğunu söylüyordu. Tolstoylar Litvanyalı bir şövalye soyundan geldikleri iddiasındaydılar. Tolstoy iri anlamına geliyordu. Tatyana kadın evi çekip çevirendi. Mizacının hâkim özelliği başkalarının mutluluğu için acı çekmekti. 9 Temmuz 1822’de Yasnaya Polyana yurtluğunun mirascısı Prenses Mariya Nikolayevna’ı soylu bir yürek keşfetmekte gecikmedi. Onun hem ahlaki, hem de entelektüel olarak daha üstün olduğunu kabul etti. 28 Ağustos 1828 ‘de Lev dünyaya geldi. Anne 4 Ağustos 1830’de ölünce Lev iki yaşındadır. Şefkat açlığı içinde kıvranan Lev ,sonundai annesini mitsel bir varlık olarak kabul etmeye kadar vardırdı.Şaşkınlığa düştüğü anlarda ona içini açıyor ve ondan olağan üstü bir teselli bekliyordu. Voltaire ‘in dili için öğretmenleri Tatyana Hala’ydı. Beş yaşında Lev Tolstoy Fransız alfabesini Rus alfabesi kadar iyi biliyordu. Bir süre sonra kendi itirafıyla çoğu zaman doğrudan doğruya Fransızca düşünecekti. Tatyana hala, onun üzerinde büyük etkiye sahiptir. Kendi anlatır” Öncelikle şundan ibarettir ki daha çocukken aşkın manevi hazzını gösterdi. Sevmekten ne kadar mutlu olduğunu görüyor, hissediyordum ve mutluluğu anladım. İkinci olarak münzevi ve sakin bir yaşamın cazibesini öğretti bana. Bu yaşamın ana özelliği her türlü maddi kaygının yokluğu ve çevreyle iyi ilişkiler, yavaşlık, zamanın kaçışının bilincine varmamaydı.“(31) Lev Stepenoviç masalcı yetenekleri dolayısıyla Prens Volkonski tarafından satın alınmıştır. Lev, yatağa girince kör masalcı masalına başlardı. “Kudretli bir kralın biricik bir oğlu varmış. “Aile, müstemilatıyla otuz iki odadan oluşan büyük bir konutta yaşıyordu. Herkesin neşesi tasası da ortaktı. (38) Bir tavla işçisi Karga isimli atı yürümesi için kırbaçlarken küçük Lev yere yapışıp hayvanın boynuna sarılarak kötü davrandığı için bağışlanmasını rica eder. O dönemin duygularını daha sonra arar. “Yürek temizliği, kaygısızlık, sevme ihtiyacı, çocukluk inancı, sizleri bir daha asla bulamayacak mıyım” En iyi iki erdem, masum sevinç ile sınırsız sevgi ihtiyacıydı ve bunların yaşamın iki kaynağı olduğunu söylüyordu. Bu mutluluk içinde sorgulayıcıdır küçük çocuk “İyi de herkes mutlu ise Tatyana Hala’nın anlattığı gibi İsa’nın çarmıhta ölmesini nasıl açıklamalı?”(40) Adı, Sulu Göz Lev’di. Gerçekten de Lev her şeyi başkalarından daha yoğun hissediyordu. Bütün büyük değişimciler, veliler, peygamberler, sanatçıların temel özelliğiydi bu herkesten farklı hissetmek.” Bir müzik havası onu marazi bir melankoliye fırlatıp atıyor, tavlanın kokusu coşturuyordu, parmaklarının arasında bir köpeğin burnundaki nemi hissetmekten hoşlanıyordu, kırda yüzünü kamçılayan rüzgârı içmek arzusundaydı. İlkbaharda rengi, kokusu başını döndüren toprağı ağzında çiğnemekten hoşlanıyordu. Tarlada çalışanların konuşmaları, atların ve arabaların gürültüsü, bıldırcınların neşeli ötüşleri, havada kımıldamıyormuşçasına duran sinek bulutlarından yükselen vızıltı, pelin kokusu, saman kokusu, atların ter kokusu, kızgın güneşin beyazımsı sarı anızlara, ormanın uzak mavilerine, beyazlı morlu bulutlara vurmasından doğan binlerce renk ve gölge, havada asılı duran yahut da yerde anızlara sarılmış beyaz örümcek ağları.”(40) Çocukların okuması için aile Moskova’ya dört günlük bir yolculuktan sonra girer. Baba anıtların adlarını sanki kendi mallarıymış gibi gururla sayar. Kaldırımlarda karmakarışık bir kalabalık koşturup duruyordu. Yasnaya Polyana’da Tolstoy’lar dünyanın merkeziydi, niçin Moskova’da kimseyi ilgilendirmiyorlardı. Moskova sokaklarında çocuksu merakı gereği romancılık eğitimini başlatmış oluyordu. Lev, derslerini dalgın dalgın öğreniyor, ve günün birinde kör masalcıyla hayal gücü yarıştırabilmeyi düşlüyordu. Kendi kendine bir defter diktikten sonra ilk sayfanın üzerine büyük harflerle başlığı yazdı.” Büyükbabanın Hikâyeleri”, sonra yazım ve noktalama gereği duymadan yazmaya başladı. Babası ölür. Ona duyduğum sevginin ne ölçüde güçlü olduğunu onun ölümüne dek bilemediğini ifade eder. (46) Çocukların hamiliği kontun ablasına sofu hala Alin’e emanet edildi. Ailenin çocukları eğitmek için on bir öğretmeni vardı. Öğretmeni Saint Thomas lev için konuşur. “Olağan üstü bir duyarlığı ve hayal gücünü ortaya çıkarmak kolaydı. “Bu çocuk kafalı bir gün küçük bir Moliere.” dedi.(49) Tolstoy’un bu öksüzlüğü de büyük adamların birçoğunda olan bir özellikti. O sürekli kendisi ile meşguldür. Birçok sanatcı gibi içe dönük bir kişiliktir. Babasının defin hazırlıklarını seyreder, ölüm bundan sonra aklına musallat olmuştur.” Bu cansız beden can sıkıcı bir kesinlikle günün birinde benim de öleceğimi hatırlatıyor bana“ der. Küçük romancının dikkatini konuşmalar çeker” Ama en işe yarar eğitimini köylülerden aldı. Onların konuşmalarını dostca bir merakla dinliyor ve sefalete boyun eğişlerine şaşırıyordu. “(55) 1840’lı yılların Rusya’sında çocuk Lev büyüklerine saygıdan Tanrı ve Aziz’lere inanıyordu. Lise öğrencileri ise bu konuda nihilist fikirleri münakaşa ediyorlardı. (57) Lev, etrafındaki sırları tek başına çözmeye çalışır. On iki yaşındaki bir çocuk için endişe verici bir kesinlikteki vicdani muhasebelerine vermişti kendini. İki saklambaç oyunu arasında kendi karakteri üzerine düşünüyor, insanın yazıgısı üzerine, maddenin dağılıp parçalanması üzerine, ruhun ölümsüzlüğü üzerine düşünüyordu.(58) Şu anki yaşamımızın anısını yitirdiğimiz bir yaşamdan sonra geldiğini, hakkında hiçbir şey bilmediğimiz bir yaşamın da bunu izleyeceğini kabul etmek gerekip gerekmediğini kendi kendine sormasını engellemiyordu. (58) Bu bitmek bilmez analizler onun zekasını geliştiriyordu. Felsefi kuşkularının en güçlü olduğu noktada dünyevi başarıları musallat oluyordu. Birçok şeyi düşünüyordu. Ponpei’den hareketle demek ki Tanrı bizi cezalandırmak istediğinde bir saat içinde zengini yoksula dönüştürebilir. O dönemde çok kitap okur. Kutsal kitaptan Yusuf ve kardeşlerini ağlayarak okuyor, Binbir Gece Masalları, Rus Halk Efsaneleri, Puşkin’in şiirleri de okuduklarındandır. Yeni dünyası Kazan’dır. On yedi yaşında Kazan Üniversitesine kaydoldu. Doğu dilleri bölümünde okuyordu. Coğrafya, istatistik, Matematik, Rus edebiyatı, Mantık, Latince, Fransızca, Almanca ve İngilizce, Arapça ve Türk Tatar dilleri nosyonlarını da kaplıyordu. Onun ideali düzgün bir adam olmaktı. Ona göre hayatta insanlar olması gerektiği gibi olanlar, bir de bunu beceremeyenler vardı. İyi Fransızca konuşmaya önem veriyordu. O arkadaşlarını sıradan insanlardan seçiyordu. O güzellik, mutluluk ve erdemin peşindeydi. (67) Yeni bir yaşama tarzı belirler kendine. “Bundan böyle her Pazar ayine gidecekti, günde bir saat İncil okumaya ayıracaktı, ayda iki buçuk ruble yoksullara verecek ve hiç kimseye söylemeyecekti, odasını kendi toplayacak, kimseyi ona hizmet etmeye mecbur etmeyecek, üniversiteye daima yaya gidecek ve eğer araba sunarlarsa hiç üzülmeden satacak ve parasını da muhtaç ailelere verecekti.“(67) Bazan dua ederdi din adamları kendisine “gökteki Tanrı’nın hayır duaları üzerinde olsun oğlum ve imanı, yumuşaklığı ve alçakgönüllülüğü sonsuza dek sana saklasın”(68) Sınavların başında Tanrı’nın gerçekten onu fark etmiş olduğunu anladı. Almanca, Arapça, Tatar Türkçesinden beş aldı, diğer derslerden dört almıştı. Gözde yazarları Puşkin, Dickens, Schiller ve Duma idi, ama o sıralar derslerine çalıştı ve üniversiteye kabul edildi. Artık küçük Lev değil Kont Lev Tolstoy olduğunu düşünür. Öğrencilerin kimileri yoksul ve kabaydı, hiç de olması gerektiği gibi değillerdi. Bir kısmı aristokratik klanı oluşturarak üzüntü verici bir aptallık ve kibir sergiliyorlardı. Profesörlere gelince derslerini inanmadan veriyorlardı. Boş sözlerin sel gibi boşalması, bayağılıklardan oluşan Niagara şelalesiydi. Kadınlardan utanıyor, dans edemiyor, “sen un çuvalı mısın?” hitabına maruz kalıyordu. Sıkıcı bir kavalyeydi. Fizik ötesi sorunları tartışmalarda daha ileri gidilemeyen noktalara gelince, o böyle tıkanma anlarını sever, devam etmek ister. Zevklerdense çalışmayı tercih eder bu dönemde. Kötü bir şey yapmayaycağına, bir dakikasını bile boş yere harcamayacağına karar verir. Tabiattan büyük zevk alır, ondan yükselen taze, diri yaşama gücünü kendisinde duymanın kendisinin de doğa gibi güçlü olacağını düşünür. Descartes’i okurken Ruso’nun itirafların beynini deprem gibi altüst ettiğini söyler. Onun uygarlığın kötülüklerine karşı ilkel yaşamın iyilikleri fikri, sanki kendisinin icadıymış gibi geliyordu. Mizac olarak Ruso’nun öğretisine yakındır. Bu düşünceleri onu kendine kapatmaya, yakınlarından kaçmaya itiyordu. Tatyana hala, onun hayali bir muhatapla konuşarak dolaşmasından endişe eder. Felsefi okumalarını, kafasını başka türlü karıştıran romanesk okumalarla kesintiye uğratıyordu. Eugene Sue, Aleksandre Dumas, Paul de Kock onun gerçeklik karşısında rövanşıydı. Sosyeteye karışmak istemez, derslerle meşgul olmak ister. ”Tanrı niyetlerimde yeterince sebat gösterecek kararlılık versin bana” der.(76) Dil okulundan ayrılır Hukuk fakültesine gider. Fakülteden çaldığı bütün vakti heyecan verici okuma ve bilimsel incelemelerde kullanıyordu. Gogol, Rousseau, Puşkin, Goethe’nin Faust’u ve Hegel okuyordu. Az yemek yemek, az şekerli şeyler yemek, her şeyi kendi kendine yapmaya çalışmak. Ömür boyunca bir hedefin olması, ayrıca yaşamın belli bir dönemi için bir hedefin olması, o ay için bir hedefin olması, o yıl için bir hedefin olması, haftalık, günlük, saatlik, dakikalık bir hedefin olması, ikincil hedefin temel hedefe feda edilmesi gibi kararları vardı. Kadınlardan uzak dur, arzularını çalışarak öldür. Ruhun ölümsüzlüğü üzerine bir deneme çiziktirdi. Montesquieau‘nun Yasaların Ruhu’nun üzerine çalıştı. 18 yaşında ateşin bile tefekküre yardım edeceği bir iç güce sahipti. İnceleme tutkusunu içinde hisseder,” hayatımda bir amacım olmazsa insanların en mutsuzu olurum” der.(79) Üniversitenin onun hedefine götüremeyeceğini düşünür. Başarılarını engellemektedir, sıralı eğitim. Başka bir şekilde öğrenmenin peşindedir. “Dahiler gençliklerinde eğitim görmezler, çünkü her şeyi kitlenin yaptığından başka bir şekilde öğrenmek gerektiğini gizlice hissederler. “(80) Rektörden sağlık nedeni ile üniversiteyi terk etmek izni istedi. Nisan 1847’de kitaplarını, bavullarını topladı ve Yasnaya Polyana’ya gitti. İki yıllık çalışma programını belirledi. Tüm hukuk derslerini incelemek, pratik tıbbı ve teorik tıbbın bir bölümünü incelemek. Fransızca, Rusca, Almanca, İngilizce, İtalyanca ve Latince derslerini incelemek, tarımı hem pratik, hem teorik açıdan incelemek, tarih, coğrafya, istatistik incelemek, bir tez yapmak, müzik ve resimde ortalama bir yetkinlik derecesine erişmek, yaşam kurallarını kaleme almak. Üniversitede demir bir sıranın üstüne kazıdığı Kont Lev Tolstoy yazısından başka bir hatırası kalmamıştı, beş buçuk yıl zarfında. Yasnaya Polyana’da halkını düşünür. Savrukluk, cehalet, hastalık, tenbellik, kurnazlık her yerde kol gezmektedir. Kimse kimsenin kaderini iyileştirmek için bir şeyler yapmıyordu. Tek bir adam bu sefalet dağını yerinden oynatabilir miydi? Kırda da şehirde de eline ne geçse okuyordu. Çeşitli konularda notlar alıyordu. İncil, Sterne, Ruso, Puşkin, Gogol, Turganyev, Dickens, Lermotontov, Prescott okudukları arasında idi. İnsanın bir başka köleliği olan kadınlar karşısındaki köleliği eleştiriyordu. Bir erkeğin kadınlar varken içinde iyiliği nasıl geliştireceği konusunu irdeliyordu. (85) Ocak 1849 ‘da Sen Petersburg’a gider. Yunan saraylarının sıkıldığı bu şehirde kendini ülkesinden ayrılmış hissetti. Dostoyevski’nin o kadar bağlı bulunduğu bu şehirde Tolstoy iyi şeyler hissetmez. O her zaman medeniyetin suni güzelliklerine kayıtsızdır. Ağaçların çok azlığından, mermer, granit ve bronzun çokluğunu eleştirir. Kafasındaki kaygılar ve zevkler ile çatışıyordu. Tatyana hala dahiyane bir hissedişle aşırı enerjisinden kurtulmak için romanlar yazmasını salık verir. Ani bir kararla erdemli yaşayış için Moskova’ya gitmeye karar verir. Bir eve yerleşir ve döşer. Bir de poçevni, kızağı oldu. Teorik şeylerden artık pratiğe geçmek istiyordu. Pratikte uygulanmasını ve gerçekleşmesini doğrulayamacağım hiçbir inancı, iyi ve doğru olarak kabul etmiyorum. Sosyete hayatında nasıl davranması konusunda kararlar aldı. Dinin yasasına göre kadınlardan uzak durmak ister ama her zaman başaramaz. Hisleri ile vicdanı arasında gelgitler başlar. Roman yazmak fikri onu cezp etmektedir. Yazmasına tek engelin derbeder yaşamı olduğuna karar verir. Benjamin Franklin tarzında zaaflarını kaydeder. Kendini beğenmişlik, palavracılık, kibir, tembellik, uyuşukluk, gösteriş, yalan, istikrarsızlık, kararsızlık, meçhul bir şeyi beklemek, taklitcilik,ödleklik, tezatlık ruhu, kendine aşırı güven, şehvet eğilimi, kumar tutkusu .Kendini sürekli eleştirir, bundan hoşnutluk duyar. Günlüğe her şeyini kaydeder ve onun karşısında bir aynanın karşısında durur gibi dururdu. İçinde bir zevk adamı ile aziz barındırır. Kötü hasletlerinden kurtulmak için Kafkasya’ya gider. Üç haftalık yolculuk boyunca düz kıyıların sükunetini, su kesiminin sessizliğini, suya yansıyan göğün değişen ışıklarını yeniden hissetti. Yüzyılın başından beri Rus geçleri için macera ve şöhret Kafkasya’daydı. Kazarlar ile Dağlılar arasında elli yıldır savaş vardır. Bu halkların en korkunçları Dağıstanlılar ile Çeçenler’di. Liderleri Şeyh Şamil’di. Onlara göre ölüm Allah’ın bir ödülüydü. Kafkasya’da gördükleri onun sanatının hazırlayan gözlemlerin kaynaklarındandı. Dikkatle bakmak, sözcüklerini tartmak, kesin hakikatı söylemek ona şimdiden, daha yirmi üç yaşındayken sanatın belki de nezaketin sırrı gibiydi. Doğayla birleşmenin onu Tanrı’ya yakınlaştırdığını hissediyordu. Bununla birlikte tumturaklığa düşmekten kendini alıkoyuyordu. Duyguların yüceliğini biçimin sadeliği ile nasıl uzlaştırmalı? Sanatçı kaygısı, dini kaygılarla karışıyordu. İşittiğim ve okuduğum her şey bana başkalarının benim gibi düşünmediklerini kanıtlıyor. Doğanın güzelliklerine bakarken Tanrı’nın sonsuzluğunu ve insanın vasatlığını kavradıklarını söylerler. Kimileri dağlar sanki bizimle konuşuyor, yaprakları şunları söylüyor, ağaçlar bizi oraya çağırıyor. Okuduklarından bunları izler. Bir arayış içindedir. “Yüksek ve kusursuz bir şeye can atıyordum. Ama neye? Bunu söyleyemem. Yine de neyi arzuladığımı gayet iyi biliyordum. Yüce varlıkla kaynaşmak istiyordum. Günahlarımı bağışlaması için yakarıyordum ona. İman umut ve aşk benim içimde ayrılmaz bir duygu oluşturuyordu.”(112) kazakları yorumlar. Köleliği asla tatmamış olan Kazaklar özgürlüğü ve yiğitliği her şeyin üzerinde tutuyorlardı. Kadına karşı da farklı muamele ediyorlardı. Evde kadınların otoritesi çok fazlaydı. Doğuda herkes kadınlara köle muamelesi yaparken kazaklar onlara saygı gösteriyor ve onlardan çekiniyorlardı. Hayat felsefelerini beğenir.Bir ermiş kazak “Tanrı her canlıyı insana zevk olsun diye yaratmış. “(119)der. Buralarda günlüğüne devam eder, yazı yolu ile tedavinin hiçbir şeyin yerini tutmadığına inanır. Tatyana Hala’ya yazdığı bir mektupta onun tavsiyesine uyarak roman yazmaya başladığını söyler. “Vaktiyle bana öğüt vermiştiniz, roman yaz demiştiniz. Evet öğüdünüze uyuyorum ve edebiyatla meşgul oluyorum. Yazdıklarım gün yüzüne hiç çıkacak mı bilmiyorum, ama beni eğlendiren bir çalışma ve artık vazgeçemeyecek kadar sebat ettim”(126) Hayali hep dolu dizgin gidiyordu, düşüncesinin bu dolambaçlı süslemeleri, şimdiki zamanın acısını çıkarmak için geleceği süsleme ihtiyacı duyuyordu. Ölüm onun fikri sabitidir. “Hayata ilgisizim onu sevemeyeceğim kadar az zevk verdi bana, sonuç olarak ölümden korkmuyorum. Acı çekmekten korkmuyorum. Istıraba ve ölüme layıkıyla karşı koyamamaktan korkuyorum. Okumalarından farklı sonuçlar çıkarır” Kötü kitapları okumanın hatalarımı ortaya koymakta iyi kitapları okumaktan daha fazla işe yaraması ilginç. “(131) Günahlardan kaçmayı başardığı için Tanrı’ya şükreder. “Beni erdemli kıldığı için Tanrı’ya şükrediyorum, beni günahtan koruyor. “(132) Diğergamlık da bir özelliğidir. “kendi mutluluğundan başka hedefi olmayan insan kötüdür, başkalarının kanaatini kendi hedefi yapan insan zayıftır, hedefi başkalarının mutluluğu olan insan erdemlidir; hedefi Tanrı olan insan büyüktür”(133) Çalışmakta zevk ve yarar görüyorum, çalışıyorum. Ruh ve ölüm onun takıntısıdır. “Bedenlerin öldüğünü gördüm, benim bedenimin de öleceğini varsayıyorum, ama ruhumun da öleceğini bana kanıtlayan hiçbir şey yok, onun ölümsüz olduğunu söylüyorum.”(135) Deha Romancı Ortaya Çıkıyor Edebiyat yolunda ilk çalışmasını ünlü eleştirmen Nekrasov’a gönderir. Eser beğenilmiştir. “El yazmanızı“ Çocukluk’u okudum. Devamını bilemediğimden kesin olarak konuşamam, ama bana öyle geliyor ki yazar yetenekli. Her koşulda yazarın fikirleri, konunun sadeliği ve gerçekçiliği bu eserin tartışılmaz niteliklerini oluşturuyor. Size baş harflerin ardına gizlenmemenizi ve derhal kendi adınızla yazmaya başlamanızı tavsiye ederim. Yeter ki edebiyatta geçici bir konuk olmayın.“(136) Tolstoy eşya ve nesnelere farklı baktığını ifade eder. “İnsanları ve eşyaları başkalarının kendisinden önce söyledikleri şekilde görmeyi içgüdüsel olarak reddediyordu. Hiçbir şey okumamış, öğrenmemiş, her şeyi kendine keşfeden biri olarak dünyayı ele alıyordu. Hoşa gitmek için değil, yaşamın farklı yönlerini mümkün olduğunca sadık ifade edebilmek için yazıyordu. Dili yıpranmış metaforlardan temizliyerek, nesnelerden kalbe giden en kestirme yolu arıyordu. Kahramanları işlerken yeni teknikler kullanır. Entirikanın gelişimi sırasında oraya buraya atılan küçük fırça darbeleriyle kahramanları okura aşina kılmak gerekiyordu. İzlenimleri derinden hisseder. Dünyada ilerliyordu, gözleri faltaşı gibi açılmış kulağı kirişte, burun delikleri açık. Yaprakların titremesi, kımıldayan toprağın kokusu, eldeki camın serinliği, dilde eriyen bir meyvenin tadı, köyde bir köpeğin havlaması bütün bu algılar canlı dalgalar halinde vücudunda yankılanıyor ve beynini tatlı tatlı sarsıyordu. Evren tanımlarında olduğu kadar pskikolojik notlarında da hakikatı dert ediyordu. Blok kişileri, tamamen aydınlık ve tamamen karanlık kişileri reddediyordu.Bir bireyi empresyonistler gibi küçük lekeler halinde parçalıyordu. Nekrasov’un yeteneğini kabul etmesinin arkasından, Turganyev, ona gönderdiği yazıda “Haklısın çok yetenekli olduğu kesin. Onu yazmaya teşvik etmek için yaz ona. Onu ilgilendirir mi bilmiyorum ama ona söyle, onu kabul ettiğimi, selamladığımı ve alkışladığımı söyle. (140)Kitap okurlar arasında da kısa sürede başarı kazandı ve gazeteciler de bu başarıyı iyice vurguladılar. Bütün basın dahiyi duyurdu. Tolstoy avdayken ilk eleştiriler eline geçti. Onları bir kulubede mum ışığında okudu ve şiddetli sevinçle sarsıldı. Öykü anlatma ihtiyacı öyle büyüktü ki kafasında dönüp duran fikirleri tüketebilecek kadar ömrü olup olmayacağını düşünüyordu. Tatyana halası da sevinir. “Seni edebiyatla ciddi olarak ilgilenmen için teşvik etmemiş miydim ben? Bu tür eserlerde başarılı olacağını söylememiş miydim sana? Çünkü sende iyi bir yazar olmak iç in gereken her şey var, zeka, hayal gücü, yüksek duygular. “(143) Edebi teorisi, eserlerini yazacağın zaman kendini daima en dar kafalı, kitaplarda yalnızca cazip yanı arayan okurun bakış açısını koy. En ilginç eserler yazarın kendi görüşünü gizler gibi yaptığı ama yine de okuruna sadık kaldığı eserlerdir. Puşkin’i okurken kendinin deha olduğuna inanır. Farklı düşünür, “lakin insan olarak benim kadar iyi tek bir insana rastlamadım, benim gibi her koşulda iyilik peşinde koşan, benim gibi bu ideal için her şeyi feda etmeye hazır birine rastlamadım. Bu nedenle kendimi rahat hissettiğim cemiyet bulamıyorum. “(147) Mizacı orta yerdedir. Göz açıp kapayana dek melekten hayvana geçmeye alışkındı. Kimi zaman yukarıda, kimi zaman aşağıda. Lev Tolstoy’un fiziksel yapısı ona tam ortada olmayı yasaklıyordu. Kafkasya’da zaman yitirmemiştir. El yazması yığınları bavullar dolusudur. O gerçek mutluluğu özel çıkarları genel çıkarlara feda etmekte görür. Sanatın dünyanın manzarası karşısında naifliğini görür. Tuna ordusuna katılmak ister, niyeti oradan zenginleştirici deneyimlerle dönmektir. Cephede görevlidir, yine kendini eğitir.” Mümkün olduğunca sık hatırlaman gereken bir şey var. Thackerey otuz yaşındayken ilk romanını yazmaya hazırlanıyordu. Alexandre Dumas haftada iki roman yazdı. Tecrübelerini yazıya geçmek yazarlık felsefesidir. “Bir yazar korkudan bile yarar sağlayabilir.” der. Başarı için cesur kararlı ve soğukkanlı olmayı kendine salıklar. Türk Rus savaşında cephededir. Tüfek atışı geceleyin yoğunlaşıyordu, çünkü Türkler Rusların siper açmaya devam etmelerini engellemek istiyorlardı. (156) Sanatı yine gündemdedir. “Bir işten önceki zaman en nahoş zamandır”(157) Kendini kıyasıya eleştirir ve tanır. “kimim ben, emekli bir yarbayın dört oğlundan biri, yedi yaşında öksüz kalmış, kadınlar ve yabancılar tarafından yetiştirilmiş, ne sosyete eğitimi ne de bilimsel eğitim almadan on yedi yaşında sosyeteye girmiş biri, büyük iyilik yapmadı, toplumda iyi bir konumu da yok, özellikle ilkesiz, işlerini son sınırına dek tehlikeye atmış bu adam, yaşamının en iyi yıllarını hedefsiz, zevksiz geçirdi, sonuçta borçlarından ve özellikle alışkanlıklarından kaçmak için Kafkasları terk etti ve oradan da vaktiyle babası ile ordu komutanı arasındaki ilişkileri kullanarak Tuna’daki birliklere katıldı, yirmi altı yaşında bir deniz teğmenidir, neredeyse beş parasız, maaşı hariç, koruyucusu yoktur, becerisini yoktur, meslek bilmez,yeteneksizdir, ama ölçüsüz bir öz saygısı vardır. Evet benim toplumsal konumum böyle. Şimdi de kişiliğime bakalım. Çirkinim, beceriksizim, pisim ve sözcüğün sosyetik anlamında kötü eğitim almış biriyim. Tez öfkelenirim, başkalarının canını sıkıyorum, mütavazi değilim, hoşgörüsüzüm, bir çocuk gibi utangacım. Hödüğün teki olduğum bile söylenebilir. Bildiklerimi kendi kendime öğrendim, kötü kırıntılar halinde, bağlantısız, düzensiz, hatta pek az.“(160) Kırım’a savaşa gider, niyeti savaşı yakından görmektir. Özellikle vatanseverlik niyeti de vardır.” Ben savaşma şansını bir kez bile bulamadım, ama bu insanları görmeme ve bu muzaffer dönemde yaşamama izin verdiği için Tanrı’ya şükürler olsun “(165) Toplumu tanıyınca radikal çözümler düşünür. “Bu yolculuk sırasında Rusya’nın ya çökmesi gerektiğine ya da bütünüyle yenilenmesi gerektiğine kesinlikle inandım”(166) Gelecekteki öğretisini belirlemiştir. “Klisenin doğmalarına boyun eğmemek, İncil’den esinlenen ilkel bir hristiyanlığa geri dönmek, maddi mutlulukla ahlaki yetkinliği birlikte aramak” (170) Bir Bilardocunun Anıları isimli eseri eleştirmenlerden sıcak bir kabul görür. Dergiler övücü sözler söyler. Savaşın arka planındadır, ona göre bir sanatçının biraz geride durmaya ihtiyacı vardır. Dua onun vazgeçilmez tutkusudur. “Yüce Tanrım beni sürekli himaye ettiğin için sana şükran borçluyum. Beni terk etseydin ne kadar boş olurdum. Bana yardım et, işe yaramaz özlemlerimi karşılamak için değil, bilmediğim ama bilincine vardığım varlığın bütün ezeli hedefine erişmemi sağlamak için yardım et.“ (173) Kalede Çağdaş için hikâyeler yazar. Gerçekten de ilk gerçek savaş muhabiridir. Stendhal’in üzerindeki etkisini inkar etmez. Herkesten çok ona minnettar olduğunu söyler. Savaşı tanımayı ona borçludur. Parma Manastırı’ndaki Waterloo Savaşı hikayesi, ondan önce savaşı böyle yani gerçekte olduğu gibi tarif eden var mı idi? Waterloo savaşında yalnızca savaş Fabrice’nin gözünden anlatılır, oysa ki Sıvastopol hikayesinde Tolstoy bu tarzı genişleterek her bir şahsiyetin içine girip aynı muharebeyi farklı bakışlardan veriyordu. Çar ll Alexsandr Aralık ayında Sıvastopol’un prova baskılarını okuyunca duygulanmış, yazarın tehlikeden uzaklaştırılmasını emretmişti. (175)Bu hikaye ile Rusya tarihinde ilk kez okuryazar kitle savaşın acımasız gerçeğiyle karşılaşır. Sanatçılar onun savaştan sağ salim kurtulması için dua ederler. Bir başka yazar “bu küçük subay hepimizi cebinden çıkarır” der. (177) Turganyev okumuş, ağlamış ve hurra diye bağırmıştır. Hayran kalan Çar hikayenin Fransızca’ya çevrilmesini ve Kuzey gazetesinde yayımlanmasını emreder. Çariçe de ağlar. Toltsoy gerçekten tanınmaya başladığını kabul eder. Nekresov” Edebiyatımıza soktuğunuz biçimi ile hakikat kesinlikle yeni türde bir şey. “(177) Yazar artık yazmaktan başka ideali olmadığını söyler. “Benim işim harflerle, yazmak, yazmak. Yarından tezi yok, ömrüm boyunca çalışacağım “(180) Artık Tolstoy yolunu bulmuş, kendini organize etmenin, hedefinin adamı olmuştur. Turganyev ve Tolstoy Turganyev ile Tolstoy iki büyük romancı başlangıçta sadece yapılan eleştirilerle tanışırlar, bu tanışma tek yönlüdür. Turganyev, Tolstoy’un hikayelerini okur ve takdirlerini ortaya koyar. Tolstoy 1855 ‘de Saint Petersburg’a varır, o zaman askerdir. Aniçkov köprüsü üzerinde bulunan Turganyev’in evine koşturur. Kendinden onbeş yaş büyük olan Turganyev bir büyük senyör ve büyük bir yazardır. Bir Avcının Hikayeleri isimli eseri ile entelektüel seçkinleri fethetmiştir. Tolstoy kitabı okuduğunda “ondan sonra yazmak güç sanırım” der. (181)1850 yılında aşık olduğu şarkıcı Pauline Viardot’un peşinde çoğu zaman yurt dışında yaşayan Turganyev annesini son günlerinde yanında bulunmak ve mirastan payına düşeni alabilmek için Rusya’ya dönmüştü. İki yıl sonra Gogol’un ölümü üzerine yazdığı makalede liberal eğilimlerin bulunması üzerine İmparator l Nikoloy onu bir ay hapis cezasından sonra topraklarından sürmüştü. Tolstoy’un biyografisini yazan Henri Troyat da Tolstoy ile bir terazinin iki kefesi gibidirler. Kitap çok büyük bir gayret ve derinlikli bir araştırmanın sonunda meydana çıkmış abide bir biyografidir. Edebiyat geleneğinin gelişmesi ne kadar bir milleti yüceltir. Bizim henüz romanımız yokken Ruslar büyük eserlerini verir. Bu görüşmeyi daha bugün gibi cereyan etmiş bir vaka gibi anlatır Henri Troyat. Tolstoy’un biyografisi bir büyük roman gibi yazılmıştır. Roman dense yeridir. Biyografik romandır aslında bu eser. “George Sand’ın Merimee’nin, Musset’in, Chopin’in, Gounod’un dostu olan Turganyev’in ruhunda ve kişiliğinde Avrupai bir zerafet vardı.“(182) Tolstoy onunla karşılaşınca bir roman kişisi gibi bir portre ortaya koyar. Eserin metninden belki de bu tasvir Troyat’ındır. Dipnotlarda Tolstoy olmadığına göre ikinci hüküm daha doğrudur. “Çalışma odasının eşiğini aşan Lev Tolstoy kocaman, yumuşak ve tatlı suratlı, berrak mavi gözlü, favorileri özenle kesilmiş, kocaman zayıf elli, omuzlarının düşüklüğünden belli bir bıkkınlık okunan bir dev buldu karşısında. Kadın gözlü bir atlet. İki adam coşku ile kucaklaştılar.”(182) Bizim edebiyatımızın Nefi, Nedim, Naili, Baki ve daha nice devleri vardı, bunların İstanbul hayatlarını bir roman gibi anlatan bir romancı gözü neden olmadı, insan bunları okurken sadece, doğumu, ölümü, eserlerine hapsolmuş olan, edebiyat ve biyografi anlayışımızı sorgulamamak elde değil. Buluşmaya Nekrasov da gelir. Tolstoy kendisine yapılan iltifatlardan dolayı adeta başı döner. Meslektaşları arasında istisnai bir yol açmıştır. Üzerinde bir sevgi ve hayranlık oluşmuştur. O da Turganyev’in muhteşem bir i olarak yorumlar, Nekrasov ise ilginçtir,” onda fazlasiyle iyi şeyler var”(182) der Tolstoy. Bana göre Tolstoy doğallığın, realizm ile otomotlaşan gerçekçiliğin değil, yeni bir gerçekçiliğin, köyün, kırın, temsilcisi idi. Turganyev’in bir arkadaşına gönderdiği ifadeler bunu gösterir. “Bu adamın ne kadar zarif ve dikkat çekici olduğunu hayal edemezsin, öyle ki vahşi cesareti ve manda inadıyla, ona mağara adamı lakabını verdim “(183) Biçimsel bir üniversite tahsilini terk edip Yasnaya Polyana’ya dönmesi de onun farklılığını gösterir. O kendi tabiatı ile tabiatın kucağının adamıdır. Zerafet tabir edilen aristokratik incelikten kaçar, o salonlarda değil mutluluğunu tabiatın kucağında bulan bir dehadır. Onun arkadaşları kitaplar,içindeki beni, Yasnaya Polyana’nın tabiatı, ağaçları, çiçekleri ve kaderine terk edilmiş, sefalet içindeki Mujiklerdir. Köylülerini kurtarmak fikrini taşır. “Tanrı sizleri kurtarma fikrini ruhuma işledi“ der. Ancak kölelerin ve mujiklerin kölelikten çıkacak anlayışları yoktu. “Yüz yıl bunlara anlatsak yine de köleliğin kötülüğünü anlamazlar” der. Yasnaya Polyana’nın anılardan arınmış duvarları arasında Tolstoy kendini memleketinden olmuş, yabancı bir konutta gibi hissediyordu. Ağabeyileri, kız kardeşleri uzaktaydı. Zaman geçirmek için Kazaklar’yı yazıyor, Gençlik‘i düzeltiyor, Puşkin, Gogol okuyordu. Turganyev’i daha farklı değerlendirir. Zevksizdir ona göre, güzel kostümleri, parfümü, kadınlarla konuşmasındaki yapmacık tarz, hoşa gitme arzusu, bilimin geleceğine duyduğu inanç, incelikle yemekleri. Bin ruble verip köle bir aşçı satın almıştı ve önüne gelene onun yeteneklerini övüyordu. Zaman zaman Turganyev’i ziyaret eder. Yakınlarındaki mülküne gider. Gittiğinde evde yoktur. Adamın köklerinin neler olduğunu görür, gördükleri ona çok şey anlatır ve onunla uzlaştırır. Turganyev gelince sevinç gözyaşları, kucaklaşmalar, sitemler, kahvaltı, gezinti, gevezelik ve şekerleme yapmak. Turganyev 1856 Ağustos ayında Fransa’ya gider. Tolstoy onu özler, iki varlık arasında yokluğun güçlendirdiği esrarengiz bir bağ vardır. Hüzünlü bir iyi niyetle Turganyev üstünlüğünü uzaktan daha da tartışmasız kabul ettiği bu adamı analiz ediyordu. Onun yeteneğini bilmiyor değildi. Onun üslubunun bütün Rusya’nın en zarif üslubu olduğu kanısındaydı. Bakışlarından kıvılcımlar saçan bu genç hödük onu tamamen gölgede mi bırakacaktı? Bunu hissediyordu, melankoli duyuyordu. Ama gelecek kuşakların yargısına isyan etmiyordu. Entelektüel dürüstlük gereği Lev Tolstoy’a içini açmak gereği duydu. “Siz anlaşmazlık içinde olduğum tek insansınız” diye yazdı Fransa’dan. Bunun nedeni özellikle sizinle basitçe bir dostluk içinde kendimi sınırlandırmamak istemememdir, daha öteye ve daha derine gitmek istemiştim. Ama bunu ihtiyatsızca yaptım, sizi incittim, endişelendirdim ve hatamı fark ederek, belki biraz fazla ani şekilde geri çekildim. Bu nedenle aramızda bir uçurum açıldı. Üstelik ben sizden daha yaşlıyım, ben başka bir yol izledim. Sizin tüm yaşamınız geleceğe yönelik, benim ki geçmiş üzerine inşa edilmiş. Siz hiç kimsenin öğrencisi olmayacak kadar sağlam bir şekilde kendi ayaklarınız üzerinde duruyorsunuz. Sizde çok sayıda içsel karışıklık saptadım, ama asla kötü niyet göremedim. Biz asla Rousseau’nun anladığı anlamda dost olamayacağız, ama birbirimizi hep seveceğiz, birbirimizin başarılarından zevk alacağız. (204) Turganyev bir başka mektubunda Tolstoy’a “artık beni incelemenize gerek yok. Ben bir geçiş dönemi yazarıyım, kendileri geçiş halinde bulunan kişiler için değer taşıyorum.” Bu mektuptaki hakikat telakkisi harika bir tesbittir Turganyev’in. ”Tanrı ufkunuzu her gün daha da genişletsin. Yalnızca bütün hakikatı kavramayıp da kuyruğundan yakalamak isteyenler sistemlere bağlanırlar, sistem hakikatin kuyruğu gibidir, ama hakikat bir kertenkeleye benzer, kuyruğunu elleriniz arasında bırakıp kaçar, kısa sürede yeni bir kuyruğu çıkacağını gayet iyi bilmektedir. “(204) Tolstoy yüksek sosyeteden nefret eder. Sosyetenin hareketliliği en güzel, en saf, en dürüst düşünceleri öldürür. Bir aşk deneyimi geçiren Tolstoy sevmiş gibi olduğu bayanın mutluluk anlayışını eleştirir. “Ona göre mutluluk balolardı, çıplak omuzlar, gezinti arabaları, mücevherler, meclisteki centilmenlerle ve yaverlerle ilişkilerdi”(216) Bazı mektuplarında sevgiyi anlatır ona. “Tanrı’ya şükür kumrum beni sevin, bütün dünyayı da sevin. Tanrı’nın dünyasını, insanları, doğayı, şiiri, olağanüstü her şeyi aşka layık şeyleri anlayabilmek için zekanızı geliştirin. Kadının genel eğilimi eş olmaktan ibaretse, temel eğilimi de döl yatağı değil anne olmaktır.“(217) Yazar zerafeti de yorumlar. Başka bir zerafet biçimi vardır. Mütevazi bir zerafet, göz alıcı ve zırva olan her şeyden uzakdır. (217) Aşkta yanlışlardan biri birbirine hep uygun yanları gösterip, karakterin kötü yanlarını gizlemektir. Aşk kıvılcımı büyümez” Bizbirimizden çok uzağız. Aşk ve evlilik bize yalnız ıstırap verir, oysa ki dostluk, bunu hissediyorum, ikimize de gerekli. Ayrıca ben de aile yaşamına uygun biri olmadığımı hissediyorum”(218) Askerlik mesleğinden bezmiş olsa da tek bir gece bile nöbet tutmamış, tek bir arkadaşının bile yanında öldürüldüğünü görmemişti. Tolstoy’da genel kanıya karşı çıkmak bir karakter özelliği olmuştur. Sürekli itiraz ederek sanki kendi varlığını isbat ediyordu. Şunu der gibi idi, “Başkalarının tersine düşünüyorum o halde varım”(186) Aydınların düşüncelerinin özünü birbirinden saklamasına inanç denmesini yanlış bulur. Turganyev onun yerinin kendi araları olmadığını , başka yerde bulunması gerektiğini söyler. Tolstoy onların derin inançlara dair konuşmalarını gevezeler olarak niteler.Turganyev, Tolstoy’un eleştirilerine dayanamaz “artık dayanamıyorum“ der. Nekrasov ise her iki insanı da kaybetmek istememektedir, ihtiyatlı davranır. Nekrasov’un evindeki bir yemekte Turganyev’in hayran olduğu George Sand’ın romanlarındaki kahramanlarını gerçekten var olmadığını öne sürer. Turganyev, Tolstoy’un eleştirilerini alçakca bulur. Tolstoy Shakespeare’i beğenmez, Homeros’a “lafazan” der. Batıcılardan uzak durur, Slavcıları da çok dar ve hayattan uzak görür. İkisini de ruhsuz bir dinin rahipleri olarak görür. (188) O entelektüel deneyimlerden değil kitaplardan beslenmiştir. Turganyev’in evinden taşınır. Onun kadınsı duyarlılığı, giyim kuşam zevki, düzenden hoşlanması ve gurmelik iddiaları sonunda Tolstoy’da hırpani bir şekilde yaşama ve ekşi lahana yeme arzusu uyanmıştı. Ona her rastladığında yine hırpalar. Ona aldanmak istemeyen adamın zınba bakışı ile bakıp rahatsız ediyordu. Turganyev de onu dostlarına eleştirir. “ Onda tek bir doğal söz, davranış yok, hep poz kesiyor ve bahtsız kontluk sıfatının bu gülünç gururunu onun gibi zeki bir insanda nasıl açıklayacağımı bilemiyorum. Bir Rus subayını üç gün boyunca çamaşır kazanında kaynatabilirsiniz ama ondaki bu köylü soylusu ya da junker böbürlenmesini ortadan kaldıramazsınız, böyle bir kişi hangi eğitim cilasıyla kaplanmaya çalışırsa çalışsın, içindeki hödüklük daima kendini gösterecektir” (189) Tatyana halaya Turganyev ile tartışsa da onu fazlasıyla sevdiğini yazar. Uzlaşmayı da tartışmayı da zorunlu bulur. Diplomasiyi kendi işi olarak görmez, dalkavuk değildir. Onu olduğu gibi kabul etmeliydiler. Tavırları onu sinir etse de sanatının etkisi altındaydılar. Eserlerinin hiçbirini selamlamayan iltifatlarında yanlış bir nota yoktu. Boy ölçüşecek düşmanı bulma umudu yoktu. Hukuk diplomasını alınca Saint Petersburg’a gitmişti, yararlı olmak için iş arıyordu. Dostları köylüler, hac ılar ve keşişlerdi. O yaşamının hiçbir olayını edebiyata taşımaktan geri durmaz. Paris’e Turganyev’i görmeye gidecektir. Onunla yediği akşam yemeğinde onu kasıntılı ve çapsız olarak görür. Hiçbir şeye inanmıyor, işte onun felaketi bu. Sevmiyor sevmeyi seviyor. Turganyev can sıkıcı, yazık hiç kimse onu sevmedi. Sanatta zeki ve zararsız. Ne zekaya, ne insanlara inanıyor, hiçbir şeye inanmıyor. (233) Turganyev ‘e veda etmeğe gittiğinde nefret ettiği meslektaşının önünde sevgi gözyaşlarını tutamadı. Onunla vedalaşıp ayrıldıktan sonra ağlar. Onu çok seviyorum, beni başka bir insan yaptı ve yapmaya devam ediyor. İsviçre’ye gittiğinde Turganyev’e kötülüğün başkenti olan Paris’ten kaçması yolunda mektup gönderir. Ruso’nun Yeni Heloise eserinin geçtiği Clarens köyüne gider. On beş yaşına kadar gömleğinin altında Ruso’nun resminin bulunduğu bir madalyonu boynunda taşımıştı, artık idolünün yaşadığı dekoru görme şansını bulmuştu. Clarens ‘de Balzac, Proudhon, Les Cases ‘in anılarını, İncil okudu.İngilizleri beğenmez. Onların sohbetlerini dinlemiş, onlarla konuşmuş ama bir kez olsun yaşayan bir kelime duymamıştır onlardan. Ara sıra, Troista manastırında Pelegiya Yuşkov halasını ziyaret eder. Orada rahibelik yapmaktadır. Ona hükmeden duygular, aşk pişmanlık melenkolisi, evlilik arzusu ve doğa duygusudur. Yeni eserleri beğenilmekle birlikte eleştirileri de yapılır. Eleştirilerine önem verdiği Drujinin, bazı bölümlerin fazla uzatıldığını, yazarın analiz yapma eğiliminden vebadan kaçar gibi kaçması gerektiğini, metninin hafiflemesini isterler. Eleştirileri haklı görür, ama farklı şeyler yapması gerektiğini düşünür. Varlıkların ve şeyleri hakikatinin en yakınına varmak arzusuydu ve bu da dilde belagate önem vermesini engelliyordu. Avrupa gezisinde gördüğü milletleri özellikle Fransız’ları yorumlar. Fransızları aşırıya kaçan eğlencelerinde çok tuhaf ve çok hoş bulur. Paris’de güzel sanatlardan büyük zevk alır. Tiyatroya gider, gördüklerini not alır. Dünyada hiç kimsenin Fransızlar kadar güzel Beethoven çalmadığını söyler. Mona Lisa ve Rembrand tabloları arasında seçim yapmakta zorlanır. Louvre Müzesini dolaşır. Versailles sarayını, Ulusal Kütüphaneyi gezer, ağzına kadar okuyucu doludur, etkilenir. Napoleon’un mezarında öfkelenir. Moskova’yı kirleten Rusya’nın işgalcisine karşı içindeki eski milli kinin uyandığını hisseder. (230) Barışın, özgürlüğün ve sağduyunun dostu olduğunu iddia eden bir halk nasıl olmuştu da Avrupa’yı kana bulamış adamı kızıl somakiden bir oyma mezara layık görebilmişti. Bir suçlunun tanrılaştırılması korkunçtu. İngilizce, İtalyan’ca özel dersler alır. Madam Bovary davasının yol açtığı büyük yankı onu heyecanlandırıyordu. Parisli kadınlar onu radikal düşüncelere iter. “ Aslında kadınlar sanki dünyaya erkekleri hayvanca davranmaya teşvik etmek ve ardından mutlu olmalarını engellemek için gelmişti”(232) Tolstoy seyirden doğan düşünce ağırlıklı yaşamı hayatının bir parçası yapmıştır. “Yıldızlı serin gece ona insanları unutturuyordu. Başını göğe kaldırıyor ve kendini, mistik bir esrimeye bırakıyordu. Güzel olan her şey ona kendini ve Tanrı’yı sorgulamaya itiyordu. Mükemmel bir gece, o halde bu kadar şiddetli istediğim ne? Bilmiyorum. Bu fani dünyanın nimetleri değil kesinlikle. İnsan kendi ruhunda sınırsız bir büyüklük hissederken, nasıl ruhun ölümsüzlüğüne inanmasın? Karanlık, boşluklar, aydınlık. Bu öldürücü! Tanrım Tanrım Ben neyim? Nereye gidiyorum? Neredeyim ?”(246) Tabiattan etkilenir. Halasına hitap eder. “ Babuşka ilkbahar bu, yiğit insanlar ve hatta benim benim gibi insanlar için dünyada olmak güzel şey. Doğa, hava, her şey umut, gelecek, olağanüstü bir gelecek yüklü. İlkbahar üzerimde öyle büyük bir etki yapıyor ki bazen diğer birçok bitkinin arasında henüz açmış ve yüce Tanrı’nın bu toprağında sabırla, neşeyle büyümeye başlayacak bir bitki olduğumu hayal ederken kendimi bulmak beni şaşırtıyor. O zaman içimde yaşamayan birinin asla anlayamayacağı bir mayalanma, arınma, orkestrasyon meydana geliyor. Meydan artık tomurcukları patlayan ve ilkbaharda büyüyen bitkinin.”(260) Tabiatla bir karşılıklı empati halindedir. Akşamları Lev Tolstoy uzun süre terasta oturup kırların sesini dinliyor ya da bülbülleri çekmek için piyano çalıyordu.”Ben çalmayı bırakınca onlar susuyor, yeniden başladığımda onlar da başlıyor, Yaklaşık üç saati bu işle geçirdim, teras ılık geceye açık, kurbağalar kendi işleriyle meşgul, gece bekçisi kendisininkiyle Ne harika “(261) Rusya’daki sahte ve değersiz yaşamdan tiksinir. İnsanların yoksulluğu, hayvanların acısı, köylülerin maruz kaldığı zulümler onu düşündürür. Ataerkil barbarlık, hırsızlık ve zorbalık sürmektedir. Kurtuluşu manevi şeylerde bulur. “Ne mutlu ki kurtuluş var, manevi dünya, sanat, şiir aşk dünyası, orada kimse beni rahatsız etmiyor. İlyada okuyorum, ben de kadınlar ve erkekler meydana getiriyor, onlarla yaşıyorum, yazıyorum “(252) Önceki eserlerinden sonra ondan büyük bir patlama olacak eser bekliyordu, sanatçılar ve okuyucular. Gözlemlerine göre olayların binlerce kez doğruladığı gibi, Rus halkı artık daha ciddi metinler istiyor. Saltıkov ona arık edebiyatın zamanının geçtiğini ve Avrupa’da artık ne Goethe’nin ne de Homeros’un okunacağını söyledi. O edebiyatı Walter Scot’un dediği gibi koltuk değneği yapmak fikrinde değildir. Eserlerinin siyasi propogandanın bir silahı durumuna gelmesini istemiyordu. Ona göre sanatcı anın meseleleri ile değil ebedi meselelere eğilmeliydi.Güzellik bu dünyadaki tek tartışılmaz iyidir. Tolstoy etkileyicidir. Madam Sitin anılarında anlatır. “ Çok heybetliydi, çirkinliğinde bile heybetli bir şey vardı. Gözleri hayat enerji doluydu. Önemsiz konularda bile, yüksek ve net duyulur bir sesle tutkulu konuşurdu. O geldiğinden her şey aniden aydınlanırdı. “ (258) Dindarlık krizleri başlar, “Bu şiddetli ve anlatılmaz dindarlık krizi sık sık tekrar ediyordu ve Tanrısal gizem karşısında ne hissettiğini anlamamıza izin vermiyordu. Git gide resmi klisenin Tanrı’yı insan beyinlerince anlaşılır kılmayı deneyerek küçülttüğünü ve saygınlığını azalttığını düşünüyordu. Dua ve hizmet edebileceğimiz bir Tanrı ruhsal zayıflığımızın ifadesidir. O tam da tüm varlığını gözümün önüne getiremediğim için Tanrı’dır. Tanrı aklın alamayacağı bir şey olduğundan onu kalple anlamak gerekirdi. Yaradana yaklaşmanın en iyi yolu doğada erimekti”(262) İbadetlerine düşkün Babuşka’sı onun Ortodoks inancından uzaklaşmasına üzülüyordu. Tolstoy cevap veriyordu. “Merak etmeyin Babuşka, hristiyan inancını en yüksek düzeyde içimde taşıyorum, benim için çok değerli, doğru bir Hristiyanlık inancına sahibim. Bu hakikat ve güzellik duygusudur. İncil de baktım ne Tanrı’yı ne İsa’yı ne ayinleri bulabildim, hiçbiri yok. Kuşkusuz dini seviyor ve ona saygı duyuyorum, o olmadan insanın iyi ve mutlu olamayacağını düşünüyorum. Doğa dinin aracısıdır. Evet artık hayvanlara ve bitkilere karışarak büyük gizeme daldığına yaradılışın basamaklarını inerek göğe yaklaşacağına, zekayı reddederek ışığa kavuşacağına emindi. Hayran olmak zaten dua etmekti. Güzel iyiye götürüyordu, iyi Tanrı’ya götürüyordu. “(263) “Mutluluk ve güzellik tüm evrenin birliğinde bir uyum görür. “(263) Bazen kötümserleşir. “Kendini ve dünyayı hedef alan yoğun bir hoşnutsuzluk aniden onu sarıyordu.Bazan octave Feuillet’in kendinden daha üstün bir yazar olduğunu düşünüyordu. İhtiyaç duyduğum tek şey çalışmak ve unutmak. Kendime kızıyorum. Hayatım yokuş aşağı gidiyor. Arı sanatın ve hatta toplumsal sanatın canı cehenneme. “(270) Yirmi çocuktan ibaret bir okul açar. Öğrencilerine yazım kuralları, aritmetik, din tarihi, tarih coğrafya öğretir. Çocuklar, Mariya ve diğerlerini ve Akçiğer hastalıkları uzmanı Profesör Traube’ye muayene ettirmek için Berlin’e gider. Saygın yabancının bronşlarında en ufak bir tüberkiloz belirtisi yoktu. Okulları dolaşır. Leipzig’de, Dresden ‘de her yerde öğrenimde aynı biçimcilikle, doğru yolu göstermede ayın kabalıkla karşılaşıyordu. Kral için dua, yumruklar baştan sona ezbere, korkmuş ve sersemlemiş çocuklar. Kendisi ile aynı pedegoji anlayışına sahip Karaormanın Köy Sahneleri yazarı Alman romancı Berthold Auerbach’a büyük bir hayranlık duyuyordu. Bir sabah Auerbach bodur sakalı, çalı gibi kaşlarının altında çelik gözleri olan bir yabancıyı salonuna kabul etti. Adam onu selamladı ve kendini tanıttı ”Ben Eugene Baumann. Bu yazarın roman kişilerinden birinin adıydı. Karşısındaki bu dik kafalı adamın kendisini bir hakaret davasıyla tehdid etmek istediğini düşünen Auerbach’ı bir korku aldı. Ama ziyaretçinin kalın duduklarında bir gülümseme belirdi ve ekledi “ismimle değil ama karakterimle Eugene Baumann’ım. Ardından adını söyledi Kont Lev Tolstoy. Roman yazarı ve ilkokul öğretmeni. İlk sözcüklerden itibaren iki adam iyi anlaştı.” Tüm metodlar kısırdır, diyordu Auerbach . Herkes pedegogların en iyisi olabilir, en iyi öğretim metodlarını yaratan öğretmenlerdir… “Lev Tolstoy’un hiçbir itirazı yoktu “(276) Almanya’da Wartburg’a kadar gitti. Luther’in İncil’i çevirmeye giriştiği odayı ziyaret etti.ı Kardeşinin ölümü ile dünyası alt üst olur. Yaşamış olduğu felaketten sonra onun tek kaygısı asırlardır Tanrı’nın yüzüne yerleştirilmeye çalışılan saçma maskeleri söküp atmaktı. Ölümle her şeyin bitmesine razı olmak istemez. “ölümün her şeyin sonu olduğunu düşündüğümüzde hayat kadar kötü bir şey yoktur. Madem kardeşimden geriye bir şey kalmadı, çalışıp didinmek neden? Tuhaf şey Faydalı erdemli, mutlu olun diyorlar insanlar birbirlerine, ama bizim bile yararlılığımız, erdemimiz, mutluluğumuz, hepsi otuz iki yıldan sonra anladığım şu yalın hakikate indirgeniyor, içinde bulunduğumuz durum korkunç”(281) Ahiret gerçeği insanın ölümün duvarına çarpınca Toltsoy’un kafasında belirir. “Bu olay beni korkunç bir şekilde hayattan kopardı. Yeniden aynı soru Neden? Oraya yolculuğum artık pek de uzak değil. Nereye? Hiçbir yere, Belirsizlik, işsizlik, keder, ölüm düşüncesi bundan kurtulmak gerekir. Bunun tek yolu var, kendimi çalışmaya zorlamak.“(282) Marsilya’da sekiz devlet okulunu dolaşır. Tıpkı Almanya’daki gibi sınıflarda planlı bir baskı sezdi. Çocukları çok sert bir disipline tabi tutarak onlarda duygu ve düşüncelerini saklama isteği uyandırıyorlardı. Ezbere zorlayarak zekaları yerine hafızaları geliştiriyorlardı. Her ne kadar Londra, onda kendi deyimiyle modern uygarlıktan tiksinmeye yol açsa da, Tolstoy, büyük bir merakla horoz dövüşlerine, boks maçlarına, Lord Palmerson’un üç saat boyunca konuştuğu bir Avam Kamarası konferansına, Dickens’in eğitimle ilgili bir konferansına katıldı. Avrupa dönüşü Turganyev’e uğrar, Turganyev ona Babalar ve Oğullar romanının müsveddelerini verir. Tolstoy’un roman ilgisini çekmez ama bir şey de söylemez. İki ünlü romancı arasındaki konuşma kavgaya varacak boyuta gelir.Hatta düelloya dönüşecek gibidir. Düello yeri bile belirlenir. Ama olaylar arzu edildiği şekilde gelişmez, iki romancı artık on yedi yıl boşunca ne yazışırlar, ne de görüşürler. Turganyev bu sonuca gidişi özetler. “Sizinki ve benimki gibi son derece zıt iki yapının yakınlaşma çabalarının iyi bir sonuca ulaşamayacağını açık bir şekilde göstermiştir” (296) Tolstoy yine öğretmenlik yapar. Kendisinin seçtiği ve maaşını ödediği birkaç genç öğretmenle yeniden açmış olduğu bu okul evin yanında iki katlı küçük bir binada bulunmaktaydı. Duvarda ise “ canın ne istiyorsa onu yap” olduğu için tamamen simgesel bir ders programı vardı. Bir Ruso taraftarı olan Tolstoy insan doğasının iyi olduğuna, tüm günahları medeniyetin doğurduğuna ve eğitimcinin, çocuğu bilgilerin ağırlığı altında bunaltmaması ama yavaş yavaş kendi kişiliğini bulmasına yardım etmesi gerektiğine inanıyordu. O Alman, İngiliz, Fransız pedegoji sistemlerinin her bakımdan tersini söylemek. Yenisini yapmak istiyordu. Mujikleri sanata yükseltmek yerine sanatı mujiklere indirmenin bir aciliyet taşıdığını düşünüyordu. Eğer garibanı sıkıyorsa Shakespeare, Racine, Goethe, Rembrand, Mozart neye yarar? Lev Tolstoy estetlerin savunduğu şekliyle sanatın bir budalalık olduğunu şu sayısal saptamada açık açık söylüyordu. Biz binlerceyiz onlarsa milyonlarca. Sanatcı çoğunluğun yasasına boyun eğmeliydi, talep ettiklerini yazmalıydı. Soylu kadınlarla evliği de kabul etmiyordu. “Soylu bir kadınla evlenmek medeniyetin tüm zehirini emmektir” diyordu. Okulunun sonuçlarından memnuniyet çıkınca komşu kasabalarda okullar kurdu. Kısa zamanda onbin mevcutlu on dört okula ulaşıldı. Öğretmenleri Moskova’dan kopup gelen, kafaları devrimci fikirlerle dolu, karnı aç üniversite öğrencileriydi. Ama Tolstoy kesinlikle politikaya düşmandı. Gelenlerle birkaç saat sohbet ettikten sonra onları kendiliğinden eğitim teorisine ikna etti. Onu dinledikten sonra yanlarında getirdikleri bozguncu yazıları yaktılar. Medeniyetin zehirini bu halka bulaştırmamalı, onların yanında kendimizi yeniden üretmeliyiz. Öğretmenlerini köylülerin yaşadığı yerlere yerleştiriyor, onlara günlük tutmak ve kendini yargılamayı salık veriyordu. Tüm hayatı boyunca bunu kendisi yapmıştı. Bu öğretmenlerden biri, “okul benim tüm hayatım, manastırım, klisemdir,” diyor ve “bu acayip adama kayıtsız kalmak imkansızdı” diye devam ediyordu. Markov isimli bir başkası “ Karşısındakinin ruhunu bu derece coşturabilecek bir başka insan tanımadım” diyordu. (309) Bir ara Kazan’a gider. Bu bölgede sevdiği yabani hayata kavuşuyordu. Başkır adetlerini benimseyip, yuvarlak keçe bir çadıra yerleşti.Koyun eti ve kurutulmuş at eti yedi. Kımız ve tuğla çayı içti, yaşlı Başkırlarla Tanrı’dan , İsa’dan , Muhammet’den konuştu. Keyifli ve huzurluydu, yakında medeni dünyaya geri dönmesi gerektiğini düşündükce üzülüyordu. Memleketi Yasnaya Polyada’da ise üç polis troykası aramak için evine giriyordu.İki gün boyunca oraya kamp kurup herkese suçlu muamelesi yaptılar. kastamonur.com/henri-troyat-ve-lev...
Reklam
·
Reklamlar hakkında
157 syf.
·
3 günde okudu
Kapağı, ismi ve kitabın arkasında geçen "onun adı ve şiirleri hâlâ her bir Korelinin hafızasına ve kalbine kazılı ve hâlâ Kore'nin "en sevilen şairi" ve "milli şair" olarak anılıyor." sözü kitabı okumak istememe sebep oldu.  İçindeki ekle birlikte yedi bölümden oluşuyor: "Gökyüzü, Rüzgâr, Yıldızlar ve Şiir", "Japonya'da Eğitim Görürken Yazdığı Şiirler", "Japonya'ya Gitmeden Önce Yazdığı Şiirler", "Yeni Yayımlanan Şiirler", "Pencere ve Diğer Şiirler", "Toyluk Dönemime Air Şiir Olmayan Şiirlerim". Çok erken(27) yaşta vefat etmiş şairin şiirleri ölümünden sonra yayımlanmış. İlk bölümdeki şiirleri yayımlatmayı çok istemiş fakat dileğini gerçekleştirememiş. Ben de şairin kendi seçtiği bu şiirlerini sevdim açıkçası. Diğer kısımlardaki şiirler yavan geldi. Sadece o şiirlerle bu kitap basılsaydı daha güzel olurmuş. Yine de okuduğuma memnunum.
Gökyüzü, Rüzgar, Yıldızlar ve Şiir
7.8/10 · 66 okunma
1 yorumun tümünü gör
308 syf.
·
11 günde okudu
·
Beğendi
·
8/10 puan
“Ruh Adam” Romanı Eleştirel İncelemesi
#Hüseyin Nihal Atsız: 12 Ocak 1905’te doğmuş, 11 Aralık 1975’te vefat etmiştir. Yazar, şair, düşünür ve aynı zamanda öğretmendir. Türk tarihini konu edindiği edebi eserleri ve tarih araştırmaları vardır. Babası Gümüşhaneli, annesi Trabzonludur. Türk tarihine ve edebiyatına meraklıdır. İstanbul’da edebiyat okumuştur. Yaptığı çalışmalar özellikle Türk tarihi ve edebiyatı üzerinedir. Yazdığı eserlerde bu doğrultudadır. Türk tarihi üzerine romanlar yazmıştır. Ayrıca Türkiyat Mecmuası, Atsız Mecmua, Ötüken gibi çeşitli dergiler çıkarmıştır. Bu dergiler Türklük ve milliyetçilik davası üzerinedir. Ruh Adam romanı ise diğer eserlerinden biraz daha farklıdır. Bu roman yazarın son yazdığı eserlerdendir ve kitabın kahramanı olan Selim Pusat karakterinde ve kitabın anlatıcısında yazarın kendisini zaman zaman görebiliriz. İdeolojik bir eser olmaktan çok her görüşten insanın okuyacağı bireyin kendisiyle, psikolojisiyle ilgili bir romandır. Selim Pusat karakterine baktığımızda bu karakter yazardan izler taşımaktadır. Örneğin Selim Pusat’ın hapse atılması sonrasında bir şekilde serbest bırakılması olayını yazarın hayatında da görüyoruz. Yazar da aynı şekilde kendi doğrularını fikirlerini açık bir şekilde söylediği için vatan haini ilan edilmiş, hapse atılmış ve daha sonra Askeri Yargıtay tarafından serbest bırakılmıştır. Bir benzerlikte askeri görevden atıldıktan sonra bir arkadaşının ona verdiği görevle ilgilidir. Yazarda aynı şekilde hapisten çıktıktan sonra Edebiyat Fakültesi’nden arkadaşı olan Tahsin Banguoğlu, Millî Eğitim bakanı olunca, kendisine Süleymaniye Kütüphanesi’nde çalışan tasnif heyetinde uzmanlık görevi vermiştir. Kitapta Selim Pusat karakteri dışında yazarın düşüncesini, ideolojisini yansıtan en önemli unsurlardan biri seçilen isimlerdir. “Güntülü, Aydolu, Nurkan, Ülker” bu isimler günlük hayatta belki de hiç karşılaşılmayan isimlerdir ama yazar bilerek bu isimleri tercih etmiştir. Bunun dışında kitabın başında ve sonunda da izini gördüğümüz “Uygur Masalı” da önemli bir örnektir. Bu masalda geçen isimler de “Burkay, Açığma Kün, Evdeş” Türk isimleridir. Kitap ne kadar bireye, Selim Pusat karakterine, onun değişimine ve dönüşümüne odaklansa da yazarın düşüncelerini yansıtan motifler görebiliyoruz. Ayrıca kitapta geçmişle, Türk tarihiyle, Türk tarihinin önemli komutanlarıyla ilişkiler kurulması aslında bu kitabın göründüğü gibi yazarın ideolojisiyle çok da bağımsız olmadığını göstermektedir. Kitapta geçen konulara baktığımızda da bunun aynısını söyleyebiliriz. Tarih, edebiyat; bunlar yazarın ilgilendiği alanlardır. Bu kitabı diğerlerinden farklı kılan belki burada saydığımız unsurların ikinci planda kalması olabilir. Çünkü ön planda bir Selim Pusat karakteri ve onun psikolojisi vardır. Kitabın yazıldığı bakış açısı doğrultusunda kitaptaki anlatıcının anlatıya müdahale ettiğini az da olsa görebiliyoruz. Bu müdahalelerde bize yazar hakkında bilgi vermektedir. #Kitabın Tanıtımı: Kitabın ilk baskısı Ötüken Yayınevi tarafından 1972 yılında yapılmış. Kitabın sonundaki sözlükle birlikte kitap 308 sayfa. Kitap 31 bölümden oluşuyor. Kitabın elimde bulunan 61. baskısının kapağının üst tarafına yazarın soy ismi büyük puntolarla üst üste iki kere yazılmıştır. Alt kısımda kitabın ismi bulunmaktadır. Kapakta ayrıca bir görsel bulunmamaktadır. Arka kapakta ise kitabın kendine has özelliğinden, sembolizmle içli dışlı olmasından, kitapta bulunan olağanüstülüklerden ve kitabın gerçek hayatla olan ilişkisinden bahsedilmektedir. İçerik olarak kitapta iki ayrı anlatı var diyebiliriz. Birincisi kitabın başında yer alan Uygur masalı, bu masalda geçen olayın bir döngü içerisinde olan sürekliliğini kitabın son bölümünde de bu masala atıf yapılmasıyla anlıyoruz. Bu masalın diğer bir önemli özelliği ise kitapta geçen asıl anlatıyla olan paralelliğidir. Olaylar zaman ve mekân olarak farklı zaman ve mekanlar da geçse de hem karakter olarak hem de içerik olarak Uygur masalıyla asıl anlatı arasında bir paralellik vardır. Romanın baş erkek karakteri Selim Pusat adlı ordudan kovulmuş bir yüzbaşıdır. Kitabın başlarında Selim Pusat karakterini sert ve askeri bir disiplin içinde askerlikten ve onunla ilgisi olmayan hiçbir şeyle ilgilenmez şekilde görürken romanın ortalarına doğru bir değişim yaşadığına şahit oluyoruz. Selimi burada aşk hastalığına yakalanmış görüyoruz. Kitabın sonuna doğru yaşadığı değişimin bir mahkemesini görüyoruz. Yaptığı yanlışa, günaha dair bir mahkeme kuruluyor ve burada hesap veriyor. Kitap son olarak bir muğlaklık, belirsizlik içerisinde bitiyor. Kitapta çeşitli vesilelerle; Türk edebiyatın önde gelen isimleri, tasavvufi ve dini olanda tanınmış isimler, büyük komutan ve liderlerin isimleri geçmektedir. Bazılarının ayrıca eserlerine ve fikirlerine de değinilmektedir. #Konu: Geçmişte Tanrıkut Mete’nin ordusunda yüzbaşılık yapan Selim Pusat günümüz dünyasına yakın bir zamanda Cumhuriyetin ilanından sonra yine yüzbaşılık yapmış ve ordudan atılmıştır. Asıl mesele ise geçmişinde yaşadığı bir aşk yüzünden ordudan atılırken günümüz dünyasında yasak aşk günahını işlemiştir. Bununla birlikte geçmişin ıstırabını bugünde yaşamaktadır. Selim Pusat karakteri; sıkıntılı, karamsar, toplumla arasında mesafe olan, insanlardan tiksinen, intihara meyilli hali, katı askeri disiplini, her şeye askeri bir gözle bakan, askerlik ve savaşla ilgili olmayan şeyleri fayda ve gereklilik açısından reddeden bir yapıya sahiptir. Roman boyunca kısaca bu karakterin içsel ve dışsal motivasyonlarla yaşadığı değişimi görüyoruz. #Ana Fikir: İnsanın kaderinden kaçamayacağı, özellikle de bu aşk olursa. Aynı zamanda yasak aşkın cezasız kalmayacağı. #Kitaptaki Karakterler: Selim Pusat: Romanın baş kahramanıdır. Bize mutsuz ve bunalımlı bir görüntü sunar. Romanın boyunca Selim’in dönüşümüne şahit oluruz. Başlangıçta tam bir karar ve irade adamı, asker portresi çizer ama içinden gelen, geçmişiyle de bağlantılı olan ayrıca dış etkilerle uyarılan bir süreç sonrası kararlı ve iradeli hali yok olur. Belki de aklından hiç geçirmeyeceği aşk hastalığına tutulur. Büyük mahkeme de yargılanır. En son belirsizlikler içerisinde ortadan kaybolur. Zaman zaman karısına karşı davranışlarından dolayı kendinde bir suçluluk hissetse de içinde bulunduğu karakter buna izin vermez. Böyle zamanlarda hep sessiz kalır. İlginç olan Selim Pusat’ın bu durumun farkında olması ve buna rağmen bir şey yapamamasıdır. Başkalarına karşı davranışlarında isteyerek ya da istemeyerek bir değişim olur ama eşine karşı davranışları kitabın sonuna kadar hep aynıdır. Zaten okuyucular olarak Selim’deki değişimi büyük oranda Ayşe Pusat karakteri üzerinden görüyoruz, o fark ettikçe biz de fark ediyoruz. Son olarak kitabın sonlarında karşısına dövüşmek için çıkanlar arasında kendisini de görüyoruz. Karşısına çıkan Selim ordudan atılmadan önceki Selim’dir ve şimdiki halinin karşısında durmaktadır. Bu da bize karakterde yaşanan değişimi göstermesi açısından önemlidir. Ayşe Pusat: Selim’in eşidir. Vefakâr ve cefakâr bir eş portresi çizer. Kocasının normal bir yaşantıya kavuşması için elinden geleni yapmakta, çabalamaktadır. Kitap boyunca buna şahit oluruz. Belki istediği yönde olmasa da bunu başarır. Selim’de meydana gelen değişim de önemli bir role sahiptir. Ayşe de haksızlıklar karşısında Selim gibi sağlam durmaktadır, kocasının fikirlerini benimsemese de her şartta kocasının arkasındadır. Kocasını çok iyi tanımaktadır, onun kaba sayılabilecek davranışlarını huyuna vererek önemsememektedir. Kitabın içinde ve özellikle sonunda en büyük acıyı, belki hayal kırıklığını o yaşamıştır ya da yaşayacaktır. Kitapta Uygur masalında anlatılan Evdeş karakteri ile birlikte en büyük haksızlığa uğrayan ve elinden de bir şey gelmeyen karakterdir diyebiliriz. Kocasının içinde bulunduğu hali kendisinden daha çok önemsemekte ve ona yardımcı olmaya çalışmaktadır. Şeref: Selim’in en yakın arkadaşı, dostudur. Ordudan atıldıktan sonra hayatta bir amaç göremeyerek intihar etmiştir. Romanın son bölümlerine doğru tekrar ortaya çıkar başlangıçta Selim’e uyarılarda bulunur, en son Selim’in yaptıklarından, işlediği günahtan dolayı karşısındadır. Leyla Hanzade Mutlu-Mutlak: Kanuni Sultan Süleyman’ın oğlu Şehzade Mustafa’nın soyundandır. Yani prensestir ama kimliğini gizlemektedir. Tahtın varisidir. Selim Krallığı savunduğu için kendini Selim’e yakın hisseder. Selim Leyla’yı güzel bulmaktadır ama Güntülü’yle kıyaslayamaz. Güzellikleri farklı nedenlerden kaynaklanır. Güntülü’ye karşı üstünlüğü soyu ve asaletinden gelir. Güntülü: Dikkat çekici olarak anlatıcı Güntülü’yü anlatırken hep gözlerden başlar gözlerinin farklı şekillerde tasvir eder. Güntülü’nün genellikle iki farklı, zıt tarafı ön plana çıkarılmıştır. Kimi zaman Ceylan gibi yumuşak, kimi zaman da Pars gibi yırtıcı bakışlara sahiptir. Yek: (Dr. Selim Key, Osman Fişer) Birinci bölümdeki Uygur masalında geçen Şeytanlar Başı Madar’ın günümüze yani asıl anlatıya yansımasıdır. Yek farklı karakterlerle Selim’in karşısına çıkmaktadır. Romandaki en net şekilde görüntüsü çizilen karakter olabilir. Bana Charles Dickens romanlarında geçen bazı karakterleri hatırlattı. Genellikle Yahudi olan, hırsız, paragöz, kimseyle uyuşamayan, kambur, yüzü çirkin, çıkarları için yaşayan aşağılık bir insan portresi. Kitapta da şeytanın insan kılığına girmiş hali. (Oliver Twist-Fagin, Antikacı Dükkânı-Quilp, Müşterek Dostumuz-Silas Wegg-Noel Şarkısı-Scrooge) Burkay: Birinci bölümdeki Uygur masalının kahramanıdır. Burkay’ın karakteri ile Selim’in karakteri arasında bir paralellik vardır. Açığma Kün: Aynı şekilde Açığma Kün ile de Güntülü karakteri arasında bir paralellik vardır. Evdeş: Evdeş karakteri de bize Ayşe’yi hatırlatır. Ölürken ettiği beddua hem masalın hem de asıl anlatının gelişiminde önemli bir role sahiptir. “Burkay! İyiliğe kemlik ettin. Tanrı seni bedbaht etsin. Kıyamete kadar, dünyaya her gelişinde ruhun ızdırap içinde çalkansın!” Aslında kitabın başından sonuna kadar bu bedduayı hissediyoruz desek yeridir. Selimin buhranlı halini ben bu bedduadan kaynaklandığını düşünüyorum. Bu olayların sonu için Selim karakterinin değişimi için iç motivasyondur. Bu sıkıntılı hal dış motivasyonları beraberinde getirmiştir. Asıl anlatının kitabın başındaki Uygur masalıyla da paralel olduğunu düşünürsek Selim’in başına gelenler aslında onun elinde olan bir şey değildir. Onun kaderi iki bin yıl önce bu bedduayla birlikte yazılmıştır. Şeytan: Uygur masalındaki Şeytanlar Başı Madar. Eline düşen Burkay’ı onun istekleri doğrultusunda yönlendiriyor. Ama onun sağladığı hiçbir şey saadet, huzur getirmediği gibi binlerce yıl sürecek bir yıkım getiriyor. Diğerleri: Aydolu, Nurkan, Fizik Öğretmeni, Tarih Öğretmeni, Kurmay Yarbay Tahsin, Dr. Cezmi, Ülker, Beyhan, Emine #Mekân: Kitapta mekanlar sınırlı tutulmuştur. Birinci bölümde anlatılan masalda geçen mekân bugünkü Moğolistan sınırları içerisinde kalan Kamlamçu ülkesidir. Romandaki asıl vakada geçen mekanlar: Anlatılanlar daha çok Selim’in evinde ve Çamlı Koru’da geçmektedir. Bunların dışında Leyla’nın evi, Güntülü’nün evi de olayların geçtiği mekanlar olarak sıralanabilir. Olayların daha çok Selim’in evinde geçmesi ve kapalı bir alanda dış dünyadan izole bir hayatı göstermesi Selim’in ruh haliyle de yakında ilişkilidir. Yine Çamlı Koru’da kitapta önemli bir yere sahiptir. Bir kere Şeref’in mezarı oradadır. Ama oraya gidişlerin asıl sebebi Selim değil, içinde bulunduğu halden çıkmak için bir arayış çabası olabilir. Aynı zamanda evin dışında insanlardan uzak olmak için bir tercih sebebi olabilir. Ama bu yerin Selim’in değişim ve dönüşümü için önemli bir role sahip olduğunu söyleyebiliriz. Ayrıca daha önce bahsettiğim kader, yazgı, iç motivasyonlar onu buraya yönetti ve burada dışarıdan gelebilecek etkilere açık hale geldi. Roman da zaten bu doğrultuda ilerliyor. Nedenini tam olarak söyleyemeyeceğim ama burası Selim karakteri için bir arınma yeri olarak da düşünülebilir sanırım. #Zaman: Romanda geçen zamanı birbirini tamamlayan bütün halinde üç aşama olarak görebiliriz. Romanın birinci bölümünde anlatılan Uygur masalı asıl anlatıyla da ilişkili olduğu için geçmiş zaman, asıl anlatının geçtiği zaman şimdiki zaman ve kitabın son bölümünde geçen zaman gelecek zamanı ifade ediyor diyebiliriz. Daha ayrıntılı bakarsak geçmiş zaman iki bin yıl öncesidir. Şimdiki zaman Cumhuriyetin ilanı sonrası bir zamandır. Gelecek zaman ise asıl vakanın sonrasında birinci vakayla yani masalla da ilişkili olarak gelecekte bir zamandır. #Olayı Anlatan Kişi (Bakış Açsısı): Roman baştan sona kadar ilahi-hâkim bakış açılı bir anlatıcının üçüncü tekil şahıs ağzından anlatılmıştır. #Dil ve Üslup: Kitabın sade bir dili ve üslubu var. Anlatılanlar kolay bir şekilde anlaşılabiliyor. Belki kitapta ara ara geçen şiirler süslü bir anlatıma sahiptir diyebiliriz. Ayrıca sadeliğin dışında özellikle kitabın son bölümlerine doğru sembolik bir dille anlatım artıyor. Anlatı içerisindeki bazı unsurlar sembolik olarak kullanılmış ve farklı bir şeye işaret ediyor diyebiliriz ama bunun dışında kitap akıcı ve anlaşılır bir dil ve üsluba sahip. Kitapta sıkça kullanılan bazı kelimeler dönemi için uygun olsa da gönümüz de artık pek pek kullanılmamaktadır. #Metinlerarasılık: Bin yıllık Uygur masalı: “Yüzbaşı Burkay ve Açığma-Kün” Bu masalın gerçekte var olup olmadığıyla alakalı bir bilgi göremedim ama kitapta farklı bir tür olarak yer alması, kitabın bütüncül olarak yapısına yerleştirilmiş olması önemli. Kitabın beşinci bölümünde Ayşe, Güntülü’nün edebiyata olan ilgisi ve bilgisini yoklarken Türk edebiyatının önde gelen birçok ismi sayılmıştır. Bazısı sadece isim olarak, bazısından birkaç beyit, dize aktarılmıştır. Bu isimler ve bahsedilen eserleri: Abdülhak Hamid Tarhan (“Mahber” şiiri, Eşber-İskender), Fuzuli, Nedim, Namık Kemal, Yahya Kemal Beyatlı (Akıncılar), Faruk Nafiz Çamlıbel, Ali Mümtaz, Osman Faruk Verim, Safiye Erol (Ciğerdelen), Oğuz Han Destanı, Orhan Seyfi Orhon (“Fırtına ve Kar” şiiri), Enis Behiç Koryürek: (“Gemiciler” ve “Süvariler” şiirleri), Münir Nurettin Selçuk (“Şimdi ay bir serv-i sîmîndir suda”), Halit Fahri Ozansoy (“Aruza Veda”) Kitapta zaman zaman Selim tarafından bahsedilen, konusu açılan, onun sınırlı ilgi alanlarından biri olan ve askerlik tarihi açısından çok önemsediği komutan ve liderler: Metehan, Anibal, Bilge Tonyukuk, Kül Tegin, Çağrı Bey, Afşin Bey, Napolyon, Abdülhamit, Sait Paşa, Kanuni Sultan Süleyman. Fuzuli’nin “Leyla ve Mecnun” eseri birkaç kez kitapta geçiyor başlangıçta Leyla Mutlak ismiyle bağlantısı ile Selim’in dikkatini çekiyor daha sonrasında konusu itibariyle ilgisini çekiyor. Selim’in çalıştığı yerdeki konuşmalar üzerine merak saldığı bir alan tasavvuf ve din. Çok uzak olduğu bu alanlar belki içindeki arayışın bir yansıması olarak dış etkiyle, uyarılmayla birleşerek bir meraka dönüşüyor. Belki istediği sonuca ulaşamasa da umduğunu bulamasa da askerlik alanının dışında ilk adımı böylece atmış oluyor. Bu alanda konusu edilen isimler: Muhyiddin Arabi, Mevlâna, Kemalpaşazade, Çivizade Muhiddin Mehmed Efendi, Pir Galibi, Yunus Emre, Hallac-ı Mansur, Hz. Meryem, Hz. İsa Selim’in aşk üzerine edebiyata dair konuşmalarında geçen isimler: Goethe (Margarete), Abdülhak Hamid Tarhan (Lüsyen Hanım), Esrar Dede, Fuzuli ve Naili Divanları. Ayrıca Selim Pusat’ın kendine ait “Gözlerle günah işlemenin zevkini tattım.” Sözü de edebi bir metnin bir parçası olarak düşünülebilir. Son Bölümde (Büyük Mahkeme’de) Geçen İsimlerden Selim’i suçlu bulup konuşan dini liderler: Zerdüş, Buda, Hz. Muhammed; Selim’i suçlu bulan komutanlar: Alp Er Tunga, Tanrıkut Mete, Atila, İstemi Kağan, Alp Arslan, Temüçin (Cengiz Kağan), Aksak Temir. Selimi savunan liderler ve komutanlar: Çiçi Yabgu, Kürşad, Kül Tegin, Çağrı Bey, Oruç Reis Kitapta ayrıca yazarın kendine ait başka bir eserinde olmayan kitabın içeriği doğrultusunda yazılmış şiirleriyle karşılaşıyoruz. Kitapla İlgili Yorumlarım: Öncelikle kitabı beğendim, kitabın farklı bir etkisi var. İnsanı kendine çekiyor ve kendini okutturuyor. Özellikle olayların içerisine çekmede başarılı. Ben kitap boyunca kaderine doğru sürüklenen bir adam gördüm. Kitabın sonu kitabın başlangıcındaki Selim Pusat’ın kaderi olacakmış gibi durmuyor. İlginç olan da belki bu. İnsan hep olduğu yönde doğumdan ölüme kadar yol alsa belki kimsenin dikkatini çekmez, kimseyi etkilemez. Kötü bir insan hep kötü olsa ya da iyi bir insan hep iyi olsa, olumlu ve olumsuz anlamda bir değişim yaşamasa o kişiye denecek pek bir şey kalmaz. Belki sadece “o zaten hep öyleydi” deriz. Ama bu kişi başlangıçta olduğundan farklı bir yöne evirildiğinde o zaman bu duruma daha bir ilgi duyarız, bu günlük yaşantımızda da böyledir. Yazarda böyle değişen bir karakter sunmuş bize. Ama burada dikkat edilmesi gereken nokta kişinin karakteri, kitapta bize sunulan imajı ve yaptığı meslek. Bunlar bize değişim olmasının çok zor ya da imkânsız olduğunu gösteriyor. Özellikle askerlik mesleği bunun için seçiliyor, değişimin zorluğunu ve imkansızlığını göstermek için. Ama tüm bunlara rağmen bir değişimin olması bizim başlangıçtaki kabullerimizi, yargılarımızı yıkıyor. Burada iki ayrı noktaya değinebiliriz: Birincisi, kaderine doğru sürüklenen adamla ilgili. Selim’in hayatında belli kırılma noktaları bulunuyor ama asıl kırılma noktası Çamlı Koru’da duyduğu, bir yerlerden aşina olunan kadın sesi. Daha sonra bu sesin Güntülü’ye ait olduğunu öğreniyoruz. Yine orada Leyla ve Yek ile karşılaşılmasıyla artık bence Selim bağımsızlığını kaybediyor. Herkes onun hakkında ilginç bir şekilde çok şey biliyor, fikir sahibi, söylediği hiçbir kelime kimse tarafından unutulmuyor, herkes sözlerinden çıkarımlar yapıyor, Selim’in aklından geçenleri okuyor. Böylece eylemlerinde ve düşüncelerinde bağımsız olamayan bir insan görüntüsü çıkıyor karşımıza. Sonrasında da dış motivasyonlarla kitabın sonundaki kaderine doğru sürükleniyor. Şimdi biraz başa döndüğümüzde ordudan atılma olayını da bir kırılma noktası olarak görebiliriz. Bu ilk kırılma ikincisini hazırlamıştır ama burada esir olmaktan çok hür olma durumu vardır. İnandığı fikirler üzerine yapması gerekeni yapmış kendinden taviz vermemiştir. Burada belki şunu da söyleyebiliriz, yazarın idealize ettiği bir karakter vardır karşımızda, her yönüyle tam olan, pek kusuru olmayan bir insan tipi. Devam eden süreçte karakterimizin iç sıkıntılarını ben iç motivasyon olarak adlandırıyorum. Yani genel olarak kitabın sonundaki ortama hazırlanmak için, özel olarak da dış motivasyonlara açık hale gelmek için iç motivasyonlara ihtiyaç var. En büyük iç motivasyon birinci bölümde Uygur masalında geçen bedduadır ve bu beddua Selim’i etkilemiştir. Onun karakteri üzerinde büyük bir etki yaratmıştır ve dış motivasyonlara sebep olmuştur. Sonuç olarak baktığımızda Selim’in elinde kaderini değiştirme gücü yoktur, bağımsız değildir. Her eylemi bir sonrakinin sebebi olmaktadır. Yani özgür bir iradesi yoktur, her şey yazgısında yazılıdır. İkincisi, biraz romanın sınırları dışına çıkarsak, dış ve iç etkilerden, motivasyonlardan ve ayrıca olağanüstü etkilerden arınmış bir Selim Pusat karakteri eylemlerinde daha özgür ve bağımsız olacaktır. Böyle bir durumda Selim karakterinin çok değişeceğini sanmıyorum değişse bile kitapta anlatıldığı gibi olmayacaktır. Ayrıca bu yaptığım çıkarımlardan da yola çıkarak kitapla ilgili şunu söyleyebilirim. Selim’in evli olduğu halde kendisinden yirmi beş yaş küçük birine âşık olması irade dışı bir eylem olarak gösterilmiş. Bu irade dışılığın kaynağı da aşkın kendisi olarak görülmüştür ama ben böyle düşünmüyorum evet aşkın bir etkisi vardır ama iç, dış etkileri ve olağanüstülükleri çıkarırsak Selim’e bağımsızlığını verirsek, aşkın onun karakterine bir etki edeceğini sanmıyorum. Yani Selim’in âşık olması ve yasak aşk suçunu işlemesinin sebebi Selim’in kendisi değil, onu yönlendiren dış unsurlardır. Kitapta olağanüstü ögeler kullanılmış, özellikle son bölüme doğru ama okurken bu olağanüstülükler çok yadırganmıyor, bu sanırım kitabın olağanüstü nitelikteki unsurları bir anda değil de yavaş yavaş önce hissettirmesi sonra da adım adım göstermesiyle ilgili bir şey. Dikkatimi çeken bir diğer unsur kitapta yapılan tekrarlar, kitapta geçen, anlatılanlara yönelik atıflar. Bunlar sıkça kullanılmış. En bariz olanlardan biri Şeref’in: “Tiyatro bitti. Beklemeye lüzum görmüyorum.” Sözü belli aralıklarla en az üç kere kitapta tekrar etti. Bunun gibi kitapta başka örneklerde var. Hatırlamalarla kitabın içinde geçen bir geçmişe atıflar yapılmış. Bu anlatım açısından belki kusurlu gözükebilir ama bunu yaşananların temellendirilmesi ve kitapta bir sürekliliğin, akışın devam ettiğini göstermesi açısından önemli buluyorum, bence böyle bir anlatımın kullanılması anlatımı zenginleştirmiş. Beğendiğim Cümleler: •“Acizleri, layık olmadıkları mevkilere geçiren bir devlet batar.” s.25 •«Bana insanlardan mı bahsediyorsun?» demişti. «İnsanlar mazide ve tarihin yaprakları arasında kaldılar. Bu gördüklerin birer karikatürden başka bir şey değildir.» s.28 •“Bazen sözle ifade edilemeyen şeyler gözlerle ifade edilir.” s.44 •“Sevginin niçini olmaz ki efendim. Düşünsem belki makul bir sebep bulabilirim. Fakat bu hakiki sebep olmaz. Çünkü biz önce severiz, sonra sevdiğimiz şeyin güzel taraflarını bulmaya çalışırız.” s.53 •“İnsanlar okunmamış birer kitaptır. En basitleri hakkındaki hükmü bile tamamının okunmasına bırakmalı. Biraz derince olanların ise, iyice okunduktan sonra üzerinde az veya çok düşünmek lâzım.” s.94 •“Bir insanın kendisine kızması kadar yıpratıcı şey pek azdır.” s.158 •“Bahtiyarlık uzun sürmüyordu.” s.163 •“İnsanlar, babalarıyla analarının dağ gibi ümitleriyle dünyaya geldikten sonra, denizler gibi ümitsizlikler içinde boğularak kaybolup gidiyorlardı.” s.238 •“Rütbeni alabilirler, ordudan kovabilirler ama askerliğini alamazlar. Askerlik rütbe ve elbise değil, ruhtur.” s.236 •“Ruhun mu ateş, yoksa o gözler mi alevden?” s.244 •“Selim Pusat da bütün insanlar gibi kendisini biraz yanlış ve eksik tanıyordu.” s.99
Ruh Adam
8.7/10 · 21,6bin okunma
Yatırımcıların çıkarları adına girişilen yegane savaşlar bunlardan ibaret değildi. Savaşın kendisi de, tıpkı afyon gibi meta hâline gelebiliyordu. 1821'de Yunanlar, Osmanlı İmparatorluğu'na karşı ayaklandılar. Bu ayaklanma İngiltere'nin liberal ve romantik çevrelerinde büyük sempati topladı, hatta şair Lord Byron isyancılarla birlikte savaşmak için Yunanistan'a gitti. Öte yandan, Londralı finansçılar burada bir fırsat da gördüler. İsyanın liderlerine Londra borsasında işlem görebilecek Yunan isyanı senetlerini teklif ettiler. Eğer bağımsızlık kazanılırsa Yunanlar bu senetleri faiziyle birlikte ödemeyi kabul edecekti. Bireysel yatırımcılar da kâr etmek için veya Yunanların davasına sempati duydukları için (ya da ikisi birden) bu senetlerden aldılar. Yunan isyanı senetlerinin Londra borsasındaki değeri, Yunanistan'ın savaş meydanındaki başarılarına ve başarısızlıklarına göre inip çıktı. Türklerin zamanla savaşta üstün geldiği ve isyancıların yenilmesi an meselesi olduğunda, hissedarlar tüm paralarını kaybetme riskiyle karşı karşıya kaldılar. Onların çıkarı milli çıkar anlamına geldiğinden, İngilizler uluslararası bir filo hazırlayarak Osmanlı'nın ana donanmasını 1827'de Navarin'de batırdı. Sonuçta, yüzyıllardır süren boyunduruktan sonra Yunanistan nihayet özgürdü, ancak özgürlük ülkenin asla ödeyemeyeceği bir borç yükü karşılığında elde edilmişti. Bağımsızlıktan sonra Yunan ekonomisi, on yıllar boyunca İngiliz finansörlere bağımlı kaldı. Sermaye ile siyasetin iç içe geçmesinin kredi piyasası üzerindeki etkileri çok daha derin oldu. Bir ekonomideki kredi miktarı, sadece yeni bir petrol yatağının keşfi veya yeni bir makinenin icadı gibi tamamen ekonomik etkenler değil, aynı zamanda rejim değişikliği ve daha aktif dış politika gibi siyasi etkenler tarafından da belirlenir. İngiliz kapitalistler Navarin Savaşı'ndan sonra paralarını riskli denizaşırı olaylara yatırmaya daha istekliydiler; yabancı bir borçlunun geri ödemeyi yapmaması durumunda majestelerin ordusunun paralarını geri alabileceğini görmüşlerdi. Bu yüzden bugün bir ülkenin kredi derecelendirme notu, o ülkenin ekonomik refahından ve doğal kaynaklarından çok daha önemlidir. Kredi notları, bir ülkenin borçlarını ödeyebilme olasılığını gösterir; saf ekonomik verilere ek olarak siyasi, toplumsal hatta kültürel etmenler bile dikkate alınır. Despot bir iktidar, yaygın çatışmalar ve yozlaşmış bir hukuk sistemiyle yönetilen petrol zengini bir ülke, düşük bir kredi derecelendirme notu alır, bunun sonucu olarak da, muhtemelen fakir kalmaya devam edecektir çünkü elindeki petrolden en iyi şekilde yararlanması için gerekenleri yapmasını mümkün kılacak krediyi bulamayacaktır. Doğal kaynaklardan yoksun ama barış içinde, iyi bir hukuk sistemi ve özgür bir yönetimi olan ülkeyse iyi kredi derecelendirme notu alacaktır, böylelikle de iyi bir eğitim sistemi ve gelişmiş bir uluslararası sektörü oluşturabilecek krediyi kolayca bulabilecektir.
Reklam
·
Reklamlar hakkında
Mustafa Kemal'in görkemli bir törenle Edirne'de karşılanışı
Milli şair Mehmet Emin Yurdakul da "Ordunun Destanı" şiirinde Mustafa Kemal'in adını anmıştı. Belki de böylece Mustafa Kemal'in adı ilk defa bir şiirde yer alıyordu: Ey, bugüne şahit olan sarp hisarlar, Ey, Kahraman Mehmet Çavuş, siperler, Ey, Mustafa Kemallerin aziz yurdu, Ey, toprağı kanlı dağlar, yanık yerler! Türk milleti onu artık Anafartalar Kahramanı olarak anıyordu.
Reklam
·
Reklamlar hakkında
2
118
1.180 öğeden 1 ile 15 arasındakiler gösteriliyor.
©2022 · 1000Kitap Web Uygulaması · 2.28.14