Min dî baxê gulfiroşan de ecep resmek xerîb. Xariteb'an gul di dest in gulperistan xari bes
Kurdî
Min Kvothe tepkisi xjshxkxh
"Niye gülümsüyorsun?" "İçim rahatladı da ondan," dedim dürüstçe. "Kadmiyum zehirlenmesi geçirdiğimi ya da esrarengiz bir hastalığa yakalandığımı sanıyordum. Oysa sadece biri beni öldürmeye çalışıyormuş."
Sayfa 222·Kitabı okudu
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
İstiklal ve istibdad
Eski dilde istiklal iyi bir şey değil: Keyfî iktidarla, hukuksuzlukla, istibdadla birlikte anılan bir kavram. Kıymete binmesi 20. yüzyıl başları gibi görünüyor. Kelimenin esas anlamı yalnızlık. 16. yüzyılda Ahteri sözlüğü infirad ("yalınma, yalnız kalma") demiş. Ondan 150 yıl sonra Meninski Türkçe eşdeğerini yalınğızlık diye yazmış, ama "absoluta authoritas, plenum dominium, plenipotentia" diye eklemiş. Yani mutlak ve koşulsuz iktidar, sınırsız güç. Bir sürü örnek saymış. İstiklal-i külli = her türlü sınırdan azade mutlak otorite. İstiklal bulmak = ipini koparmak. Her biri tarik-ı istiklale salik oldı, yani başlarına buyruk oldular, ama övülecek anlamda değil, derebeylikten, isyandan söz ediliyor. Bir de iyice şaşırtıcı örnek: "Min ba'ad [bundan böyle] âli Osman istiklal bulup istibdad davasına iktidar bulmayalar." Bağlamı çözemedim ama belli ki Osmanoğlu'nun iktidar azgınlığına karşı bir tedbir söz konusu. 20. yüzyılda İbnülemin istiklal sözcüğünü hâlâ bu anlamda kullanır. Sultan Abdülaziz'i deviren cuntanın sadrazamı olan Rüşdi Paşa, yazara göre "Sultan Muradın saltanatı hengâmında atabeki devlet, yahud diktatör mertebesine yükselerek istiklâl ve istibdade koyulmuş olan reviyet şiar, hudakâr [kuşkucu ve hilebaz) bir adem"dir. Atabeki devlet, Moğollar çağında fiili iktidarı ele geçirerek derebeyliğe soyunan vezirlerden kinaye. İstiklal ve istibdad ikizliğine dikkat. Bir üst güce hesap vermeyen iktidarın tehlikelerini gayet iyi algılamışlar belli ki. Avrupa Birliği hakkında ne düşünürlerdi bilmem ama İbnülemin'in yazdığı tarihte İstiklal Marşı çoktan bestelenmişti, o sözcüğü masumane kullanmış olduğunu sanmam.
Sayfa 343 - Liber Plus Yayınları / 28 Ağustos 2011
Düşünce
Şimdi şu zamanda iman-ı tahkikînin dersini vermek, pek büyük bir fazilettir ve kudsî bir vazifedir. İman-ı tahkikîyi taşıyan bir mü'min, çok mü'minlere bir nokta-i istinad olur ki şuursuz olarak avam-ı mü'minîn o iman-ı tahkikî sahibinin kuvvet-i imanına istinad ederek kuvve-i maneviyeleri kırılmaz, dalaletlere karşı dayanırlar.
Peygamber ve Sünnete Olan İhtiyaç
Yüce yaratıcı insanoğlunu mükerrem ve mükemmel bir varlık olarak yaratmıştır. Fakat bu mükemmelliğine rağmen insan, ilâhî hitaba doğrudan muhatap olacak yapıya sahip değildir. Bu sebeple dünyada insan hayatının başladığı günden beri, Allah Teâlâ, onların arasından seçtiği "Nebî" veya "Resûl" denilen peygamberleri kendisiyle kulları arasındaki irtibatı kurmak ve açıklamakla görevlendirmiştir. Bütün peygamberler, Allah'ın emir ve nehiylerini O'nun kullarına ulaştırmak ve onlara doğru yolu göstermekle görevlendirilmiş hidâyet elçileridir. Peygamberler bu kutsal elçilik görevlerini hakkıyla yerine getirmeye çalışmışlardır. Bizim Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem de ümmetine Allah Teâlâ'nın istediği şekilde yaşamaları için gerekli bilgileri uygulamalı olarak vermiştir. Her peygamber gibi bizim peygamberimizin de iki temel görevi vardı: Tebliğ ve beyân. "Ey Peygamber, Rabbinden sana indirileni tebliğ et, eğer bunu yapmazsan, O'nun elçiliğini yerine getirmemiş olursun" Maide sûresi 5, 67. "İnsanlara, kendilerine ne indirildiğini açıkça anlatasın diye sana da Kur'ân'ı inzâl ettik" Nahl sûresi 16, 44. Peygamber Efendimiz vahiy yoluyla Allah'tan aldığı Kur'ân âyetlerini, görevi gereği, insanlara sadece ulaştırmakla kalmıyor aynı zamanda onları açıklıyor ve anlatıyordu. Tebliğ ettiklerini açıklamak ve anlatmak onun asli göreviydi. Hemen işaret edelim ki Peygamberimiz'in tebliğ görevi evrensel olduğu için, açıklamaları da ona uygun bir çerçeve ve nitelikte gerçekleşiyordu. Yani sünnet, Kur'ân'ın evrensel planda Hz. Peygamber tarafından yorumlanması demek oluyordu. Mukaddes kitabımız Kur'ân-ı Kerîm'in eksiksiz, yeterli, açık ve her şeyi açıklayıcı olmasına ve dinimizin de ikmal edilmiş bulunmasına rağmen, sünnetin ifade ettiği bir
Kitap Alıntısı
Mâide 50: (Yoksa onlar) cahiliye (devrinin, İslâm dışı/batıl) hükmünü mü istiyorlar? Kesin inanan (ve bilen) bir toplum için hükmü Allah'tan daha güzel olan kim vardır? Bu âyet-i kerîmedeki soru Allah'a inananlar için mühim bir imtihan konusudur. "Hükmü en güzel olan Allah'tır." diyerek Allah'a inananlar, ya O'na sarılacak ve böylece, hakiki anlamda inanan bir mü'min olacaktır yahut Allah'ın hükümlerini beğenmediğini söyleyerek inkârcı ve kâfir olacak veya diliyle güzelliğini söylese bile kalbi ve uygulamasıyla yalanlayacak, böylece gizli kâfir (münafık) ve fâsık olacaktır. Taberânî der ki: "İbni Abbas'tan şöyle rivayet edilmiştir: Resûlullah (sas.), 'Allah katında en çok şu iki kişi sevilmez: 1. Müslüman olduktan sonra câhiliyeyi yani İslâm dışı yaşayış düzenini arzu eden. 2. Haksız yere nefsine uyarak bir kişinin kanını döken.' buyurmuştur."³