Bana kendini varmışsın gibi gösterip lütufta bulunmak uğruna, hangi sahte ayini yarıda bıraktın? Dansın hangi kıvrak anında, zamanla beraber donup kaldın da, yarıda kalan bu hareketle ruhuma bir köprü attın, gülümseyişini debdebeme uyan, kralların erguvan giysisine dönüştürdün? Tedirginliği ahenkle yaşayan kuğu, ölümsüz saatlerin liri, mitik acıların elle tutulmaz harpı, sen beklenen ve gidensin, okşayan ve yaralayan, zevkleri ızdırabın yaldızına bulayan, hüzünlere gülden taçlar takansın. Fernando Pessoa
Odysseus, Polifemos'a adını sorunca "Outis" diyor. Bu bir strateji, ama aynı zamanda farkında olmadan doğru cevabı veriyor. Çünkü denizde hayatta kalmak için gerçekten "hiç kimse" olmayı öğrenmesi gerekiyor. Kiklop'un mağarasında söylediği yalan, onlarca yıl sonra ancak anlayabileceği bir gerçeği barındırıyor. Buradan şunu söyleyebiliriz; kibir, kimliğe yapışıp kalmaktır. Odysseus mağaranın dışına çıkarken adını haykırıyor — "Kör eden benim, Odysseus, İthaka'nın kralı!" Bu haykırış, bir zafer çığlığı değil, aslında dönüşümü reddeden bir ısrardır. "Ben hâlâ benim" demektir. Deniz de bu ısrarı cezalandırıyor. Japon mitolojisinde Urashima Tarō, denizden döner — ama döndüğünde yüzyıllar geçmiş olduğunu anlar. Su burada doğrusal zamanı askıya alıyor. Campbell'ın şemasında kahraman dönüştükten sonra toplumuna bir "boon", yani kazanım getiriyor. Ama Urashima'nın getireceği hiçbir şey yok; döndüğü dünya onu tanımıyor. Bu, dönüşümün değil kopuşun mitolojisi. Pasifik Adaları'nda ise deniz, geçilecek bir eşik değil, içinde yaşanacak bir ortam. Polinezya denizcileri için okyanus bir hapis ya da sınav değil, ev. Dolayısıyla orada su üstündeki yolculuk bir eşik anlatısı değil, kimliğin zaten orada, suda kurulduğunu söylüyor. Odysseus'un "Hiç Kimse" olma anını dönüşümün başlangıcı olarak okuyabiliriz — ama o an kendini bile anlayamadan doğru şeyi yapıyor. Edebiyat tarihinin en büyüleyici ironilerinden biri; kahramanın, kurtuluşunun reçetesini sezgisel bir hayatta kalma güdüsüyle telaffuz etmesi ama zihnen bunun derinliğini henüz idrak edememiş olması. Odysseus o mağarada sadece dev Polifemos’u değil, kendi trajik kaderini de kandırıyor. Dile getirdiği "Outis" (Hiç Kimse) ismi, o an için sadece bir kelime oyunundan, taktiksel bir maskeden ibaret. Ancak deniz, o maskeyi alır ve
Felsefe
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
Aforizma
Kadraj mastürbasyonunda; her beğeni bir azize gibi ilgi görür. Modern ve postmodern homolikeus’u olan fordist bir tutumla “üretkenlik” adı altında kendi ifşalamayı bir özgürlük ve hürriyet hüviyetine büründürerek “anlam ve mana” açısından acziyet ve zaafiyet içeren çağı beğeni dürtüsü ve güdüsü etrafında şekillendirmeyi kendi öz kimliği savına tutunur. Çünkü birey elinde teknolojinin sunmuş olduğu hız, iletişim, anda kalmak gibi kavram ve yanıtlamalarını bedensel ve biyolojik sonu olan ölümün ötesine sanallıkla geçmeye çalışır. Ve bu sanallığın sunduğu ritüeller, ayinler ve mitik olgular bir inanç misali bireyin ruhuna işlediğinde her davranış ve eylem ahlaksızlığı barındırsa dahi meşru görülebilecek yan taşır. Çünkü kodların yasalar karşında gerçelliği ve sorumluluğu tek bir “delete” tuşuna mahkumdur. Kısacası insan hala Platon’un mağara alegorisindeki zincire vurulmuş bir biçimde güneşin duvarda yansıttığı yanılsamayı hakikat sanmaktadır!
Duygu ve Düşünce
"(...)Bu tür örnekler, sekülerlik sonrası kültürümüzün bir göstergesi olarak alınacak olursa, doğaüstünün geri döndüğü anlaşılıyor ancak bu dönüş, kabul edilmiş dualar ya da ilahi olarak meşrulaştırılmış kutsal savaşlar biçiminde değil; etrafımızı saran ve bedenlerimizin, şehirlerimizin ve yaşamlarımızın maddi dokusuna yerleşmiş olan çeşitli medya nesneleri aracılığıyla gerçekleşiyor. Artık ne öte dünya tasavvurlarında ne de yeniden doğuşun mitik yolculuğunda bir 'öte' kalmış durumda. Bunun yerine doğaüstü, burada ve şimdi, dünyanın içine yerleşmiş halde; sürekli geri çekilen ve kendini örten paradoksal bir dolaysızlıkla tezahür ediyor. Doğaüstü, medyamız kadar içkin görünüyor: dağılmış, her yerde mevcut, 'bulut'ta bulunan ve bizi görünmez, eterik bir bilgi ve gürültü banyosuyla kuşatan bir halde."
Alıntı
Geröekten mi?
Her sistem bir önceki sistemin ölü bedeninden filizlenir. Ve her sistem kendini öldürecek zehri ilk açığa çıktığı anda büyütmeye başlar rahminde. Bu bağlamda düşünüldüğünde 1789 Fransız İhtilali özgürlük, adalet, bireysellik, hak, hukuk vb. kavramlar ışığında değerlendirildiğinde; aslında kendi mahkumiyetini bir özgürlük algılanımı olarak gösterdiğini anlayabiliriz. Temel ve dinamik nedenine gelince insan canlısının Platon (Eflatun)'un mağara alegorisinde temsil ettiği düşünme eyleminin yetkinliğine tam ve eksiksiz ulaşamadığını söylememiz yeterli olacaktır. Bundan dolayıdır ki; insan kendi dev aynasını kırma cesareti göstermedikçe asla ve asla yetkin, tam ve asıl bir düşünce-eylem diyalektiği kuramayacaktır. Kurmasını beklemekte abestir zaten. Çünkü insan canlısı gelişimin ne kadar şafağında olsa dahi aslında geriye dönüşün karanlığındaki konforu kaybetmemek için elindeki tüm norm ve doneleri kullanmak için cansiparene davranışlar göstermekteir. Bu gösterişini de bazen inanç, bazen bilim ve bazen mitik arka plan bularak kör bir biçimde savunmaktan geri durmamaktadır. Kısacası aklın kör kuyularında ruhuna cerrahi müdahale, ruhunun karanlık evrelerinde aklın cinayetine rey vererek; başkasını hatta ötekini sırf kendiliği algılamamak ve anlamamak için eskinin ayak izlerine yeni ayakkabılarla basarak yürümektedir. Ve yeni şeyler keşfettiğinin vaazını vermektedir. Gerçekten de öyle mi? youtu.be/pE9a8Z3aKN8?si=...
Duygu ve Düşünce