Bir zamanlar korkularından Atatürkçü görünen yobazlar, şimdi Atatürk'ü aşağılıyor, ona karşı olduklarını açık açık söylüyorum sen susuyorsun. Beklemesini bilen sinsi gericiler, asker okullarına, Harp Okuluna da İmam-Hatip çıkışlıları sokabilmek ve günün birinde İmam-Hatiplilere İslami ve askeri darbe yaptırmak için yasaları zorluyorlar ve sen yine sesini çıkarmıyorsun ! Tarihimiz de gericilik yolunda atılmış hiçbir adım, bir parmak bile geriye alınamamıştır. Nereye götürüldüğümüz çok açık, çok belli. Başka daha nasıl anlatmalı ? Sana aptal olduğunu söylerken, bu sözüm duyduğum derin ve büyük acının çığlığıydı. Namık Kemal'in ağzıyla sana sesleniyorum: Ey yareli şîr-i Jiyan. Uyan, uyan bu hâb-i gafletten/ 23 Mayıs 1993
Bakıyorum da insanları kazanmak için en iyi çare onların sevdiklerini sever görünmek, doğru dediklerine doğru demek, kusurlarını övmek, her yaptıklarını alkışlamak. Yaranacak mısın, aşırı gitmekten hiç korkma. Yalan söylediğin istediği kadar belli olsun, suratından aksın, en zeki insanlar bile kanıveriyorlar dalkavukluğa.
El radyosunu taşıyan çocuk birdenbire onlara dönerek şöyle dedi: "Ama eskisinden daha fazla harçlık alıyorum." "Elbette," diye konuştu Franco, "bizden kurtulmak için harçlık veriyorlar. Artık bizi sevmiyorlar. Ama kendilerini de sevmiyorlar. Hatta hiçbir şeyi sevmiyorlar. Bence işin doğrusu bu." "Bu doğru değil !" diye hırsla bağırdı yabancı çocuk. "Annem ve babam beni çok severler. Vakitleri olmuyorsa ne yapsınlar. Bu iş böyle ! Çok pahalı olduğu halde bana bu radyoyu bile aldılar. Bu beni çok sevdiklerinin bir ispatı değil mi ? Herkes susuyordu...
"Hayaller uçup gitti, hayat dediğin serttir.”
Olgunluğun bu türden sahte farkındalık ifadelerinden nefret ediyorum. Aslında onlar da diğerleri gibi. Başlarına neyin geldiğini fark edemeyen ve ağlamak isterken sert görünmek isteyen yumurcaklar onlar...