Aslında gizlice her şey bilinir, bilinir de başkası umulur, bilinenden başka olunacağı umulur. Gelmiş geçmiş herkesten biri olunduğu ve başka da olunamayacağına, bilinen tekrarların insan ve nesli tekrarlarının dün yani yirmi altı sene önce şu eski vapurun aynı koltuğunda senin yerine yolculuk eden üstelik daha umutlu olanın da umutsuzluk yurduna düşmesi ile varılır. Yeniyiz zannedende yeniye hiç yer yok, insan eski bir tekrar, eski bir ezber. İşte en son 19., 20. asır da geçti çığlık feryat. Mutsuz, menhus. Sisler, sağanak halinde izlenimler ve onların insanın üstünden durmayıp kayması ile bir görünüp bir kaybolması ile geçti. Istıraplı müzikler ve sezip anlamayış acısıyla geçti, anladığını ertesi gün hatırlayamamakla geçti, hatırladığının üzerinde durmamakla geçti, sulara bakıp bakıp Hisar Tepesi’ nden bir zerre eksiltememekle geçti, kış zor geçti, yaz narin ama tozlu, aryalar her zamankinden yakarışlı, tanrı daha mesafede, insanın ayağı daha yerde geçti. Şiirler kanat taktı, korkulana yaklaştı da geçti, okunan çoğu zaman başkasının gözlüğü takılarak okunandı o da geçti. Zorluk kolaylık ayrımına hemen hiç varılmadan zor seyahatlere seyahat, zor işlere iş, zor hallere dünya, zor hastalıklara kader diyerek geçti. Her canlıya insan dendi, sayı böyle sayıldı, hesap baştan yanlıştı. Bir sürü kaza oldu, kazaen yaşanıp kazaen ölündü, kaderine değen kim oldu? Umut ondadır.