“Ben tüm dünyanın önünde ölümcül bir damgayla işaretleyebilirdim senin yolunu, ama mezara gidememek düşmanlığımı yenemedi.
Anladım her ikimiz de suçluyuz… Ama ben daha ağır bir şekilde cezalandırıldım!… Duruyorum
, alevleniyor içimdeki kıskançlık, ve ansızın o adımlar… ve sesin… Çığlıkla haykırdım: Affetmiyorum…
Her şeyi açık bir şekilde hatırlıyorum, sanki her gün cinayet işliyormuşum gibi…”
Acaba kralın adamları uygarlık sözcüğünden ne anlıyorlar? Uygarlığın neresindeyiz? Adalet üçkağıtçılık ve düzenbazlık yapacak kadar, yasa yedek çözümler bulacak kadar alçaldı! Korkunç!
Bir bahtsızın suçundan, cezasından, çektiği işkenceden, yirmi santime satılan kağıtlarla bir kazanç sağlanıyor. Kanla kirlenmiş bu paradan daha iğrenç bir şey düşünebiliyor musunuz? Bu paraları kim topluyor?
(…)
İki seçenek var:
İlki ailesi, ebeveyni, bu dünyada kimsesi olmayan bir insan. Bu durumda hiç eğitim almamış, kimse ona aklını ve yüreğini geliştirmesi için özen göstermemiştir; o zaman bu bahtsız öksüzü ne hakla öldürüyorsunuz? … Kimse bu cahil adama ne yaptığını öğretmedi. Hatası kendinin değil kaderinindir. Bir masuma darbe indiriyorsunuz.
Veya bu adamın bir ailesi vardır; o zaman boynunu kestiğiniz darbenin sadece onu öldürdüğünü, babasının, annesinin, çocuklarının bu durumdan hiç etkilenmeyeceğini mi sanıyorsunuz? Hayır. Onun kellesini uçururken bütün ailesini de öldürüyorsunuz. Ve yine masumları yok ediyorsunuz.
Zalim bir kader tarafından yenilmiş, harap düşürülmüş ve ezilmiş hissediyordum kendimi. Beni bu sapa yere bırakmış, tek bir destek, tek bir yol gösterenim olmadan bir başıma mücadele etmek zorunda bırakmıştı hayat. İnanılması güç zorluklara katlanmak zorunda kalıyorum…Nasıl yapacağım bu zor sorunun cevabını nasıl bulacağım? Hiçbir şey bilmiyorum aslında rasgele hareket ediyorum… Ah, kalbim soğuktan, yalnızlıktan, etrafımda kimse olmamasından nasıl da acıyor!…
Bomgard
Kamp yaşantısı süresince, köyünde yediği yemekleri getirirdi aklına. Tava dolusu patates kızartması, tencere dolusu lapa, daha önceki bolluk yıllarında iri iri et parçaları getirirlerdi önüne. Hele süt, iç içebildiğin kadar! Kamp yıllarında bunun böyle olmaması gerektiğini anladı Şuhov. İnsan yemek yerken her lokmayı tadını çıkara çıkara çiğnemeliydi. Tıpkı şimdiki gibi; ufak lokmaları diliyle damağında eze eze, bir avurdundan öbürüne döndüre döndüre... Şu yarı hamur çavdar ekmeği ne kadar da lezzetli, kokulu geliyordu insana! Sekiz, dokuz yıldır kamplarda ne yiyordu Şuhov?