• 448 syf.
    ·6/10
    Öncelikle okumasını tamamladığım 2019 yılının son kitabının beni bu kadar memnuniyetsiz bırakması oldukça üzücü. Kitabın tanıtımı, yayım tarihinden itibaren özellikle İnstagram'da çoğu kitapseverin sayfasında çok çok motive edici yorumlar ve paylaşımlar görerek, ve dış görünüşe verdiğimiz o önem de devreye girince(kitabın kapağı cidden mükemmel!) Beklentimi aşırı derecede yükselttim. Hem isteyerek hem de istemeyerek.

    Kitap başlangıcı da,ortası da, sonu daa, aslında tamamı yürek hoplatacak ve kendine hayran bırakacak cinsten değildi bana göre. Çok düz, duygu işlemesi tam anlamıyla yapılamamış,
    -aman şu bölümde heyecan doruklara çıkacak, -aman bu bölümde bir şeyler olacak derken kitap bitti. Zorladı da yani.

    Kurgu olarak; gölgesizlik ve etkileri farklı bir biçimde yorumlanmış. Bana harika bir fikir gibi gelmese de kabullendim. Ama kitapta o kadar çok anlamlandıramadığım ve birleştiremediğim konu vardı ki.. Acaba ben mi kaçırdım bazı bölümleri, haksızlık mı ediyorum bilemiyorum.. Karakterlerde de bir eksiklik vardı sanki. Ya birbirlerinize uyumsuzluk, ya da başka birşey... Naz'ın varlığını ve kitaba ne gibi bir katkısı olduğunu gerçekten anlamadım, ona bölümler ayırmaktansa yine bir şekilde karşı karşıya getirebilirlerdi karakterleri. Ory, fena sayılmazdı. Gajarajan ise cidden benim için büyük bir muamma, bu kısım ile alakalı kaçırdığım bir şey var gibi hissediyorum. Umarım o bölümleri okurken uyuklama gibi bir hata yapmamışımdır.:)) Çünkü tamamen nasıl oldu ya? diye dolandım durdum kitap bitene kadar :))

    Zoraki ve memnun kalmadığım bir okuma oldu. Ama kitabın kapağı gerçekten müthiş. Bakmalara doyamıyorum.

    Önerebileceğim bir kitap değil...Bunca fikir beyanımın sonunda da şunu söyleyip ayrılmak isterim. Kitap yazmak, kurgu oluşturmak ne kadar zor ise, beğenmediğimiz bir şey hakkında konuşmak o kadar kolay geliyor.

    Çok sevdiğim, beğendiğim kitapları anlatırken, duygularımı ve düşüncelerimi bu kadar net ifade edememek oldukça üzücü. Fakat bu okuduğum kitapta olduğu gibi memnuniyetsizliğimi ifade ederken aynı şeyi tekrar etsem bile, paragraflar ile anlatıyor olmak bin kat daha üzücü.

    Umarım yeni yılda memnuniyetimi paragraflara sığdıramazken, memnuniyetsizliğimi uzatmadan ifade edebilirim.
  • 192 syf.
    ·4/10
    Peter Pan, beni herkesi olduğu kadar etkilemeyen bir kitap maalesef. Ben biraz daha fazla çocukluğumu kaybetmiş de olabilirim, muamma. Lakin anlatım biçimi, olay örgüsü, akışı ve bir çocuğun elinden çıkmış hissi veren öyküsü eminim pek çok insanı fazlasıyla büyükeyecektir. Yine de olumsuz olmamaya çalışıyorum. Mutlaka okuyun! Dünya klasikleri insanın ufkuna bambaşka bir yön katıyor!
  • rüzgar olmak varken
    yaşadığın ülkeye
    kök salmak kelimelerle
    şair işidir bu muamma
    ötesini deşme

    bilmez ki anlayanı yok burada
    dinlemek ertelenmiş hesaptır
    ahirete
    anlaşılmak hepten ütopya
    M. Ahmet Demir
    Sayfa 12 - ıssızlığın çağrısı- Temmuz 2019- Salih Mir Ataca
  • Bundan yıllar önce bir gazete Sinan Meydan’ın “Atatürk ve Kayıp Kıta Mu” kitabını veriyordu. Merak edip almıştım. O zamanlar lise eğitimimin başlarındaydım. Kitap gayet ilgi çekiciydi ve oldukça hoşuma gitmişti o zamanlar. Geçenlerde kendi kendime “Neden kayıp kıta Mu hakkında ikinci el kaynaklarla yetineyim ve neden James Churchward’ın kitaplarını okumayayım?” dedim, Omega Yayınları arasında çıkan şu beş kitabı satın aldım: “Kayıp Kıta Mu”, “Kayıp Kıta Mu’nun Çocukları”, “Kayıp Kıta Mu’nun Kutsal Sembolleri”, “Kayıp Kıta Mu’nun Kozmik Güçleri 1”, Kayıp Kıta Mu’nun Kozmik Güçleri 2”.

    Murat Aslan - Dünya Bizim.com

    https://www.dunyabizim.com/...-dusleri-h37741.html


    “Kayıp Kıta Mu” ilk olarak 1926’da basılmış. O günden bugüne defalarca basılan kitap, Türkçe olarak Puslu Yayıncılık, Ruh ve Madde Yayınları, Nokta Yayınları, Ege Meta Yayınları ve Omega Yayınları’nca yayımlanmış. Omega Yayınları arasında çıkan bendeki kitap, 5. baskı. Demek ki bu eser, Türkiye’de oldukça popüler.

    James Churchward külliyatının ilk kitabı olan 397 sayfalık “Kayıp Kıta Mu”[1]yu bir gün içinde okudum. Nasıl mı? Tabii ki atlaya atlaya… Neden mi? Nedeni basit: Artık zırvalıkları okumak için fazla büyüdüm de ondan.

    Bay James Churchward, söz konusu kitapta, insanlığın tarihini değiştirecek bu araştırmayı tetikleyen şeyin Hindistan’da bir Hindu tapınağında bulduğu Nakal tabletlerine dayandırmaktadır. Binlerce yıldır bu tabletler korunuyormuş-muş. Tapınağın başrahibi de hiç kimseye hiçbir şekilde tabletleri göstermiyormuş-muş. Çünkü o tabletlere bakmak, dini açıdan sakıncalıymış-mış. Üstelik bu tabletler, batık bir kıtadan, yani tüm insanlığın anavatanından gelmiş-miş.

    İngiliz albayı James Churchward, tabii ki böyle önemli bir hikâyeye hemen kulak kabartmış, tabletleri görmek istemiş. Rahibi zorlamış fakat rahip her şeye rağmen tabletleri göstermemiş. Neden sonra o da bu tabletleri görmek istemiş. Sonra James Churchward’ı çağırmış ve tüm tabletleri beraber okumuşlar.

    James Churchward’ın dediğine göre, bu tabletleri okumayı bilen dünyada yalnızca birkaç kişi varmış. Bunlardan biri de, “dostum” dediği başrahipmiş. Bu rahibin adı zikredilmiyor tabii. Üstelik, tabletlerin bulunduğu tapınağın nerede olduğu da söylenmiyor. En büyük muamma ise, hiç kimsenin görmediği, batık bir kıtaya ait antik bir dille yazılmış tabletlerin bir anda başrahip ve James Churchward tarafından nasıl kolaylıkla okunduğudur. Madem ki okundu, bu tabletlerin tam metinleri nerede? Peki ya tabletlerin fotoğrafları?

    Mısır hiyerogliflerini de okuyabiliyor

    James Churchward’ın olağanüstü hünerleri bununla sınırlı değil. Mısır hiyerogliflerini de biliyor üstad. Mesela; Antik Mısır’ın “Ölüler Kitabı” aslında “Ölüler Kitabı” değilmiş. Bilim adamları kitabın ismini yanlış yorumlamış! Kitaptaki şekiller “Per-m-hru” kelimelerine karşılık geliyormuş. Buradaki “m” harfi, Mu’ya işaret ediyormuş-muş! “Per” ortaya çıkmak, “hru” ise gün demekmiş-miş! Dolayısıyla “Ölüler Kitabı’nın asıl adı “Mu’nun Günleri Sona Erdi” imiş-miş! Bu kitap, Mu’nun torunlarından olan Mısırlılar tarafından, atalarına “ithafen yazılmış kutsal bir anma metni”ymiş-miş (s. 103-104)!

    Keşke bununla bitse… Ama James Churchward’ın kerametlerine yetişmek ne mümkün? Adam Mayaların yazıtlarını da okuyabiliyor, Pasifik adalarında taşlara çiziktirilmiş şeyleri de. Hazrete göre bilim adamları yanılıyormuş-muş da. Çünkü, hazrete göre, Yontma taş devri insanları cilalı taş devri insanlarından daha uygarmış-mış.

    Kitap tam anlamıyla bir bilgi kirliliğinden ibaret. Mayalar, İnkalar, Aztekler, Truvalılar, Hindistan, Burma, Pasifik adaları… Hristiyanlık, Yahudilik, İslamiyet, Taoculuk, Konfüçyanizm, Budizm… Arkeoloji, coğrafya, tarih, ilahiyat… Ne ararsanız içinde. “Kırk ambar”dır yani bu kitap. Ama ne fayda? İçinde tek bir atıf bile yok!

    Elimdeki kitap, tam anlamıyla ucuz ve popüler bir kitap. Elimdeki külliyatın birinci kitabını dahi tam anlamıyla okumadın. Diğerlerini de asla okumayacağım. Beynim çöplük değil ve zamanım çok kıymetli. Dünyada okunacak onca değerli kitap varken ve insan ömrü kısıtlıyken zamanımı böyle ucuz ve aptalca malumatlara harcayamam. Bu kitaplara yüz küsur lira vermiş olabilirim. Param çöpe gidecekmiş, umurumda değil. Hem paramın hem de vaktimin çöpe gidip zihnimin kirlenmesindense yalnızca paramın gitmesini yeğlerim. Şayet, eğer merak eden olursa, James Churchward’ın asıl niyetini birkaç cümle ile ifade edebilirim. Tabii ki üstad bunları söylememekte fakat metinden bunlar çıkarılmaktadır.

    İnsan ruhunun görevini dünyayı yönetmek

    Birincisi; Bay James Churchward Darwinizm’i reddeder. Sözde Nakal tabletlerine göre insan en karmaşık ve en mükemmel bir biçimde yaratılmış çünkü (s. 303).

    İkincisi; hazret, dinin meşruiyetini sağlamaya ve Tanrı’nın varlığını kanıtlamaya çalışır. Tabii ki böyle mükemmel ve karmaşık bir varlık öyle kendi kendine ortaya çıkmadı. Mutlaka onu bir yaratan olmalı (303). Bir yerde hazret, kendince Tanrı’nın varlığını da kanıtlar ve bilim adamlarının ateist olmasını eleştirir. Bilimin, inancın ikizi olduğunu söyler (306-307).

    Eğer Tanrı olmasa ne olurdu? Tam bir karmaşa! İşte bu nedenle Tanrı var, üstada göre.

    Üçüncü olarak; yazar, sözde Kayıp Kıta Mu’da en üstün ırkın beyazlar olduğunu da söyler tabii ki. Irkçılık olmazsa olmaz zaten!

    Son olarak James Churchward, insan ruhunun görevini dünyayı yönetmek olarak belirler. 1926 yılında yaşayan bir İngilizin böyle düşünmesi şaşırtıcı olmasa gerek. Güneş batmayan imparatorluğun bir mensubudur çünkü o. İlginç; Kayıp Kıta Mu’nun üstün insanları İngilizlere ne kadar çok benziyor.

    James Churchward’ın bu saydığım dört meseleyi anlatması için beş kitap yazması ne kadar garip. Param ziyan oldu, keşke vaktim de ziyan olmasaydı. Yazarın dediğine göre bu, elli yılı aşkın bir araştırmaymış. Benim bir gün dayanamadığım bu zırvalıklara yazar ömrünü vermiş. Sormadan edemeyeceğim: Ne gerek vardı Bay James Churchward?

    Daha bitmedi. James Churchward’ın zırvalıkları yetmiyormuş gibi, onun torunu Jack Churchward da aynı zırvalıkları yumurtlamaya devam ediyor. Adamın bu sabun köpüğü kitapları sattığı bir internet sitesi de mevcut.[2] Sevgili torun Jack de birtakım boş kitaplar yazmış: “The Stone Tables of Mu”, “Lifting The Veil On The Lost Continent of Mu the Motherland of Men”, “Crossing the Sands of Time”… Hadi, James Churchward yüz sene evvel yaşadı ve bilim o günlerde pek gelişmemişti diyelim. Fakat torun Jack’e ne oluyor? Para kaygısı olabilir mi? Neyse… Delinin biri kuyuya bir taş atmış, kırk akıllı o taşı çıkaramamış. Ben ne delilerle, ne de delilerin kuyuya attığı taşlarla ilgileniyorum. Bu taşlarla ilgilenen “akıllıların” da aklından şüphe ederim doğrusu. Peki bu yazıyı niye yazdım? Olur da merak edersiniz diye öncesinde bir uyarayım dedim. 2018 yılı Ramazan’ında Sultan Ahmed Camii’nde asılı olan mahyada yazdığı gibi: “Vaktini ve nakdini israf etme.”

    Murat Aslan
  • “Bir muamma olarak doğdum ve bir bilmece olarak öleceğim. İlk duyuşta insanın tuhafına gidebilecek bu sözleri caka satmak, kendimi cilalı göstermek maksadıyla söylemiyorum. Zaten cakaya, cilaya medar olacak derece havalı bir durumu işaret etmedim. Çünkü bir muamma olarak doğmak ve bilmece olarak ölmek benim şahsıma mahsus değildir. Evet, yalnız ben değil, her insan dahi tıpkı benim gibi bir muamma olarak doğar ve bir bilmece olarak ölür.”

    | İsmet Özel

    İsmet Özel hakkında yazılmış kitaplar:
    https://m.ensonhaber.com/...zilmis-kitaplar.html
  • 238 syf.
    İhsan Oktay Anar: Puslu Kıtalar Atlası

    “Ey kör! Aç gözünü de düşlerden uyan. Simurg’u göremesen de bari küçük bir serçeyi gör. Kaf Dağına varamasan bile hiç olmazsa evinden çıkıp kırlara açıl; böcekleri, kuşları, çiçekleri ve tepeleri seyret. Bırak dünyanın haritasını yapmayı! Daha hayattayken bir taşı bir taşın üstüne koy. Gülleri ve bülbülleri göremeyip gün boyu evinde oturan adam Dünyanın kendisini hiç görebilir mi?” (21)

    Yazar tarafından 1992’de kaleme alınmış ve 1995 yılında ilk defa yayınlanmış tarihi-fantastik türündeki bu roman, aynı zamanda yazarın ilk eseri. Benim okuduğum İletişim Yayınları 57. baskısı (2016). Birkaç yüz baskıyı daha hak eden bir kitap olduğunu düşünüyorum. Bünyesinde epeyce eski Türkçe de olmasına rağmen kitabın dili ve biçemi harikulade. Kitaptaki cümleler nispeten uzunlar, yine de okuyucuyu sıkmıyorlar. Aksine, cümleler ilerledikçe detaylarda boğulmak yerine her bir sözcüğü daha çabuk okumak isteğiyle dolup taşıyorsunuz.

    Kitapta yaşananalar, miladi 1680’li yılların İstanbul’unda geçmektedir. Otel ve pansiyon yerine yalnızca hamam külhanlarının olduğu bir devir! Okuyucuyu İstanbul’un her bir köşesinde gezdiriyor yazar. Galata meyhanelerinde içki içip, sokaklarda naralar atıyor, saray avlularında şöyle bir tur atıp, Ermeni-Rum-Yahudi mahallelerinde esnaftan alışveriş yapıyorsunuz. Kısaca, gözbebeğimiz İstanbul’un her bir noktasına nüfuz ediyorsunuz.

    Arap İhsan isimli yaman bir korsanla başlıyor öykümüz. Galata’ya yanaşan bir korsan gemisinden inmiş ve kulağından tuttuğu Alibaz adlı haylaz bir çocukla ev diye bildiği yere gitmektedir. Alibaz ele avuca sığmayan bir çocuktur, bu nedenle uyusun da zulmünden kurtulalım düşüncesiyle kendisine üç yaşına kadar afyon verilip susturulmaya çalışılmıştır. Afyona karşı kazandığı bağışıklık onu ayaklı bir felaket ve bir uyurgezer yapmıştır. Arap İhsan’a gelince, o da bir külhanbeyidir. Tepesinde bir tutam kalacak şekilde traşlı saçıyla, sırtında ve geniş göğsündeki savaş ve kırbaç izleriyle süslü iman tahtasıyla sapına kadar bir yiğittir. Gerçi bir o kadar da belalı bir yiğit! Öyle ki, Venediklilere saldırdıklarında, sırtında dev sandıklarla kaçarken, arkasından kurşun sıkanlarla alay etmeyi adet edinmiş bir korsandır kendisi. Alibaz nasıl uyku nedir bilmiyorsa, Arap İhsan da korku nedir bilmez. Eve vardığında, kitabın başkahramanı olan yeğeni Uzun İhsan Efendi’yle tanışırız. Bu adamın, evde kendisiyle beraber yaşayan bir de oğlu vardır, adı Bünyamin. Arap İhsan, yeğeni olan Uzun İhsan Efendi’yi devamlı surette uyuyor olması nedeniyle mütemadiyen azarlar. Uyurken de bir dünya haritası çizeceğini iddia eden bir adamdır aynı zamanda. Gel gör ki, Uzun İhsan Efendi, bu harita işini uyuyarak cidden yapabilmektedir. Kendisini uykunun kollarına alan efsunlu yeşil içeceğiyle, rüyalarında dünyayı karış karış gezerek bir atlas yaratmaktadır. Bir gün, bu atlası oğluna verdiği vakit adını da “Puslu Kıtalar Atlası” koyacaktır (tam bu noktada, Paula Coelho’nun 1988’de yayımladığı “Simyacı” kitabı geldi aklıma, o kitapta da bir “aslında hayatın gizemi ilk noktada, yani yolculuğa çıktığın ilk yerdedir,” meselesi vardı, dönüp dolaşıp kürkçü dükkânına geri gelen tilki gibi!).

    Günlerden bir gün Bünyamin evden ayrılmak zorunda kalır ve lağımcılar ocağına katılır. Hani şu savaşlarda kalelerin içine sızmak için açılan tüneller, siperler ve bunun gibi çoğunlukta yer altında kazılan tünel benzeri şeyler lağımcıların işidir. Bünyamin, bir kalenin kuşatması esnasında yine kaleden kaçırılacak bir casus için kendisini eğiten ustasıyla beraber tünel açmak için ter dökmektedir. Bünyamin’in hayatı tam da bu tünelde alt üst olmaya başlar (bu tünel macerasını okurken, samimi söylüyorum, kendimi bir an o tünelin içinde hissettim, o kadar gerçekçiydi ki anlatılanlar; barut fıçıları, toprak mezarlar, karanlıkta savaşan askerler ve harika bir kurgu tabii). Casusu kaçırırlarken Bünyamin’in yüzüne isabet eden bir zincir yüzündeki hemen tüm deriye yapışır ve yerinden kopartarak yüzünün tamamen tanınmaz bir hale gelmesine neden olur. Güzel çehresi gitmiş, yerine bir dilencinin suratı oturmuştur. Bu arada, kaçırmaya çalıştıkları casus Zülfüyâr adında Osmanlı İmparatorluğu Teşkilat-ı Hümayununun bir üyesidir. Ayrıca zatıâlileri teşkilatın da iki numaralı adamıdır. Kaleden kaçarlarken Zülfüyâr’ın elindeki büyük bir hazine değerindeki gizemli siyah sikke bir şekilde Bünyamin’in cebinde kalır. Bünyamin’in tanınmaz suratı nedeniyle onu savaşta yaralanmış bir yeniçeriye benzetirler ve gerçek Bünyamin’in bu efsunlu siyah sikkeyle savaş alanından kaçtığına dair bir hükme varırlar. Sonra da bizim gariban Bünyamin’in peşine düşerler. Teşkilat-ı Hümayun öyle bir kurum ki, kolları Osmanlı Devletinin her yerine ulaşabilecek durumda. Teşkilatın yeni başkanı Ebrehe (Kuran’da Fil Suresinde adı geçen M.S. 500’lerdeki Yemen Kralı Ebrehe, Kâbe’ye rakip olarak inşa ettiği Kilisesi Yemenli Araplarca yakılıp yağmalanınca kızar ve filleriyle Kâbe’nin üzerine yürüyüp yıkmaya yeltenir, ancak ordusu ve filleri Ebabil Kuşları tarafından cezalandırılır!), diğer önceki liderlerin aksine tuhaf bir adamdır. Bu muamma zat, bilme arzusunun esiri olmuştur ve elindeki gücün de yardımıyla kendi zevki sefası için sahte evraklar, kılık değiştirme operasyonları ve daha fazlasını da yaparak teşkilattaki herkesin hayatlarını kontrol altına almış durumdadır.

    Bünyamin, kendisini yeniçeri sananlara hafızasını kaybetmiş gibi davranır ve babasının yurduna, İstanbul’a döner. Memleketine vardığındaysa vaziyet hiç iyi değildir: Efsunlu siyah sikkeyi aramaya gelen yeniçeriler, Bünyamin’in yerini söylemesi için Uzun İhsan Efendi’ye işkence edip evini ateşe verirler. Uzun İhsan Efendi artık gözleri yuvalarından çıkarılmış bir âmâ ve burnu yüzünden kesilip alınmış yarım bir adamdır artık. Yine de başkahramanımız, gözleriyle olmasa da maneviyatıyla görmeye devam eden, etrafında olup bitene yön veren bir güçle kuşanmışçasına hayatına devam eder. Bünyamin babasına bunu yapanlara ulaşmak ve öç almak adına dilenciler locasına kapağı atar ve sonun başlangıcı işte tam da burada başlar. Alibaz’a gelince, o da büyümüş ve artık okula başlamıştır (okul dediğim bildiğiniz Kuran kursu!), üstelik Eminönü’ndeki tüm oyuncakçıları talan eden bir çocuk çetesinin de lideri olmuştur. Bir Turan kahramanı olan Efrasiyab’ın adı Alibaz’ın yeni lakabıdır artık.

    Son Söz

    Ben yedi yaşımdan beri deliler gibi okurum. Milliyet Çocuk dergileri biriktirmekle başlamıştım edebiyat hayatıma, sonra çizgi romanlar geldi, tek bir günde 30-40 çizgi roman okuduğumu bilirim. Herhalde binlercesini okumuşumdur şimdiye dek. Normalde sağlam edebi eserleri birkaç oturumda okurum. Gerçi 2014 Martında sol köprücük kemiğimi motosikletimden düşüp kırdığımın ilk haftası -eve tıkılıp kalmaktan olacak- Hugh Howey’in o 550 sayfalık tuğla gibi post-apokaliptik distopyası “Silo” romanını tek bir oturumda okumuştum. Sabah başlayıp gece yatıncaya dek hem de! İşte size anlattığım bu 238 sayfalık kitabı da aynı şekilde tek bir oturumda okudum. Öyle bir heyecan ki tarifi zor, ancak yaşanır da anlanır diyebilirim. Ardınızdan atlı bir araba geliyor da sizi ezmesin diye dörtnala koşturuyorsunuz okurken. İhsan Oktay Anar’ın önce öyküsüne, sonra zekâsına, daha sonra kurgusuna ve anlatım biçemine hasta olacaksınız. Gustave Flaubert’in bir roman kuramı olan fotoğraf çekme tekniğinde olduğu gibi, kitabın tüm kurgusu çevreden içeriye doğru bir spiral şeklinde döne döne merkeze ulaşıyor ve büyük finali yapıyor. Bu kitabı bir kere değil, birkaç defa okuyacaksınız. İstanbul’u gezerken elinizde bu kitabı okuyarak dolaşın. Ne demek istediğimi o vakit belki de anlarsınız…

    Elinizden kitap, kalbinizden huzur hiç eksik olmasın.

    Süha Demirel, 31 Ocak 2017, Altınoluk.

    Not: Bu inceleme yazım, Tefrika Dergi Mart-Nisan 2017 Sayı-17’de yayımlanmıştır.

    Kitabın Künyesi:
    Puslu Kıtalar Atlası
    İhsan Oktay Anar
    İLETİŞİM YAYINLARI
    Kapak: Suat Aysu
    Yayın Tarihi: 2015-09-01
    ISBN: 9754704724
    Baskı Sayısı: 53. Baskı
    Dil: TÜRKÇE
    Sayfa Sayısı: 238
    Kitap » Edebiyat » Roman (yerli)