Kendini Bilen Kendini Kaybetmez
Bir gün kendime kimin için yaşıyorsun diye bir soru sordum.
En iyi alışkanlığım en zor soruları kendime sorma alışkanlığı edinmiş olmamdır.
Bunun faydasını anlatacağım.
Bir başkasına fayda gibi gelmeyebilir.
Kimin için yaşıyorum sorusunun yanıtını bulmak için tüm yaşam yolculuğumu defalarca gözden geçirdiğim halde daha başka bir farkındalık anlayışı ile bakmak istedim.
Kaçırdığım bir şey var mı diye ikinci bir yedek soruyu daha tedarik olarak yanıma aldım.
Okul ve eğitim öğretim yıllarım, iş yaşamım ve ev yaşamım herkesin olduğu gibi içiçe geçmiş bir bütün gibi görmem gerektiğine bir kez daha karar verdim.
Nasıl ayırabilirim ki birbirinden yaşadıklarımı.
On yaşında üstlendiğim bir yükü taşıyorum hala üzerimde.
Sonucun ucunu göreceğim!
Bütün yaşam yolculuğumu ölçtüm, biçtim, tarttım, yeniden yeniden kendimle yüzleştim.
Kendisiyle bir türlü yüzleşmeyen insanlar tanıdım.
Kendim için ne kadar yaşadığımı hesap etmek istedim.
Hesaplı bir bencil olmak adına değildi çabam.
Kendine ait netedeyse hiç zamanı olmayan, sorumluluklar yükü dışında uyku, yemek için ayırdığım zamanlar dışında tüm zamanını ucuza çalan hırsızlar için harcadığım ile yüzleştim..
Buna karşı olduğumu bilen birisi olarak aynı gemide olmak gibi bir arada yaşadığınız toplumun ortalama size ne yaşattığı neyse ister istemez o ortalamanın bir parçası olmaktan kurtulamadım.
İtikat çerçevesinde tamamile temizlenen ben, amel sahasında tamamile mahrum bulunuyordum. Benim, işkembe-den daha mülevves şahsiyetimi tedrici bir nüfuzla yıkayan mürşidim, bir gün, eşiğinde bulunduğumuz Şaban ayının 15 inden itibaren namaza başlamamı emretti. Zevk ve aşkla söz verdim ve başladım. Fakat arada bir nefsimle ruhum arasındaki mücadele o kadar çetindi ki, günlerce ve gözyaşlarile namaz içinde yuğrulduğum devrelerin arasında, günlerce namazdan ayrıldığım zamanlar da oluyordu. Her temizliğin arkasından kirleniyor, kirleniyor, kire batıyor, sonra o yüksek zatın pâk huzuruna gidip bir anda içimi aydınlıkla dolduruyor, yine zulmete batıyor, yine zulmetten çıkıyor ve böylece yuvarlanıp gidiyordum. Yalınız, ruhuma yerleştirilen itikat hisarının üzerindeki bir kum tanesine bile sarsıntı gelmediğini görüyordum.
Üzerimdeki esrarlı nazar, muhkem ve emindi.
Hapiste kaldığım tüm bu süre içinde, çevremde yüzlerce tutuklu bulunmasına karşın, nasıl son derece yalnız olduğumu ve sonunda bu yalnızlığı yenmeyi nasıl başardığımı da anımsıyorum. Kendi kalbim, ruhumla başbaşa kalınca, tüm geçmiş yaşamımı gözümün önünden geçirdim, en küçük ayrıntısına kadar onu belleğimin süzgecinden geçirdim ve kendi kendimi gaddarca ve merhametsizce yargıladım. Bu yalnızlığı bana bahşettiği için bazen kaderime şükrettiğim de oluyordu, eğer bu yalnızlığı yaşamasaydım ne kendimi yargılama olanağını bulabilirdim ne de geçmişe böylesine acımasız bir dönüş yapabilirdim. O anlarda yüreğim nasıl da umutla çarpardı! Gelecekteki yaşamımda bu tür hatalara meydan vermeyeceğime, geçmiş yıllardaki düşüşleri bir daha yinelemeyeceğimi düşünüyordum –karar vermiştim– yemin etmiştim. Gelecekte beni bekleyen yaşamımla ilgili bir taslak oluşturdum ve bunu kesinlikle izlemeye karar verdim. Bu taslağı uygulayacağıma, onu harfi harfine izleyebileceğime dair içimde sanki kör bir inanç doğmuştu... Bekledim. Bir an önce özgürlüğüme kavuşabilmeyi diliyordum. Kendimi bir kez daha, yeni bir mücadele içinde kendimi denemek istiyordum.
“Bak, ben düşman diyince hep şeytanı düşünürdüm. Bu yüzden bütün savaşımı şeytana karşı verdim. Ama memleket şeytandan beter bir düşmanın pençesine düşmüş. Elini kolunu koparmadıkça da bırakmayacak yakamızı.
Masanın üzerine bir tabanca, bir hançer ve açılmış bir Kur'ân konulmuştu. Ortadaki uzunca boylu olan tatlı bir sesle konuştu:
"32 senedir milletin bünyesini hain bir kurt gibi kemiren istibdat idaresine karşı, mazlum milletin intikamını almaya hazır mısın?
Cevap verdim:
"Evet!"
"Verdiğiniz sözü önünüzde gördüğünüz Kur'an-ı Kerim, tabanca ve hançerle teyit ve bunların üzerine el basarak yemin eder misiniz?
"İşte Kur'an-ı Kerim üzerine el basarak yemin ediyorum. Eğer sizlere ihanet edecek olursam, tabanca ve hançere layık olayım... Meşrutiyet elde edilinceye kadar Abdülhamit idaresine karşı gücüm yettiği kadar mücadele edeceğim. Cemiyet'in bu idareyi yıkıncaya kadar vereceği kararlara fedakârca itaat edeceğim. Şayet bu mukaddes maksadın elde edilmesinden evvel tevkif olursam, Cemiyet'in sırları hakkında etlerim, kemiklerim ayrılıncaya kadar işkenceye maruz kalsam da hiçbir şey ifşa etmeyeceğim. Dinim, namusum, şerefim üzerine yemin ediyorum! Yeminimi bozarsam kanımı, canımı şimdiden helal ediyorum..."
Ortadaki zat beni tebrik etti. Bazı güzel sözler söyledi. Yüzlerini görmeden vedalaştık. Ama bu sesi hiç unutmadım. Ve uzunca bir zaman sonra bu sesin sahibi ile galiba karşılaştım da. bu zat sonradan sadrazam olan Talat Paşaydı.
işte o geceden sonra artık ben de bir ihtilâlciydim...