• Çiftleşme yaklaşırken kan basıncı, nabız ve nefes alma dramatik olarak artar. Bezler vajina duvarlarından akan ve penisin girişini kolaylaştıran, daha da büyük miktarda mukoid sıvı salgılamaya devam eder. (Çocuk doğumunda, bebeğin vajinal kanala girmesini kolaylaştırmak için, aynı kayganlaştırıcılar gereklidir.) Kadınların göğüsleri de artık şişer ve normal boylarının %25'ine kadar büyürken, daha sert ve daha yuvarlak olur; bazı erkeklerde penis şaftıyla oranını korumaya çalışan testisler iki kata ulaşır.
  • Dr. Sturgis'ın Treatment of Masturbation'u ( 1900) onun erkek bekaret kemeri dediği şeyle daha da keskin bir caydırıcıyı teşvik
    ediyordu: "Sünnet derisi öne doğru çekilir, sol el işaret parmağı aşağı, penis başına doğru sünnet derisinin içine sokulur ve nikel kaplamalı bir çengelli iğne derinin ve müköz membranın içinden geçirilir ve dışarıdan kilitlenecek şekilde deri ve müköz membranın öte yanından dışarı çıkarılır. Bir başka iğne aynı şekilde sünnet derisinin öteki tarafına takılır. Sünnet derisine düğüm atılmasıyla, herhangi bir ereksiyon girişimi iğnelerin acı verecek şekilde çekilmesine sebep olur ve mastürbasyon etkili şekilde önlenir.
    Bir hafta içinde müköz membrandaki bazı yaralar büyük harekete imkan verecek ve daha az acıya yol açacaktır. .. fakat hasta mas-
    türbasyonun kendi varlığı için gerekli olmadığına çoktan ikna olmuştur. .. Şayet penise takılıyken uyur ve etine metalin batmasıyla uyanırsa, önce aleti çıkarmalıdır. Sonra yatışana kadar organı
    soğuk suya sokmalı ve aparatı tekrar genital organına takmalıdır.
    Aleti taktıktan sonra masum uykusuna dönebilir; maddi bir zaferin yanı sıra ahlaki bir zafer kazanılmış olduğu kesindir !"
  • 96 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Yirminci yılını dolduran Vajina Monologları’nın sıkı bir takipçisi olarak biz erkekler bu kitaptan çok şey öğrendik diye düşünürken, bu öğrendiklerimizin içinde herhalde en ilginç olanı kadınların kendi bedenlerini tanımıyor olmalarını öğrenmemizdi.
    Örneğin bir kadın: Ben kırk yaşımda olmama rağmen Vajina Monologlarını izleyene kadar, orgazmın sadece erkeklere özgü bir durum olduğunu sanırdım” diyor. Bir erkekle öpüşen genç kızın hamile kalma korkusu aybaşı olana kadar sürüyor. Batılı kadınların da bizim kadınlarımızdan çok da farklı olmadıklarını öğrenmek ürkütücüydü.
    1000Kitapta okuyanların değerlendirmelerini görünce, sadece izlediğim ve takip ettiğim oyunun, yazılı metnini okuyunca birçok konuyu atladığımı gördüm.
    Bunlardan ilki: Monologlarının tiyatro seyircileri ve kitap okuyucuları ekseriyetle kadınlar. Oysa kadınlar vajinayı neden bir kadından öğrenme ihtiyacı hissederler? Bunu anlamış değilim.
    Öyle ya, aynı organdan onlarda da var. Erkek, bir kadının penis hakkında ne düşündüğünü ilginç bulur ama bir erkeğe bir başka erkekten “Penis Monologları” dinlemek itici gelecektir. Kadınların, kendi organlarını bir kadından öğrenmesi sizce de biraz tuhaf değil mi!
    Fark ettiğim ikinci konu ise beni çok tedirgin etti: Zira monologlarda, vajinasını ayna da gören bir genç kıza, kendi organı iğrenç, korkunç, itici görünüyor ve ondan utanıyordu. Bunu okuyunca, erkeklerin hiç yaşamadığı orgazm sorununun kadınlarda sıkça görülmesinin ana nedenlerinde biri de bu olmalı diye düşündüm?
    Fakat yine de bir kadının vajinasını çirkin ve iğrenç bulma konusu yetiştirilme tarzıyla ilgili olsa gerek ve tüm kadınlara özgü değildir herhalde.
    Zira çocukluğumun geçtiği Türkmen, Yörük obalarında buluğa erene kadar kızlarla erkekler birlikte oynar, birlikte eğlenir, dere, göl ve ırmaklarda birlikte ve çıplak çimerdik ve kimsenin her hangi bir uzvunu iğrenç, çirkin bulduğunu hissetmezdik. Fakat daha küçük yaşlarımızda, erkek çocuklar kadar olmasa da kız çocuklarının da cinsel organları her zaman örtülü olmayabilirdi. Ve şayet misafir varsa, aileden biri “çok ayıp kızım/oğlum, ört orayı derse misafir hemen, “Çocuğu utandırma, severim onun ayıbını” der, başımızı okşarlardı. Galiba bu sayede bizim yaşadığımız obalarda hiç kimse, hiçbir organını çirkin ve iğrenç bulmazdı.
    Üçüncü olarak da, onca bakım ve özen isteyen, üstelikte karşı cinsin çok önem verdiği bir organını, sahibinin doğrudan değil, ayna yardımı ile görebilmesi, çok tedirgin edici geldi bana.
    Vajina Monologlarından önce adeta tabu olan ve kadınlar arasında bile konuşulmayan pek çok konunun artık rahatlıkla dile getirilebiliyor olması, sadece kadınlar için değil, tüm insanlık için önemli elbette. Zira mutsuz bir kadın mutsuz erkekler, mutsuz aile, mutsuz toplum demek olsa gerek.
    Burada bir parantez açıp, başta kadınlar olmak üzere herkese bir soru sormak istiyorum: Neden kadın için kötü olan sünnet erkek için iyi olsun? Hiç düşündünüz mü?
    Oysa erkek, sünnet olmakla penis ucunda gereksiz bir deri parçasını kaybetmiş olmuyor. Tam aksine, “sünnet” denen o vahşi ve ilkel uygulama, pensin en hassas ve en hayati kısmını savunmasız bırakmakla birlikte aynı zamanda, küçük yaştaki çocuğa zincirleme etkileri bir ömür sürecek bir incinme, korku ve yakınlarına karşı bir güvensizlik de yaşatmaktadır.
    Kadında klitoris neyse, pens başının görevi de aynı olmakla birlikte, göz için, göz kapakları ne kadar önemliyse ‘sünnet derisi’de penis için aynı öneme haizdir.
    Söz konusu deri öncelikle, vajina benzeri kaygan ama birazda yağlı, kendine has kokusu ve antiseptik özelliği olan bir sıvıyı sürekli salgılamakta, öte yandan da bu deri, penis başına vajina sıcaklığına yakın bir ısı, kayganlık ve nem temin etmektedir. Sünnetten sonra bu kadar önemli özelliklerinden mahrum kalan erkek, her ilişkide vajina içine ilk girişte karşılaştığı bu ani ısı, nem, kayganlık değişiminden ötürü, çok kısa sürede uyarılmakta, tabi çoğu zaman eşini de orgazma ulaştırmadan ve kontrolsüz şekilde boşalmaktadır.
    Anatomik araştırmalar göstermiştir ki, sünnet bir metreden fazla damar, arter ve kılcal damarları, 80 metreye yakın sinir uzunluğunu ve 20,000’den fazla sinir ucunu yok eder. Üst-derinin adaleleri, bezleri, mukoz tabakası yok olmuştur. Sünnet esnasında kesilen deri ve geride kalan derinin de büzülmesiyle sünnetten sonra penis boy ve hacim kaybına uğramıştır.
    Bir yaratıcının varlığına inan ve düşünen gerçek bir müminin: “Gereksiz olsa, yaratıcı ne diye insana zararlı, gereksiz bir cilt parçasıyla yaratır insanı?” diye düşünmesi ve sünnet denen bu ilkel, ilkel olduğu kadar da vahşi olan bu geleneğe kaşı durması gerekmez mi?
    Bu monologlardan sonra bütün dünyada kadın sünnetinde ciddi bir azalma olurken, Firavun kavminden Yahudilere, oradan Araplara, onlardan da tüm İslam âlemine geçen ama Kur-an’da yeri olmadığı halde dini bir kimliğe büründürülen bu ilkel geleneği, Bilim insanları da dâhil, Müslüman toplumunda hiç kimse soğrulmaya dahi cesaret edemiyor.
    Tıbbın gelişmediği eski çağlarda bazı mikrobik hastalıkları önlemede sünnetin bazı küçük faydaları görülmüştür belki de fakat sünnetin günümüzde hiçbir haklı gerekçesi olamaz ve olmamalı.
    Kaldı ki, erkek sünneti hakkında ileri sürülen gerekçelerin haklı bir tarafı olmadığının en büyük delili de, kadın sünneti olsa gerek. Zira kadın sünnetini yapan ve savunanların da mutlaka kendilerince haklı sebepleri vardı mutlaka ama bunu artık hiç kimse savunamıyor.
    Son yüzyılda bedenleri üzerinde birçok tabuyu yıkan kadınların gösterdiği cesareti, erkeklerin de sünnete tepki göstermesi halinde, buna en büyük desteği, yine kadınların vereceği açıktır.
    http://www.bilimislam.com/sunnetin-zararlari/
    Orgazm konusunda ise kadınların kendilerini değil de erkekleri suçlamaları ve sorgulamaları, öncelikle faydasız ve maksada hizmet etmemektedir. Ereksiyon varsa erkek orgazm sorunu yaşamazken kadınlar neden yaygın olarak bu sıkıntıyı yaşarlar?
    Bu sorunun cevabını doğada aradığımızda, örneğin keçi, koyun, inek, kedi, köpek, at, eşek, tavuk ve benzeri canlıların hiçbir ön hazırlık, sevişme vs olmadan çiftleşirken, bir aşımda ve birkaç saniye içinde zevkin doruklarına ulaştıklarına şahit oluruz. Bu salt üreme içgüdüsü de değildir, zira ortada inkârı mümkün olmayan bir haz alma gözlenebilmektedir.
    Bu öyle bir haz ki, kızışan keçi, inek, tavuk, kedi gibi hayvanlar şayet çifteleşecek bir eş bulamazlarsa saldırgan, hırçın davranışlar sergiler, çığlık çığlığa eş arayışına girerler. Dişi katırlar ise, hiç doğurmazlar ve onlar doyumsuzdurlar.
    Türkmen Yörük obalarında bu konular tabu olmadığı için, ilişkiye girme fırsatı yakalayan kadının, sevişme vs ihtiyaç duymadan, birden fazla orgazm yaşayabildiğini, pek çok kadın, bayağılığa kaçmadan, uygun lisanla anlatırdı.
    Birkaç örnek vermek gerekirse, gece komşu çadırda: “Beni memnun etmeden “yorgunum” diyerek ilk akşamdan uyumana izin veremem!.. diyerek bağırıyordu kadın ki, kocası onu susturmak için de olsa, kendisiyle ilişkiye girsin.
    Bir başka kadın “Geceki birleşme beni kandırmadı, birde şimdi istiyorum” diye kocasını ahırlıkta sıkıştırıyor, eşinin “Hanım öyle surat asma, bir umut olsa seni üzer miyim” dedi bana. Rahmetlinin çok üstüne varırdım, adam benimle başa çıkamazdı, acep hakkını nasıl öderim” diyerek anlatıyordu.
    Burada görülen nokta: Doğadaki canlıların tümünde cinsel ilişkide belirleyici olan istisnasız dişilerdir. İlişkinin süresini de can güvenliği belirlemektedir. Şöyle ki: Bir canlının av olma ihtimali ne kadar yüksekse, ilişkinin süresi de o kadar kısadır. Örneğin köpek, yılan, sırtlan, gergedan, fillerde, oldukça uzun olan ilişki süresi, daha kolay av olabilen kanatlılar ve çift tırnaklılarda bir aşım, at, eşek gibi tek tırnaklılarda ise birkaç aşımdan ibarettir ve hiç birinde de orgazm zorluğu gözlemlenmez.
    Doğadaki canlılar gibi veya onlara yakın bir hayat süren kadınların da, doğanın kendilerine bahşettiği bu hazdan mahurum kalma gibi bir lüksleri yoktur. Zira kalabalık bir ailenin bütün fertleri aynı ev, çoğunlukla da aynı odada kaldıklarından, cinsel ilişki fırsatı kolay oluşmuyor ve ilişki de kısa tutulmalıdır. Zira fırsat kaçarsa bir daha ne zaman cinsel temas fırsatı doğacağı belli değildir. Ayrıca bu kadınların sosyal medya hesapları, akşama kadar seyredebilecekleri magazin programları, saatlerce oyun oynayabilecekleri, dedikodu edebilecekleri, video izleyebilecekleri akıllı telefonları da yoktur.
    Doğadaki türler gibi, ilişkinin zamanı ve zeminine de bu kadınlar karar verdiklerinden, çok önceden hazır duruma geliyor, ilişki öncesi ön sevişmeye de ihtiyaç duymuyorlardı.
    Partnerimizin her ilişkide bizi bir kral veya kraliçe gibi hissettirmesi galiba biraz da bizim tutumumuza bağlıdır herhalde. Zira “Eşim gelsin, beni öpsün, sevsin, okşasın da, gönlümü edebilirse bir de ilişkiye girerim” düşüncesiyle bir şişme seks oyuncağı gibi davranarak bu isteğimize ulaşmamız biraz zor gibi. Çünkü her şeyde olduğu gibi, sekste de verdiğimizden fazlasını almak pek mümkün olmuyor.
    Cinsel ilişki doğanın bize hediye ettiği hayati önemde bir haz kaynadığıdır ama neticede 161-180 yılları arasında Roma imparatoru olan Marcus Aurelius’un: “Derinin deriye sürtünmesinden başka nedir ki, iyisi mi kendinize cinsellik dışında doğada farklı hazlar bulun” diyor. Unutmamalı ki neticede seks her şey değildir. Beklentilerimiz aşırı yüksek tutup, hayal kırıklıkları yaşamanın da fazlaca bir anlamı olmasa gerek.