Puan vermedi·116 syf.··
2026 21. kitabı
Judith, Alman oyun yazarı Friedrich Hebbel'in 1840 tarihli tragedyası. Oyunda özet olarak Holofernes katı ve zalim bir fatih olarak Bethulia şehrini ele geçirmek üzeredir. Şehir teslim olmaz ancak açlık ve susuzlukla sınanmaktadır. Halkın kahramanı rolünü üstlenmeleri gereken erkekleri de bir şey yapamaz, şehir perişan haldedir. Judith ise şehrini kurtarmak adına Holofernes'i öldürmek için yola çıkar. Planı Holofernes'in huzuruna çıkınca onu öldürmektir. Bu yolda çeşitli oyunlar çevirir. Judit, Holofernes'in çadırına girdiğinde bu toksik maskülenliğin karşısında sadece nefret değil, cinsel bir çekim de hisseder. Ancak Holofernes tarafından tecavüze uğradığında artık bu mesele kişisel bir hesaplaşmaya dönüşür ve Holofernes uyurken onun kafasını keser, ardından elinde Holofernes'in başıyla ülkesine döner. Judith, Eski Ahit'ten bir metindir. Eski Ahit'te Judith halkını (Bethulia şehrini) Asur komutanı Holofernes’in zulmünden kurtarmak için Tanrı’nın bir enstrümanı olarak hareket eden, kusursuz, dindar ve vatansever bir figürdür. Hebbel ise bu "kusursuz azize" imajını yıkar, Hebbel'in Judith'i toplumsal cinsiyet rolleri ve kendi cinselliğiyle çatışma halindedir. Böylelikle Hebbel kadını pasif bir kurtarıcı veya ilahi bir araç olmaktan çıkarıp, kendi arzuları ve psikolojisi olan gri bir özneye dönüştürür. Dönemsel olarak bakıldığında da 19. yüzyılın ilk yarısında Alman toplumlarda kadının yeri küche, kirsche, kinder (mutfak, kilise, çocuk) formülüyle sınırlı, kadının varoluşu da aile, ev işleri, annelik ve eş olma rolü ile sınırlandırılmıştı. O dönemde kaleme alınan çoğu eserde kadın ya korunmaya muhtaç, saf ve itaatkar "melek(!)" veya tehlikeli ve günahkar "cadı(!)" olarak iki uç noktada karakterize ediliyordu. O dönemin kadın kahramanları genellikle kurban rolündeydi.
JudithChristian Friedrich Hebbel · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 2019264 okunma
Puan vermedi·163 syf.··
Beğendi
·
2026 27. kitabı
·
6 günde okudu
·
Okunma: 06 Haziran 2026 08:13
#harukimurakami #rüzgarınşarkısınıdinle Haruki Murakami’nin ilk göz ağrısı, yazarlık serüveninin sıfır noktası olan "Rüzgârın Şarkısını Dinle" (Hear the Wind Sing), aslında klasik anlamda başı, ortası ve sonu olan bir roman değil. Murakami bu kitabı 29 yaşındayken, işlettiği caz barın mutfak masasında, gece yarıları parça parça yazmış. İşte tam da bu yüzden kitapta o hırslı, "büyük bir başyapıt yazmalıyım" kasıntısı yok. Aksine, inanılmaz derecede samimi, telaşsız ve hafif esintili bir havası var. Kitabın kalbinde kocaman bir melankoli ve yalnızlık hissi var ama bu his seni boğmuyor. Hani yirmili yaşların başında insanın üzerine çöken, "Ben ne yapıyorum? Hayat nereye gidiyor?" dedirten o tatlı sert boşluk vardır ya; Murakami tam olarak o hissin fotoğrafını çekmiş. ​Karakterler sürekli konuşuyorlar ama aslında birbirlerinin ruhuna tam olarak dokunamıyorlar. Herkes biraz yaralı, biraz eksik. Mesela sol eli dört parmaklı kız, hayatındaki o fiziksel eksikliği ruhsal bir kabukla kapatmaya çalışıyor. Anlatıcı ise geçmişteki üç sevgilisinin (özellikle de intihar eden üçüncüsünün) gölgesini üzerinde taşıyor ama bunu bir acıtasyon malzemesi yapmıyor. Hayatın getirdiği acıları bir nevi kabulleniş var. ​"Mükemmel bir yazı diye bir şey yoktur. Tıpkı mükemmel bir umutsuzluk olmadığı gibi." ​Kitap bu ünlü cümleyle açılıyor. Murakami bize aslında şunu söylemek istiyor: Hayat mükemmel değil, duygularımızı anlatmakta kullandığımız kelimeler her zaman yetersiz kalıyor ama yine de denemeye değer. #okudumbitti
Rüzgarın Şarkısını DinleHaruki Murakami · Doğan Kitap · 20257,4bin okunma
Reklam
Puan vermedi·224 syf.··
2026 10. kitabı
·
5 saatte okudu
·
Okunma: 06 Haziran 2026 13:57
Colin Barrett’in Vahşi Evler kitabını elime alıp bitirdiğimde, üstümden ağır bir kamyon geçmiş gibi hissettim. Hani bazı kitaplar vardır, bittiğinde kapağını kapatır, derin bir nefes alır ve bir süre sadece boşluğa bakarsınız ya; işte bu tam olarak öyle bir roman. ​Barrett bizi alıp İrlanda’nın yağmurlu, kasvetli ve herkesin birbirini bir şekilde tanıdığı, ama kimsenin kimseye gerçekten yardım edemediği küçük bir taşra kasabasına götürüyor. Ama burası öyle kartpostallardaki gibi sevimli, yeşil bir İrlanda kasabası değil. Burası; gençlerin sıkıntıdan patladığı, geçmişteki hataların bir gölge gibi herkesi takip ettiği, tekinsiz ve sert bir yer. ​Kitabın en büyüleyici yanı, yazarın abartıdan uzak, saf ve çarpıcı anlatımı. Edebi sanata, süslü cümlelere veya insanı yoran akademik analizlere hiç girmiyor. O kadar yalın ve doğal bir dille yazmış ki, karakterlerin hissettiği o çaresizliği, sıkışmışlığı ve havada asılı duran öfkeyi sanki yan odadalarmış gibi hissediyorsunuz. Karakterler o kadar kanlı canlı ki, hiçbirini tamamen suçlayamıyor, hiçbirine de tamamen hak veremiyorsunuz. Her biri kendi hayatının enkazı altında kalmış, bir çıkış yolu arayan ama her adımda daha da batan sıradan insanlar. ​Hikaye bir kaçırma olayı etrafında dönüyor gibi görünse de aslında bu olay sadece bir bahane. Kitap asıl gücünü o büyük, gösterişli aksiyon sahnelerinden değil; sessiz akşamlardan, mutfak masalarında yapılan o gergin konuşmalardan ve karakterlerin kendi içlerindeki o derin yalnızlıktan alıyor. Yazar, taşrada yaşamanın getirdiği o klostrofobik, yani insanın üstüne üstüne gelen havayı muazzam aktarmış. Gitmek istersiniz ama gidemezsiniz; kalsanız, her gün aynı duvarlara çarparsınız. Vahşi Evler işte bu çaresizliğin romanı.
Vahşi EvlerColin Barrett · İthaki Yayınları · 202672 okunma
“PİR-İ LEZZET”
10/10
·314 syf.··
Beğendi
·
2026 20. kitabı
·
9 günde okudu
·
Okunma: 02 Haziran 2026 16:48
‘Lezzet ağızda başlar Ama zihinde biter,’ diyen bir felsefenin romanı. Ama ‘göz görmez ise, dil-damak-burun da yabancılaşır.’ Çünkü ‘her lezzet görünüş ile bir bütündür…’ (alıntılar) Bu kitap damağımda güzel bir lezzet bıraktı, siz de tadına bakın isterim. Nasıl överim bilemedim; gastronomi, astronomi, tarih, arada Mevlana, Fuzuli gibi tasavvuftan zatların beyitleri de geçer. Osmanlı yemeklerinin inceliği, baharatların şifası, masal tadında bir kurguyla harmanlanıp okura sunulmuş. Bu yazardan daha önce kitap okumamıştım, ama İskender Pala’nın tarzına çok benzettim. İyi bir araştırma yapılmış, emek kokuyordu her bir sayfası. Okurken saray mutfağının perdelerini aralayıp, sanki pişen o leziz yemeklerin kokusunu alabiliyordum. Bu kesinlikle yazarın başarısı. Saygın ErsinSaygın Ersin Bey’in hayal gücü alkışlanacak türden, bunu da belirtmeden geçemedim.. Hem Osmanlı mutfak kültürünü yakından tanıyor, hem de saray içindeki gizemli ve entrikalı atmosfere tanıklık ediyorsunuz.. Kitaba dönelim: 17. yüzyılın Osmanlısında geçiyor hikâye. Topkapı Sarayı’nda taht değişikliği olunca, tahtın yeni sahibi tahtına varis olabilecek herkesin katlini ister, ölüm fermanı verir. Bu can pazarında 5 yaşında bir erkek çocuk sarayın mutfağına sığınır. İsfendiyar Usta sahip çıkar bu çocuğa ve onu yetiştirmek üzere Adem Usta’ya gönderir. Yanında bir de pusula yazar: Adem Usta kağıdı açınca şaşırır, kağıtta sadece ‘Pir-i Lezzet’ yazar (Pir-i Lezzet; doğuştan tatların, kokuların piridir), böyle bir yetenek dünyaya yüz yılda bir gelir çünkü. Bizim minik, bir lezzet ustasıdır. Ama ne kökünün saray eşrafından olması, ne doğuştan yetenekli olması ona hayatı kolaylaştırmayacaktır. Pir-i Lezzet olmanın hakkını verebilmek için uzun yolculuklara, meşakkatli tecrübelere ve de aşkı tatmasına ihtiyacı vardır. Çünkü önce
Roman - Tarih - Edebiyat
Pir-i LezzetSaygın Ersin · April · 20231,993 okunma
Üç Başı Mamur Bir Ankara Romanı: Ankara! Mon Amour
Puan vermedi·167 syf.··
2026 27. kitabı
·
3 günde okudu
·
Okunma: 05 Mayıs 2026 23:26
Bu yazıya kadar, hakkında yazdığım kitaplar, özellikle de romanlar, hep gelip beni bulmuşlardı. Karşıma çıkmakla kalmayıp bir şekilde beni etkileyen bu kitaplar henüz bitmeden, zihnimde tahlil cümleleri dolaşıma giriverir, haliyle de dayanamayıp o eserler hakkındaki analizlerimi satırlara dökmek zorunda kalırdım. Dergimizin bu sayıdaki ana temasının ‘Ankara’da Edebiyat’ olacağı kararlaştırıldığında bir kere daha bana kitap analizi düştü. Böylece ilk defa bir roman hakkında yazmak için bizzat arayış içine girmiş oldum. Elbette Ankara’mız, edebiyat dünyamızda hatırı sayılır bir alan işgal ediyor ancak roman söz konusu olduğunda bu alan bir hayli daralıyor. Konusu bütünüyle ya da büyük oranda Ankara olan roman sayısı ne yazık ki bir elin parmaklarını geçmiyor. Ankara ile alakalı roman söz konusu olduğunda, edebiyata ilgisi biraz yoğun olan birçok kimsenin olduğu gibi benim de aklıma ilk gelen Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun ‘Ankara’sı oldu. Lakin bu roman, hakkında ziyadesiyle yazılan, birçok analize konu olan eserlerden biriydi. Ayrıca, İbrahim Eryiğit Hocamız, bu sayı için hazırladığı ve önceden vâkıf olduğum hayli zengin içerikli yazısında, söz konusu kitapla ilgili de kısa ama tatmin edici bilgilere yer veriyordu. Ve ilk seçenek böylece elendi. Bir de ‘Yaşanmayanların Romanı’ vardı tabii. Muhammed Ali Koçak ile tanışmama ve dergimizin yazarlarından biri olmasına vesile olan bu roman hem neredeyse bütünüyle Ankara’da geçiyor hem de Ankara’nın kadim tarihine dair birçok bilgi içeriyordu. Lakin onun hakkında da yakın zamanda web sayfamız ve e-dergimizde bir analiz yayınlamıştım. Araştırmamı sürdürürken nihayet istediğim özelliklere sahip romanı yakaladım. Hem adı hem de hikâyesi Ankaralıydı. Başta da ifade etmeye çalıştığım gibi bu sefer kitabı ben arayıp bulmuştum;
Ankara, Mon Amour!Şükran Yiğit · İletişim Yayınları · 20221,638 okunma
Puan vermedi·496 syf.··
2026 4057. kitabı
Umberto Eco okumak benim için her zaman biraz meydan okumaya benziyor. Çünkü Eco size yalnızca bir hikâye anlatmıyor; sizi tarihin, siyasetin, dinin, felsefenin ve insan zihninin karmaşık koridorlarında uzun bir yolculuğa çıkarıyor. Prag Mezarlığı da tam olarak böyle bir kitaptı. Okurken birçok kez durup araştırma yapma ihtiyacı hissettim, bazı bölümleri tekrar okudum ve zaman zaman olaylardan çok fikirlerin peşinden gittim. Bu roman klasik anlamda bir polisiye ya da gerilim kitabı değil. Ortada çözülmeyi bekleyen bir cinayet veya okuyucuyu sürekli ters köşeye yatıran bir gizem yok. Asıl mesele, tarihin nasıl yazıldığı, insanların nasıl yönlendirildiği ve nefretin nasıl üretildiği. Eco, bu kez mezarların arasında dolaşırken aslında insanlığın karanlık tarafını kazıyor. Kitabın merkezinde Simone Simonini var. Fakat Simonini dediğimiz kişi bile tek bir kişiden ibaret değil gibi. Daha ilk sayfalardan itibaren insan kendine şu soruyu soruyor: “Bu adam gerçekten kim?” Çünkü anlatıcıya güvenmek neredeyse imkânsız. Hafızası parçalanmış, kimliği bölünmüş, gerçekle kurgu arasındaki çizgiyi sürekli bulanıklaştıran bir karakterle karşı karşıyayız. Ben romanı biraz da psikanalitik bir gözle okumaya çalıştım. Özellikle Freud'un id, ego ve süperego kavramları sık sık aklıma geldi. Simonini bana sağlıklı işleyen bir benlikten çok, kendi içinde parçalanmış bir zihni hatırlattı. Sahtekârlık yapan, belgeler üreten, insanları manipüle eden, nefretle beslenen bu karakterin aslında kendisiyle bile barışık olmadığını düşündüm. Peder Dalla Piccola karakteri özellikle dikkatimi çekti. Sanki Simonini'nin bastırdığı taraflarının vücut bulmuş hali gibiydi. Bir yerde vicdanı, başka bir yerde ahlaki yükleri, bazen de cezalandırıcı bir iç sesi temsil ediyor gibiydi. Sürekli ortaya çıkıp kaybolması,
Prag MezarlığıUmberto Eco · Doğan Kitap · 20171,228 okunma
Reklam
Reklam