Lydia'ın başkenti (Sardes), İlkçağın en zengin kralı Kroi­sos, yani Karun'un şehri, uğruna bunca masal, bun­ca efsane kurulan... Karun, Yedi Bilgeler'den Atina'lı Solon'u bir gün sarayına çağırmış. Dünyanın en mutlu adamı kimdir? diye sormuş. Sensin! diyeceğine eminmiş. Ama, Solon öyle dememiş: «Ölüm döşeğin­de de mutluyum diyebilen adam» cevabım vermiş. Solon Atina'ya dönmüş. Karun da Bilge'nin bir an­lam veremediği bu sözünü çabucak unutmuş. Ana­dolu şehirlerinin hepsinde sözü geçen, egemenliğini Kızılırmak kıyılarına kadar yayan Karun, doğuda İran krallığına bile kafa tutarmış, zengin olduğu ka­dar da cömertmiş. Anadolu'da olsun, Yunanistan'da olsun altın kaplamalı sütunlarla, heykellerle, sunak­larla donatmadığı bir tapmak yokmuş. Günün birin­de de Yunanistan'daki Delphoi tapınağından bunca armağanın karşılığını istemiş. İran kralı Kyros'un (Kuruş) akıncılığından kaygılanıyormuş Karun, Apol­lon tanrının falcı kadınlarına: Bu durum ne olacak? diye sormuş. Falcılar, biliciler oldum olasıya, lastikli konu­şurlar, Apollon'un falcısı da «Karun Kızılırmak'ı geçerse, büyük bir krallık yıkılacak» cevabını ver­miş . Lydia kralı sevinmiş bu habere, yıkılacak kral­lığın İran krallığı olduğunu sanarak, koca bir ordu ile geçmiş Kızılırmak'ı, ne var ki, İranlılara saldır­masıyla yenilmesi bir olmuş. Kurus, Lydia ile bir­likte Ege'nin bütün şehirlerini boyunduruğu altına aldıktan sonra, zaferini Sardes'te kutlamaya gelmiş. Karun o gün odun yığınının üstünde diri diri yakı­lacakmış. Bahtsız kral, yığının üstüne çıkmış, alev­ler yükselip gövdesini yalayınca «Ah Solon! Solon!» diye haykırmış. Kurus ne diyor diye merak etmiş ve ateşin söndürülmesini, düşmanının yığından aşa­ğıya indirilmesini buyurmuş . Karun'la konuşunca kendi mutluluğunun da geçici olabileceğini iyice an­lamış
Sayfa 123·Kitabı okudu
Aldatma Zihniyeti
Ama daha korkutucu neden, Sibel'in olağanüstü bir irade ve aşkla sürdürdüğü "beni iyileştirme" çabasının bir işe yaramadığını ya da daha kötüsü, "iyileşsem bile" gelecekte hem onu hem Füsun'u idare edeceğimi düşünmesiydi. Bu son ihtimale en kötü zamanlarımda ben de inanmak ister, bir gün Füsun'dan haber alacağımı, bir anda eski mutlu günlerimize dönüp gene her gün Merhamet Apartmanı'nda buluşacağımızı, aşk acımdan böylece kurtulduktan sonra da tabii ki Sibel'le de sevişebileceğimi ve onunla evlenip çocuklu, mutlu, normal bir aile hayatı yaşayacağımızı hayal ederdim.
Sayfa 185·Kitabı okuyor
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Nice nice efsaneler vardır ki, kaynaklarının Ana­dolu'da bulunduğunu kimse bilmez. Bu masallara sahne olan yerler efsane kitaplarında bütün renk ve çizgi özellikleri ile anlatılmıştır, masalı okurken onları gözümüzle görür gibi oluruz. Ama hayal gö­züyle gördüğümüz bu manzaraları gerçek dünya­mızda aramaya pek koyulmayız. Oysa, masal, için­de doğduğu dekora ne kadar bağlı ise, dekor da kaynak olduğu masalın anılması, anlatılması ile canlanır ve asıl kişiliğini ondan alır. Salmakis efsanesi için de bu böyledir. İlkçağdan bu yana birçok sanatçının şiirine, resmine, heykeli­ne konu olan bu masalı bugünkü çerçevesine yer­leştirdiniz mi, masal gerçeğin verdiği anlamla de­rinlik kazanır, masala sahne olan yer de zamanın akışı içinde sanki duralar, ölümsüzleşir. Bodrum'un hemen yanında, deniz kıyısında, bir zamanlar «Salmakis» denilen, bugün «Bardakçı» diye anılan bir tatlı su kaynağı vardır. İçecekleri suyun az kireçli olmasına önem veren Bodrumlular sula­rını ya denizden kayıkla, ya karadan eşekle bu Bardakçı kaynağından getirirler. Su, kıyının iki adım ötesindeki bir kayadan denize akar. Bardakçı iki üçyüz metre genişliğinde bir kumsaldır, karadan yana kayalı, uçurumlu bir dağ amfitiyatrosuyla çev­rilidir. Bardakçı'da gökten düşme bir cennet parçası gibi küçücük, berrak bir göl varmış. Mersin ve yaba­ni sakız ağaçları bu göle yeşil bir çelenk olurlarmış. Bu güzel gölde Salmakis adlı bir su perisi yaşarmış. Salmakis, tanrıça Artemis'in buyruğunda bir dağ ve­ ya orman perisi olmadığından, avcılık etmez, yani zavallı hayvancıkları öldürmezdi; onun için de elin­de ok ve yay taşımazdı. İşi gücü gölün yemyeşil su­larında çırpınıp yıkanmak, çırılçıplak cümbüş et­mekti. Uzun saçlarını göl kıyısında biten mersin ağacından yaptığı taraklarla tarardı. Saçlarını tarar­ken küçücük
Sayfa 115·Kitabı okudu
«Gözlerini bir an eliyle kapadıktan sonra, "Ah, gü­nümüzün milyar dolarlık biliminin sonuçlarını gö­rüyorsunuz işte," dedi rahip. "Bilim adamları bu si­lahları lüks laboratuarlarda yapıyor, geceleri de mut­lu karılarının, iyi beslenmiş çocuklarının yanına dö­nüyorlar. Bizim çocuklarımız ise…" Rahip, ağlayan çocuğu gösterdi; bir yastık nasıl pirinçle doluysa, ço­cuğun içi de çelik mermilerle öylesine doluydu. "Bi­limin ve bilim adamlarının ahlaki çöküntüsü, günü­müzün en üzücü yanlarından biridir," dedi rahip. Ama sonra yine sustu. "Ao-u," diye inledi usulca.»
Sayfa 135
Edebiyat
"Kroisos, odun yığınının üstünde ayakta durmuş; böyle tam bir felaketin ortasında Solon'u düşünecek zaman bulabilmiş ve şu sözün tanrısal anlamını kavramıştı: "Hiçbir canlı mutlu değildir" ; bunu düşünmüş, göğsünden derin bir inilti yükselmiş ve karanlık bir dilsizlikten çıkarak, üç kez, "Solon! " diye bağırmış. Bunu işiten Kyros, adamlarına buyurdu, "Kroisos'tan sorunuz, bu çağırdığı kimdir? " diye; bunlar odun yığınına yaklaşıp sordular. Kroisos bir süre sustu, cevap vermedi, sonra kesin bir emir üzerine şunları söyledi: "Bir adam ki, dünyayı yöneten kişiler onunla konuşabilmiş olsaları, bu benim için büyük hazinelerden daha değerli bir şey olurdu. "
Sayfa 50·Kitabı okuyor
Zaman "zaman, alaycıların, din düşmanlarının gurur dolu sözlerini duyduğum oldu: Tanrı en sevgili, en pak kulunu iblisin eğlencesi etmeye nasıl kıymış, onu evlatlarından edip vücudunu irinli yaralarla ne diye sardırmış! Bunlar öyle yaralarmış ki, adam içindeki irini bir çömlek parçasıyla kazıyarak temizlermiş... Bütün bunlar sadece şeytana, “Bir azizin, uğrumda nelere katlanacağını gör!” diye gösteriş yapmak uğrumda nelere katlanacağını gör!” diye gösteriş yapmak için miymiş... Oysa amaç, ölümlü dünyayı bir an ölümsüz gerçekle karşı karşıya getirmektir. Ulu Tanrı dünyayı yarattığı günlerde, her günün sonunda, “Yarattığın her şey iyidir,” diye övündüğü gibi Eyüp'le de gururlanmaktadır. Tanrıya övgüleri duyuran Eyüp de yalnız Yaradana değil, bütün insanlığa sonsuzluğa kadar hizmet etmektedir. Zaten dünyaya gelişinin nedeni budur: Tanrım, bu ne kitap, içinde ne yüce örnekler var! Kutsal tarih gerçekten büyük, insanlara mucizevi güçler veren bir eserdir! Sanki bütün dünyayı, insanları ve insan tabiatını temsil eder, içinde her şey gösterilmiş, adlandırılmış, sonsuzluğa dek kararlaştırılmıştır. Bundan brasscha nice çözümlenmiş, açıklanmış sır da var içinde!.. Yıllar sonra Tanrı, Eyüp'ü tekrar kalkındırır, servetini yeniden bağışlar. Bir zaman sonra da ona yeni çocuklar verir. Hey Ulu Tanrım! İnsan düşünürse, kaybolan, yokluğunu çektiği evlatların yerine yenilerini sevmek kolay mıydı acaba?.. Ne kadar sevse de öbürlerini hatırladıkça tam anlamıyla mutlu olabilir miydi? Olabilirdi, mümkündü bu. Büyük tabiatın o sırlı eli eski bir acıyı yavaş yavaş onarıp sakin, içli bir sevinç haline getiriyor, coşkun delikanlılığı durulmuş, huzurlu ihtiyarlığa döndürüyor. Her sabah güneşin doğuşunu kutsarken kalbim eski günlerdeki gibi övgülerle dolu. Ama günbatımının o upuzun, çapraz
Sayfa 389·Kitabı okudu