• İnan bana, büyük acı yoktur, büyük pişmanlıklar, büyük anılar yoktur. Her şey unutulur, büyük aşklar bile. Yaşamda aynı anda hüznün ve coşkunluğun bulunuşu bundandır.
  • 159 syf.
    ·6 günde·Beğendi·9/10
    İstanbul Merter'de büyüdüğüm evde, şimdi aramızda olmayan, valideme ait mütevazı bir kütüphane vardı. İçinde siz deyin 200, ben diyeyim 300 kadar kitap bulunurdu. Bunların yarısı Rus, Fransız ve Alman klasiklerin Türkçe çevirileri, geri kalanı da Barbara Cartland, Stephen King, Agatha Christie, Harold Robbins ya da buna benzer fındık fıstık romanlardı. Annem bize tüm bu klasikleri ortaokulu bitirinceye dek okuduğunu söylerdi ki bu doğrudur. İçlerinde 5-6 tane de Dosto (Dostoyevski) romanı vardı. Hafızam beni yanıltmıyorsa bu Dostolardan hiçbirini o zamanlar okumamıştım, hatta şu 50 yaşıma dek Tolstoy, Dosto ve Gorki gibi Rus babaların hiçbir romanını okumadım. Fransız klasikleri derseniz okumadığım yok gibidir, ama ne bileyim, sanırım Ruslara karşı lüzumsuz bir cephe almışım diyebiliriz. Unutmadan, 2015 yılı sonunda ilk baskını yaptığımız (şu an piyasada 7. baskısı var) “50 Muhteşem Kısa Hikâye” derleme çevirim için Dosto da dahil birçok Rus yazarın İngilizceye çevrilmiş kısa öykülerini Türkçeye çevirerek bu kolektif çalışmaya almıştım.

    1k grubunda epey Dosto okumuş FatmaErarslan Hanımefendiye geçenlerde bir ricada bulunmuştum, Dosto okumaya ilk başlayan birisi için hangi sırayı önerirsiniz diye. Bana bu kitapla başlamamı önerdiğinden ben de söz dinledim. İyi ki de bununla başlamışım. Dostonun ne hırt bir adam olduğunu hemen ilk eseriyle öğrenmek beni epey keyiflendirdi. Kumarbaz, kindar, budala, pısırık bir yavşakmış Dostocum, ben demiyorum, bu otobiyografik ve felsefi kurgu romanında bizzat kendi böyle söylüyor.

    Öncelikle edisyondan bahsedeyim. En az 25 tane dizgi hatası var, sanki son okuma yapılmamış gibi duruyor kitap, çok ayıp olmuş kanımca, çünkü çeviri çok başarılı, nefis hatta. Yalnızca dört yerde çevirmen bocalamış, anlam kayması yapmış, hatta sözcük tercihini yanlış kullanmış, merak eden baksın (sayfa 83, 86, 123, 141). Kibele Yayınevi hala hayatta mı bilmem ama bendeki baskı Nadir Kitap’ta bile yok, o derece eşsiz bir edisyon diyebilirim. Beni çok şaşırtan ise; kitabın girişinde tam 16 sayfa Dostonun hayatından ve eserlerinden bahsediliyor, şimdiye dek böylesini hiç görmemiştim, e tabii, kitap otobiyografik bir eser olunca editör metnin altını doldurmak istemiş, çok da iyi yapmış, aynen askeri bir brifing gibi hayat hikayesini okuyup bay dallama Dostonun kitabını okumak çok iyi geldi.

    Dosto bu kitapta bizzat kendisinden bahsetmiş. Hep kaçak hayatı yaşayan, bir türlü giriştiği işlerde dikiş tutturamayan, dergi açıp dergi kapatan, kumar batağına saplanmış, özgüven sorunları yaşayan ufak tefek çirkin bir adam Dosto. Gençliğinde Çarlık karşıtlarıyla takılması önce onun idam cezasına çarptırılmasına, sonra da cezasının Sibirya Omsk bölgesindeki zindanlarda 4 yıl eziyetli bir hapis hayatına ve sonra da 4 yıl er rütbesinde askerlik eğitimi almasına neden olmuş (azmiyle subaylığa kadar çıkar). Koyu bir Hıristiyana dönüşmüş, silik ve kaçak göçek bir hayat sürmüş (çok sık Avrupa’ya seyahat etmiş) ve tabii ki ölüm korkusundan dolayı koyu bir Çar yanlısı olup çıkmış. Romanı yazmadan avansını alıp kumar masasında tüketen, kadın seçimlerinde (ilk karısı 40 yaşında ölen gudubet bir Rus olan Maria Dostoevskaya; ikinci karısı ise, Dosto 46 yaşındayken evlendiği ve ona tam dört çocuk veren 21 yaşındaki güzel Rus kadın Anna Dostoyevskaya, ki bu kadın onun editörü olacak ve azmiyle bizim o şaheserleri okumamızı sağlayacaktır), ülke seçimlerinde, hatta ideolojik seçimlerinde bir türlü başarılı olamayan bir Dosto. Aldığı avansların karşılığında zorla roman yazan bir dahi! Sıkıya gelince harikalar yaratan bir üstat; ilk başyapıtı Suç ve Ceza tabii ki, sonra ikincisi Budala, sonra Delikanlı 2 Cilt, elbette Ecinniler, ve tabii ki Karamazov Kardeşler 2 Cilt; ömrü vefa etse Alyoşa adlı bir keşişin başkahraman olacağı bir dizi romanla “lanetlenmiş sorulara” aradığı cevapları belki somutlaştırabilecekmiş; Dostonun yeri yurdu uçmağ olsun diyelim…

    Kitabımız iki bölümden oluşan otobiyografik felsefi bir kurgu roman. İlk bölümde Dosto yeraltından bize, okuyucularına seslenir ve bizi ikinci bölüme hazırlar. Kendinden, ruh yapısından, silik ve yavşak bir adam olduğundan, kumara düşkünlüğünden, pısırıklığından ve tabii ki etraftaki diğer hayvanoğlu hayvanların, pardon insanların kumaşından bahseder.

    İkinci bölümde -bence- hayatından anekdotlar var. Uşağı zibidi Apollon, hiç sevmediği ve hatta hepsinden nefret ettiği subay arkadaşları Zverkov, Fertfiçkin ve Simonov, bir randevu evinde tanıştığı ve onu mütemadiyen gücendirdiği tazecik Rus fahişe Liza ile ilgili anılarını bizimle paylaşıyor. İnanılmaz mütereddit bir adam Dosto, sokakta yürürken kafasında devamlı yazıyor, yazıyor dediğim hayal ediyor, olmadık şeyleri olmuş gibi düşünüyor, sokakta hangi canlıyı görse ya kasap gibi kesip biçiyor ya birilerinin suratına tokat atıyor ya da kadınların ırzına geçiyor, tabii zihninde, gerçekte bunları yapamayacak kadar pısırık. Bazen düşünüyorum da ben de toplu taşıma traktörlerindeyken, ya da işimle uğraşırken, alışveriş yaparken, kısaca insanoğlu ile muhatap olurken, tek bir gün içinde en az 20 leş veriyorum, çünkü ortam manyak hayvanatla dolu, insan siluetinde dilsiz şeytanlar sürüsü yörüngemize girmiş dönüyor da dönüyor etrafımızda; iyi ki zihin diye bir şey var da bunu gerçek hayata aksettirmeden, vahşice duygularımızı zihnimizde hallederek kendimizi mutlu kılıyoruz, herkesin içinde tatlı bir deli yatıyor kanımca...

    Ben kitabı da felsefi kurgu roman tekniğini de çok beğendim. Klinik psikolog gibi, derinlemesine, özeleştiri de yaparak insanın malzemesini çok net ortaya koymuş Dosto, hem de sadece 159 sayfada. Fatma Hanım’ın Dosto okuması için önerdiği sırada "Beyaz Geceler" var, o kitapla devam edeceğim. Bu romanı alın okuyun diyemiyorum, zaten çoktan okumuşsunuzdur ve de çok iyi yapmışsınızdır, benim ki biraz geç geliyor, kusura bakmayın.

    Elinizden kitap, kalbinizden huzur hiç eksik olmasın.

    Süha Demirel, 14 Ekim 2019, İstanbul.

    ***

    Kitabın Künyesi:

    Yeraltından Notlar
    Fyodor Mihayloviç Dostoyevski
    Kibele Yayınevi
    Çevirmen: Gülten Bekman
    Baskı tarihi: 1995
    Sayfa sayısı: 159
    Dünya Klasikleri, Edebiyat, Roman
  • Yavuz Bahadıroğlu

    "Eskiyi unut, yeni yolu tut" -5-

    Osmanlı’da “Bir acı kahvenin kırk yıl hatırı var”dı. İkramı severler, birbirlerine de, misafire de sık sık kahve ikram ederlerdi…
    İftar sofrasında konuklara, “Tatlı yiyelim, tatlı konuşalım” sözü eşliğinde önce bir kaşık bal sunulurdu… Sonra Allah ne verdiyse kaşıklanırdı…
    Haberli ya da habersiz gelen misafirlerden biri su ister ve içerse, suyu verene “Su gibi aziz ol” diye teşekkür eder ya da kendisinden genç biri su vermişse, “Berhudar ol” diye dua ederdi.
    Ramazan boyunca sadece camilerde değil, konaklarda, hatta sıradan evlerde hatimler indirilir, yürekler Kur’an ikliminde yumuşatılırdı…
    Kahvehaneler “Cafe” değil, “Kıraathane”, yani bir nevi “kültür evi” idi. Akşam namazıyla yatsı namazı arasında yahut yatsı sonrasında bir araya gelen mahalleli, bu kültür evlerinde edebiyat, şiir, kıssa, menkıbe dinleyerek kültürünü beslerdi. Bu yüzden Osmanlı insanı “cahil” kalmazdı:İlim sahibi olmayanlar bile “irfan” sahibiydi…
    Misafire “Aç mısınız?” diye sormak ayıp sayılırdı. Bunu kahve ile test ederlerdi. Misafir önce kahvenin yanında getirilen suyu alırsa aç sayılır, kahveyi alırsa tok sayılırdı. Ona göre ya sofra kurulur ya da mevsim meyvesi ikram edilirdi…
    Osmanlı insanı “Yiyeceğini değil, yedireceğini düşün” (atasözü) derdi. Toplumun en fakirleri bile “ikram” ve “ihsan” etmeyi severlerdi…
    Küskünler mahallenin yaşlıları tarafından bayram öncesi tespit edilir, sorun tatlıya bağlanır, bayrama barış içinde girmeleri sağlanırdı. Hatta ufak-tefek kavgalar mahkemeye intikal ettirilmez, mahallenin yaşlıları tarafından sonuçlandırılırdı…
    Bayram öncesi bayramlıklarıyla sokakta gezen çocuklara“arife çiçeği” denilirdi. Esnaf, çocuklara şeker filan dağıtırdı…
    Osmanlı sarayında bayram kutlaması bayramdan üç-dört gün önce başlardı. Sultanın bayram namazı için camie gelişi sırasında medrese talebeleri yolun iki yanında dizilip “Mağrur olma padişahım, senden büyük Allah var!” diye bağırırlardı. Padişah da kadife keseler içinde harçlık dağıtırdı…
    Altmış üç yaşını geçmiş birine yaşı sorulduğunda, “Haddi aştık” derdi. “Had”, Efendimizin ölüm yaşı olan altmış üçtü. Onu geçmeyi “hadsizlik” sayacak kadar derin bir “edeb” anlayışı vardı…
    Yolda küçük, büyüğünün önünde yürümez, kenara çekilip büyüğüne yol verirdi…
    Merdiven çıkarken, sendelerse tutabilmek için kadın daima öne alınırdı. İnişlerde ise erkek öne geçerdi. Bu görgü kurallarının gereğiydi…
    Çarşı esnafı namaz vakitlerinde dükkânı kilitlemeden namaza gider, buna rağmen hırsızlık olaylarına pek rastlanmazdı…
    Kadınlar bugünkü gibi “altın günü” toplantıları yapmaz, “sanat toplantıları” yaparlardı. Ebru, hat, çini gibi sanat faaliyetlerinde bulunurlar, enstrüman çalmayı öğrenirlerdi…
    Selâtin camilerinin her sütünü üniversite kürsüsü gibiydi. Her sütunun yanında bir müderris (derin profesör) uzmanlık alanıyla ilgili ders verir, bundan hem medrese talebeleri, hem de halk istifade ederdi… 
    Kahve ve kahvehâne tarihimiz başlı başına bir kültürdür: Kahveyi pişirmek kadar sunmak da maharetti…
    Mahve sohbetlerinde, “Ehl-i keyfin keyfini ne tâzeler?” diye sorulur, “Taze elden, taze pişliş, taze kahve tazeler” diye tekerlemeler söylenirdi…
    “Eskiyi unut/ Yeni yolu tut” dediler, toplumumuzu “töresiz”, “geleneksiz”, “göreneksiz” bıraktılar.
    Bize ait olanlar gitti, Avrupa’ya ait olanlar geldi…
    Bari mutlu musunuz? 
  • 200 syf.
    Sokrates (MÖ yaklaşık 469 – MÖ yaklaşık 399, bazı kaynaklarda biraz daha faklı gösteriliyor), şu çok net ki; binlerce yıl önce yaşamış olmasına rağmen düşünceleri ve söyledikleri hala hayranlık uyandırabilen çağının çok ötesinde, bugünlere ulaşmış hatta gelecekte de değer görmesi çok muhtemel olan değerli bir düşünürdür.
    Onun tarzı bir başkadır. Cevaplarla açıklamak yerine soru sorar ve karşıdakinin cevabı kendisinin keşfetmesi için yol gösterici olurdu. Hepimiz tahmin ederiz ki bu, çok daha zor bir iştir.
    Bununla ilgili bir örnek vermek istiyorum:
    Sokrates bir gün, Agora’daki öğrencilerine sormuş; ‘Kimdir insan, insan nedir?’
    Öğrenciler; ‘Onu bilmeyecek ne var? İnsan; iki ayaklı, tüysüz bir yaratıktır.’
    Sonraki gün, tüyleri yolunmuş bir horozla gelen Sokrates, canlı hayvanı işaret ederek, şöyle sormuş; ‘Yani insan dediğiniz şey böyle bir şey midir?’
    Kendisi pek yazmamıştır (en azından benim bu konuda bilgim yok). Savunmasını da kendisi değil, yine o da bir düşünür ve öğrencisi olan Platon (Eflatun) yazmıştır.
    Bu kitap Sokrates’in Euthyphron’da dinsizlikten dolayı yargılanışının öncesini ve inançları hakkındaki görüşlerini, ardından yargı sürecini, solarak da Kriton’da karar sonrasında yaşananları anlatmaktadır.
    Sokrates, düşünceleri ve inançları konusunda onu suçlayan mahkemenin karşısında; onurlu bir ölümün namussuzca yaşamaktan çok daha erdemli olduğunu savunur, ölüm cezası alacağı muhakkak olan bir durumda. Ve seçtiği yolu şu sözlerle dile getirir:
    “Ben bir siyaset adamı olamayacak kadar dürüst olduğumu düşünerek, size ve kendime iyilik etmemi engelleyecek hiçbir yola sapmadım! Tam tersine, hepinize iyilik etmemi mümkün kılan bir yola girdim, herkesin kendini düşünmekten, kendi işlerinin peşinde koşmaktan önce erdemi, bilgeliği araması gerektiğini, devletin sırtından faydalanmaya bakmadan önce devlete bakması gerektiğini sizlere kabul ettirmeye çalıştım.”
    Aslında alacağı cezanın iptali için Sokrates’in küçük bir geri adımı bile iyi bir başlangıç sayılacak, hatta onu affetmek isteyen yargıçları bile mutlu edecektir. Yargıçlar affetmek istemektedir çünkü Sokrates’in geri adım atması onların asıl istedikleri şeydir. Yoksa idam edilen bir Sokrates’in olması onların başarısı olmayacaktır.
    Ölüm kararı alınmış, ölüme giderken celladının kapıyı açık bırakması hatta onu kaçması için teşvik etmesine, her türlü yardımı yapmasına rağmen o, burada ölümün aslında fikirlerinin kazanımı olduğunun düşüncesiyle kaçmamıştır.
  • Osmanlı’da “Bir acı kahvenin kırk yıl hatırı var”dı. İkramı severler, birbirlerine de, misafire de sık sık kahve ikram ederlerdi…

    İftar sofrasında konuklara, “Tatlı yiyelim, tatlı konuşalım” sözü eşliğinde önce bir kaşık bal sunulurdu… Sonra Allah ne verdiyse kaşıklanırdı…

    Haberli ya da habersiz gelen misafirlerden biri su ister ve içerse, suyu verene “Su gibi aziz ol” diye teşekkür eder ya da kendisinden genç biri su vermişse, “Berhudar ol” diye dua ederdi.

    Ramazan boyunca sadece camilerde değil, konaklarda, hatta sıradan evlerde hatimler indirilir, yürekler Kur’an ikliminde yumuşatılırdı…

    Kahvehaneler “Cafe” değil, “Kıraathane”, yani bir nevi “kültür evi” idi. Akşam namazıyla yatsı namazı arasında yahut yatsı sonrasında bir araya gelen mahalleli, bu kültür evlerinde edebiyat, şiir, kıssa, menkıbe dinleyerek kültürünü beslerdi. Bu yüzden Osmanlı insanı “cahil” kalmazdı:İlim sahibi olmayanlar bile “irfan” sahibiydi…

    Misafire “Aç mısınız?” diye sormak ayıp sayılırdı. Bunu kahve ile test ederlerdi. Misafir önce kahvenin yanında getirilen suyu alırsa aç sayılır, kahveyi alırsa tok sayılırdı. Ona göre ya sofra kurulur ya da mevsim meyvesi ikram edilirdi…

    Osmanlı insanı “Yiyeceğini değil, yedireceğini düşün” (atasözü) derdi. Toplumun en fakirleri bile “ikram” ve “ihsan” etmeyi severlerdi…

    Küskünler mahallenin yaşlıları tarafından bayram öncesi tespit edilir, sorun tatlıya bağlanır, bayrama barış içinde girmeleri sağlanırdı. Hatta ufak-tefek kavgalar mahkemeye intikal ettirilmez, mahallenin yaşlıları tarafından sonuçlandırılırdı…

    Bayram öncesi bayramlıklarıyla sokakta gezen çocuklara“arife çiçeği” denilirdi. Esnaf, çocuklara şeker filan dağıtırdı…

    Osmanlı sarayında bayram kutlaması bayramdan üç-dört gün önce başlardı. Sultanın bayram namazı için camie gelişi sırasında medrese talebeleri yolun iki yanında dizilip “Mağrur olma padişahım, senden büyük Allah var!” diye bağırırlardı. Padişah da kadife keseler içinde harçlık dağıtırdı…

    Altmış üç yaşını geçmiş birine yaşı sorulduğunda, “Haddi aştık” derdi. “Had”, Efendimizin ölüm yaşı olan altmış üçtü. Onu geçmeyi “hadsizlik” sayacak kadar derin bir “edeb” anlayışı vardı…

    Yolda küçük, büyüğünün önünde yürümez, kenara çekilip büyüğüne yol verirdi…

    Merdiven çıkarken, sendelerse tutabilmek için kadın daima öne alınırdı. İnişlerde ise erkek öne geçerdi. Bu görgü kurallarının gereğiydi…

    Çarşı esnafı namaz vakitlerinde dükkânı kilitlemeden namaza gider, buna rağmen hırsızlık olaylarına pek rastlanmazdı…

    Kadınlar bugünkü gibi “altın günü” toplantıları yapmaz, “sanat toplantıları” yaparlardı. Ebru, hat, çini gibi sanat faaliyetlerinde bulunurlar, enstrüman çalmayı öğrenirlerdi…

    Selâtin camilerinin her sütünü üniversite kürsüsü gibiydi. Her sütunun yanında bir müderris (derin profesör) uzmanlık alanıyla ilgili ders verir, bundan hem medrese talebeleri, hem de halk istifade ederdi…

    Kahve ve kahvehâne tarihimiz başlı başına bir kültürdür: Kahveyi pişirmek kadar sunmak da maharetti…

    Mahve sohbetlerinde, “Ehl-i keyfin keyfini ne tâzeler?” diye sorulur, “Taze elden, taze pişliş, taze kahve tazeler” diye tekerlemeler söylenirdi…

    “Eskiyi unut/ Yeni yolu tut” dediler, toplumumuzu “töresiz”, “geleneksiz”, “göreneksiz” bıraktılar.

    Bize ait olanlar gitti, Avrupa’ya ait olanlar geldi…

    Bari mutlu musunuz?

    Yavuz Bahadıroğlu
  • Mutlu uyumak lazım, azizim. Madem uyku, yarı ölüm halidir, o halde mutlu ölmek lazım ,her gece.

    Cemal Süreya