İşte, koltuğumuza oturmuşuz, kitabımız elimizde, daha da rahat olmak için bacak bacak üstüne atıyoruz, bir sigara yakıyoruz. Haydi o zaman, sükûnet ya da tasasızlık ya da neşe ya da mutluluk, işte ne ad vermek istiyorsan, gel bakalım. Tam vaktidir. Gelebilirsin. Neden gelmiyorsun? Kim girdi? Kimdir her şeyi mahvetmeye gelen? Kapı kapalı değil miydi?
Hangi kapı? Merdivenlere açılan tahta kapıyı, ardına bir demir değnek geçirmekle kapatmanın yeteceğini mi sanmıştın? Dostum, bu, kendini savunmak için en önemsiz olandı. Bir pazar gününü mahvetmek için gelecek kişinin zili çalmaya, anahtarı kilide sokmaya hatta odana girip seni yerinden sıçratmak için omzuna dokunmasına bile gerek yoktur. Senin kendi içinde kilitlenen kapıların var mı? Bu anlamda bir önlem aldın mı? Ya o zaman? Geri gelen anıları, yani kaybolan yılları, artık olmayan ya da seni unutan insanları hatırlamayı durdurabilecek misin?
Ya ölüm, ona ne dersin? Onu hesaba katmamış mıydın? O senin içinde tırmanmaya devam ediyor. Her ne kadar bütün bedenin içinde tek bir bozuk hücre olmasa bile, o ilerleyebilir. Doğduğun gün, milim milim yaklaşmaya başladı.
Doğru, sen düşünmüyorsun, şimdilik onu bütünüyle unutmuşsun oysa bir soluk alamadığında, mutlu olmak için bir adımdan daha yakın olan algılanamayan bir mesafeyi aşamadığında, oraya göz diktiğinde ve daha ileri gidemediğinde he odur, ölümdür ve sen okyanuslar, dağlar aşarak kaçabilirsin; onu hep içinde taşıyacaksın ve her şeyden daha çok ondan nefret ederek içinde gece gündüz besleyeceksin: Hiçbir anne evladına karşı bu kadar özenli olmamıştır.
Evlendiklerinin üzerinden çok bir zaman geçmemişti. Normalde Çati evden çıkmadan gözlüklerini bir bezle silerdi. Halime bir güzel mendil uzattı ve dedi ki bırak o bezi. Artık bununla sil gözlüklerini. Sana kıyamam ben.
Halime'nin bir kerecik "Sana kıyamam ben," demesine Çati'nin içinde kocaman bir sel kabardı. Diyecek laf bulamadı...
Çati otuz küsur yıl ömür sürdükten sonra Halime'yi bulmuştu.
Çati otuz yılda ne anadan ne babadan ne öğretmenden ne esnaftan böyle bir tek laf duymamıştı.
Çati'ye it demişler, kopuk demişler, deyyus demişlerdi.
Çati yerde sürünen bir ayakkabı eskisiydi.
Ama sen şu işe bak; Halime "kıyamam" demiş, almış kaldırmıştı yerde sürünen Çati'nin adını.
Çati "kiyamam" sözü için o gün Halime'ye baktı, baktı. Hiçbir şey demedi, diyemedi. Sevindi çok. Mutluluk da insa-nı tıkarmış anladı.
Gözünden akanı durduramadı.
"Kıyamazsın he mi?" dedi. Gözlüğünü çıkardı. Diyecek laf ararken Halime bir de uzanıp öptü yanağından. "Haydi, sıkma kendini, hayırlı işler olsun," deyiverdi. Sanki Halime'nin dilinden cennetten haber geldi. Öyle sevindirik oldu Çati. İlk basamağa adımını attı. Hiç sağı solu yoklamadan, düşerim diye korkmadan, "Kıyamazsın he mi?" diyerek, mutluluktan kanatlandı, indi merdivenden...
Ali Lidar – Alengirli Şiirler
Kaçırdığımız sabahlara ciddi bir özür borçluyuz
beraber uyanmadığımız bütün sabahlar
bir şey eksikti vardı yeryüzünün haberi
yanımızda başka bedenler
aklımızda başka hayaller
ama aynı güneş aynı gökyüzü
ve sen büyürken kimselerin fark edemediği yerlerde
gözlerini anlamsızca dikerken en yükseklere
durmaksızın seni düşündüğümü söylemem doğru olmaz.
**
Ama günün başka kimselere anlamlı gelmeyen anlarında
bazen onu elli geçe mesela
bazen ikiye altı kala
çorabımın tekini ararken ya da
kaç yumurta kıracağımı düşünürken tavaya
mütemadiyen seni düşündüğümü söyleyebilirim
sevgilim denmez artık uzaktaki sevgiliye
sevgilim denmez çok ayıp ama sevdiğim diyebilirim
sevdiğim belli olmaz saçma sapan bir zamanda
bir çocuk gülüşünde ya da eski bir türk filminde
farkında bile olmadan aklına gelebilirim.
**
Belki kadar kesin
ve keşke kadar imkânsız
birbirimizden uzaklaşmamız
kırılsak da tırnak uçlarımıza kadar
kırılırız elbet bunu gerektirir yaşamak.
**
Hayatı bir bütün olarak görme alışkanlığı he akla ,hem de gerçek ahlaka uygundur ve eğitim sırasında teşvik edilmesi gerekir.uygun ve değişmez bir amaç, yaşamın tamamını mutlu kılmaya yetmez ama mutlu bir yaşam için vazgeçilmez bir koşuldur.