Kıbrıs'ta sürgün bulunan eski şeyhülislâm Karaçelebizâde Abdülaziz'in gözlemleri ve iddiaları özel bir önem taşır. Onun dönemin yüksek politikasında belli başlı karşıt görüşlü şahsiyetlerden olduğu unutulmamalıdır. Abdülaziz özellikle Venedik'le deniz harekâtı, mâlî kargaşa ve bunalım hakkında Naîmâ'ya kaynak olan vekâyinâmelerden daha ayrıntılı bilgi verir. Mâliyedeki kargaşa hakkında görüşlerini anlatırken defterdar Moralı'yı şiddetle kötüler, vezir Derviş Paşa'nın kendi kethüdası Ali Paşa'yı mâliyenin başına getirdiğini kaydeder. Derviş Paşa sipahiler tarafından tehdit edilmektedir. İbşir Paşa'nın mâliyeye getirdiği "intizam" Murad Paşa tarafından bertaraf oldu, der. Murad Paşa'nın ortadan kalkmasını takdîrle karşılar. Onun zamanında hazine gelirleri, “İki, üç sene peşin alınmış, Yahudi sarraflardan alınan züyuf akça kullanılmış"tır; öte yandan reâyadan alınan olağanüstü avâriz vergileri kalkacak, onun vezâretten ayrılmasıyla reâya rahata kavuşacaktır. Abdülaziz reâya olmadan devlet olmaz ("lâ-mülk illâ bi'l-raiyye") diyen kadîm siyaset teorisini tekrarlar. Padişah huzurunda mâlî işler konuşulurken, paşmaklık adıyla hazineden alınan para (30, 40 bin esedî guruş, 25 veya 26 bin altın) eski şeyhülislâma göre Şerîat'a aykırıdır. Padişah bu noktada suskun kalmış -yani vâlide ile bu hususta tartışmadan kaçınmıştır. Abdülaziz, saray kilerine harcanan parayı mâliye defterinde gördüm, aklıma "fütur verdi" diye yazar. Abdülaziz pâdişahın masraflarını dahi eleştirir: Yazın Keşiş Dağı'ndan (Uludağ) saraya buz gönderilirmiş, bunun için Bursa ihtisâb gelirinden 30.000 akça ödenir ve kayıklarla buz saraya eriştirilirmiş. "Bu israftır. Şerîat'a aykırıdır". "Devlet erkânı bunu zat-i şahaneye arz etmezler." Abdülaziz'e göre mukata'at (devletin mukata'a defterlerinde kayıtlı gelir
Sayfa 331 - İş Bankası Kültür Yayınları·Kitabı okudu
Naimâ, "Lisan-ı halkta meşhur ve menkuldür ki, Sultan Murad gece ile şehr-i İstanbul'u gezip yatsıdan sonra fenersiz dışarıda bir adam buldukta bilaaman katlederdi" diyor ve bir de vaka naklediyor:
"Padişah bir gece Hocapaşa Mahallesi'nde tebdil geziyormuş. Hocapaşa Camii imamının bir taze yiğit olan oğlu, yatsı namazından sonra camii kapamış, o civarda olan evlerine fenersiz giderken Sultan Murad'a rastlamış. Delikanlının yolunu kesen Sultan Murad gazapla: 'Sen benim yasağımı işitmedin mi?' diye bağırmış.
Delikanlı, padişahı karşısında görüp onun pürgazap ve heybet sesini işitince, donakalmış. 'Padişahım... Ben imamın oğluyum... Camide geç kaldım... Fener yok... Evimiz de şuracıkta...' diyecek olmuş amma kim dinler. Padişah yanındaki cellada emretmiş, biçareyi kement atıp oracıkta boğuvermişler.."
Ordu Üçpınar menziline konduğunda, gece, kuytu bir yere çekilip tütün içen on bir kişi, tebdil dolaşan IV. Murad tarafından bizzat yakalanmış ve derhal idam olunmuşlardı; içlerinden biri mukabele halifesi Ütücüzade lakabıyla tanınan oldukça yüksek bir memur, biri de kapıcıbaşıydı. Reha menzilinde ikisi yeniçeri olmak üzere on dört tütün tiryakisi yakalanmış ve gündüz ordugâhta alenen katledilmişlerdi. Halep'te yirmi kişi idam olunmuştu. Ordu ilerledikçe, her menzilde, beşer, onar, yirmişer "tütün içer yaramazlar" suçüstü yakalanıyor, idam ediliyor, ibret olmak üzere asılanlardan bazılarının çubukları ağızlarına verilerek teşhir ediliyordu. Fakat bu ölüm cezaları, kimseye ibret olmuyordu, sadece ortalığa dehşet saçıyordu. Naimâ, şöylece anlatır:
"Bu duhan içenlerin kimi orduda eli ve ayağı kırılıp siyaset olunur ve kiminin eli ve ayağı otağı hümayun önünde kırılır, kiminin boynu vurulurdu. Kimini dört parça ederlerdi.."
Naimâ, tütünün Türkiye'ye girişini "Zuhur-ı Duhan" serlevhası altında Hicri 1015 (Miladi 1606) yılı vakaları arasında şöylece kaydeder:
"Helal mi, haram mı?' diye nice çekişmelere sebep olan tütün Frengistan'dan zuhur edip bu 1015 yılında diyar-ı İslam'a girdi ve nice fitne ateşi tutuşturup gittikçe yayıldı ve şöhret buldu ve memleket zurefası onun müptelası oldu.."
Naîmâ, Yahya Efendi'ye dair bir yığın fıkra anlatır. En güzel ve devri için manalı olanlardan biri de şeyhülislamlığından sonra yakın dostlarına söylediği, "Riyakâr insanların bazı iyilikleri bulunduğunu şimdi anladım," sözüdür, "Halk riyayı seviyor, mürai olmayandan ne korkuyor ne de utanıyor. Onun için başlangıçta yüz vermediğimiz bazı müraileri sonunda yüksek vazifelere getirmeye mecbur kaldık!" diyen hakim şeyhülislam riyayı "şerrin gizli menzilidir" diye tarif eder.