Kitabı bitirdiğimde "Ben ne okudum?" şoku yaşayıp bir süre kalakaldım. Margaret Atwood'dan ilk kez bir kitap okumakla birlikte daha önce geç kaldığım için kendime kızdım.
Ustaca kurgulanmış kitap içinde kitap özelliği taşıyan bu hikaye edebiyat tarihin en büyük kurgu oyunlarından biriydi bana göre...Aman Allah'ım nasıl nasıl olur sorusuyla ortalıkta bir süre gezdiriyor sizi.
Yazar iç içe geçmiş hikayelerle anlatıyor olayları. İlki yaşlı bir kadının hatıraları, ikincisi trajik bir aşk romanı ve onun içindeki distopya. İlk başta çok karışık gelen bu yapı 70'li sayfalardan sonra yerine oturuyor. Yazarın zekasına hayran kaldım diyebilirim. Okuru öyle bir manipüle ediyor ki burnunuzun ucundaki gerçekleri göremiyorsunuz..
Hikaye aslında iki kız kardeşin parçalanmış hayatlarını, yaşanan güç savaşlarını, dönemin aristokratlarının ikiyüzlülüğünü, toplumun kadınları susturuşunu anlatsa da muazzam bir intikamıda satırlar arasına gizlemiş ta ki son sayfalara gelene dek bunu anlayamıyorsunuz. Kitap bittiği an nasıl fark edemedim, nasıl anlayamadım diyerek başa dönüp okumak istiyorsunuz.
Yazar kitabı yazarken kendi annesi ve anneannesinden de ilham almış dönem kadınlarının "yalan söylemek ve sır saklamak" zorunda kalışını Iris karakteriyle işlemiş. Roman bitince aslında Iris'in saf değil ne kadar zeki ve kurnaz olduğunu anlıyorsunuz. Eğer hala okumadıysanız zihninizi bu ters köşe serüvene bir an önce bırakın derim...
Her hayat daha yaşanırken bile, çöplük gibidir; Bir ölünün arkasından temizlik yaptığınızda, birgün sıra size geldiğinde ne kadar plastik çöp torbası doldurulacağını daha iyi anlarsınız.