BURADA YOKOLDUYSAN, ORADA VAROLURSUN...
#y:99702 Hazretlerinin Türkçeye İslâm'da Kardeşlik Hukukunun Esasları ismiyle çevrilmiş bir eseri var. Orada Musa aleyhisselâm ile Cenâb-ı Hak arasında şöyle bir diyalog zikrediliyor: Hak Teâlâ vahyediyor ki: "Benim için amel işledin mi?" Musa aleyhisselâm cevap veriyor: "Ya Rabbi, namaz kıldım, oruç tuttum, sadaka verdim..." Hakîm-i Mutlak'ın bu cevaba karşılığı şu oluyor: "Namaz senin için burhandır, oruç cennettir, sadaka gölgedir, zikir nûrdur. Benim için hangi ameli işledin?" O zaman Musa aleyhisselâm bu soru-cevabın eğitimi için olduğunu anlıyor: "Senin için olacak amele beni irşad buyur ya Rabbi!" Kıssa şöyle bir cümleyle hitama eriyor: "Bu vesile ile Musa aleyhisselâm amellerin en faziletlisinin Allah için sevmek, Allah için buğzetmek olduğunu anladı." Peki Ahmed vücudda/varlıkta geri bu amellerin fazilette/ihlasta en önceye gidişini nasıl anladı? Şöyle diyeyim: Bu kıssayı okuduğum zaman hatırıma Mehmed Kırkıncı Hoca merhumun "Mü'minin niyeti amelinden hayırlıdır!" hadis-i şerifi hakkında yaptığı bir izâh geldi. Yanlış anımsamıyorsam şöyle bir mânâyı deruhte ediyordu o izâh: Âdemoğlu bir amel işlediğinde artık onun için "yapmış olma"nın imtihanı başlar. Sözgelimi: Yüklü bir miktarda bağışta bulundunuz diyelim. Böyle bir cömertliği eyledikten hemen sonra şeytanınız sitayişlerle ihlâsınıza yüklenir: "Of, of, of. Ne adamsın be! Helâl. Maşaallah. Böyle bir hayrı da ancak senin gibi bir adam yapabilirdi. Başka kim var bu zamanda böyle bir sadaka verebilecek?" Eğer bu hususta ben gibi zayıflardansanız amelin sahipliğini büsbütün üzerinize alarak onu yakmanız işten bile değil. Halbuki doğru tavır şu olmalıydı: **"Hâşâ, eğer Allah beni bu hayırda muvaffak kılmasaydı, nasıl şartları yoktan yaratıp ortaya çıkarabilirdim? Ben sadece bir vesileyim. İrâde
HEM İBLİS'E HEM DÜCANE'YE VEVAP...
Dücane Cündioğlu'na âit bir kısa video dolaştı geçenlerde nette. Özetle şöyle bir şey söylüyordu orada: "Tanrı yoktur!" diyenler değil "Tanrı vardır!" diyenler kanıt getirmek zorundadır. Çünkü, bir şeyin varlığını öne süren kişi, o şeyin varlığına dair kanıt getirmek zorundadır. Bir şeyin yokluğunu öne süren kişi ise yokluğunu ispat etmek zorunda değildir... Peki acaba bu sahiden hep böyle midir? Adalet hakkında yapılan tartışmalardan âşinâ olduğumuz üzere, hakikaten de, birisine suç isnad ettiğinizde, o suçu "iddia sahibi olarak" sizin ispatlamanız bekleniyor. "Müddei iddiasını ispatla mükelleftir." Meselâ, birisine "Katilsin!" deseniz, o adam "Değilim!" diye aklanmaya çalışmaz. Siz "o adamın cinayet işlediğini" ispatlamaya çalışırsınız. En azından bizdeki sistem böyle işliyor. Ve yeterli kanıt bulunmadığında da "masumiyet karinesi" gereğince berât ettiriliyor. Cündioğlu haklı(!) gibi. Fakat adalet her zaman böyle mi işler? "İBLİS'İ İLZAM, şeytanı ifham, ehl-i tuğyanı iskât eden Birinci Mebhas, bîtarafâne muhakeme içinde şeytanın müdhiş bir desisesini, kat'î bir sûrette reddeden bir vakıadır..." cümlesiyle girilen 15. Söz'ün Zeyli'nde, buna da bir cevap verildiğini düşünüyorum ben. En azından adaletin "hep bu basitlikte işlemediğini" seziyorum. Efendim, bahsin başlangıcı, İblis'in şu suâlidir: "Sen Kur'ân'ı pek âli, çok parlak görüyorsun. Bîtarafâne muhakeme et, öyle bak. Yâni, bir beşer kelâmı farz et, bak. Acaba o meziyetleri, o ziynetleri görecek misin?" Fakat, mürşidim, bu "gûya tarafsızlık" içinde bir hile olduğuna hidayet edilir: **"Hakikaten ben de ona aldandım. Beşer kelâmı farz edip öyle baktım. Gördüm ki, nasıl Bayezid'in elektrik düğmesi çevrilip söndürülünce ortalık karanlığa düşer; öyle de, o farz ile, Kur'ân'ın parlak ışıkları gizlenmeye
Tefekkürât
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
NE OLACAK BU EVRİMCİLERİN ANA-BABA HASRETİ...
Evrimcilerin ana-baba hasreti yürek yakıyor! Sözgelimi: Nette dolaşırken yavrusunu pambik pambik seven pandayı görüyor. Efkârlanıyor. "Rahmetli anacığım da bana böyle sarılırdı!" diye inliyor. Yaaa. Yahut da bakıyor. Şempanzenin biri videoda sigara tellendiriyor. Oradan hemen kendi pederinin anısı canlanıyor: "Rahmetli babam da böyle keyifle sigara tellendirirdi!" deyu sızlanıyor. İş yalnız burada kalsa sorun yok. "Ana-baba hasretidir..." der geçersiniz. Fakat bunlar mevzuu daha enteresan boyutlara da taşıyorlar. "Rahmetli anacığım da bana böyle sarılırdı"dan yola çıkıp "Ulan yoksa anacığım da panda olmasın mı?" gibi absürt noktalara varıyorlar. O yüzden evrimcilerin bu tarz paylaşımlarına takılmadan edemiyorum. En yumuşağı "Memeli hayvanlarla aramızdaki benzerliklerden akrabalık fikrine gitmek doğru değil!" diyorum. Nihayetinde atalarımız da bu mantığın sağlam bir zemini olmadığını şu hakikatli sözle asırlar öncesinden tesbit etmişler: "Halanın da bıyığı olsa amcan olurdu." Diyeceksiniz ki: "Hooop! Kendi ağzınla tuş oldun a akılsız. Halayla amca zaten akrabadır." Doğrudur; halayla amca zaten akrabadır da "bıyık" sorunu da ortalarında lök gibi oturmaktadır. Hâl böyle olunca feleğin çemberinden geçerek gözünü açmış birisi sormadan yapamaz: "Bir küçücük bıyık iki aile üyesini birbiri olmaktan bu kadar kesin alıkoyuyorsa memeli hayvanlarla aramızdaki nüanslar bize neler yapmaz?" Öyle ya. Sadece benzemiyoruz ki. Bir sürü de farkımız var bizim. Fakat sathî nazarın en kem meziyetidir. Az bakar. Az görür. Daha azını da gösterir. Bu az-az-az birikiminden çıkan yorumlar da elbette isabet etmez. Çünkü hayır küllîdir. Büyük resim kuşatıldıkça hakikate de yaklaşılır. Parçalarsa şaşırtır. __Şer cüzîdir. Parçalara bakmak indirgemeciliktir. Evrimcilerin sırf bu
Evrim
Güzel ve anlamlı sözler zahiren yazana ait görünse de özünde Allah’a aittir; çünkü kelamın özü, mananın kalbe düşme anında gizli olan ilâhî nefeste saklıdır. İnsan sadece bir kalemdir; mürekkebi, gönlüne verilen ilhamdır. Bir cümle doğar, kelimeler birbirine tutunur, mana ince bir nehir gibi akar… Ama o nehrin kaynağı kulun bilgeliği değil, Rabb’inin gönle bıraktığı gizli bir damladır. Bazen bir insan derin bir cümle kurar, o cümle başka bir gönülde yankı olur; birinin sızısını dindirir, birinin aklını aydınlatır, birinin karanlığına mum yakar. İşte o anda anlarız ki, söz dediğin şey bir kuldan çıkmış olsa bile, tesiri kulların kudretine sığmaz. Çünkü kalbe şifa veren ses, kulağa dokunan kelime değil; o kelimenin arkasındaki ilâhî iradedir. Herkes konuşur, fakat herkesin sözü gönle değmez. Çünkü gönle değen sözler, önce Arş’ta yankılanmış, sonra kulun kalbine bir hediye olarak indirilmiştir. Bu yüzden bir insan güzel bir cümle yazdığında aslında kendi kudretiyle övünemez; çünkü o cümleyi içinde doğuran şey, insanın geçici aklı değil, Allah’ın kalbe dokunan ebedî hikmetidir. Zahiren yazarız, zahiren düşünürüz, zahiren üretiriz… Fakat her hakikatli söz, tıpkı her incelik barındıran güzellik gibi, sahibini aşan bir derinlik taşır. İnsan belki ne dediğini bilerek söyler ama sözün kimlere ulaşacağını, hangi yaraya merhem olacağını, hangi gönülde hangi duayı yeşerteceğini bilemez. İşte bu bilinmezlik, kelamın ilâhî yönünü fısıldayan en büyük işarettir. Bu yüzden güzel sözün sahibi kul değildir; kul sadece o sözün yeryüzüne taşınmasına vesile olan bir eldir. Gerçek sahip ise kelamın da, mananın da, hikmetin de sahibi olan Allah’tır. O’nun izin verdiği ölçüde konuşur, O’nun lütfettiği kadar bilir, O’nun ilham ettiği kadar yazabiliriz. Ve bazen en derin, en anlamlı
Buzdolabı Palyaço
... BUZDOLABI PALYAÇO Sana çalınmış birkaç düşten bahsetmek istiyorum, Kırmızılı , yeşilli , mavili vs vs... Birkaç hayal kırıklığına da değinmek lazım tabii Ama inanmamakta özgürsün. Zira bunlar birer hikâye. Komik birer hikâye, Her komik hikâyenin bir doğruluk payı vardır değil mi? Ve her komik hikâye, iyi bir sonla bitmeyebilir. Bunlar hakikatli şeyler, Hakikati duymayı sevmez kimi kulaklar, Kimi gözler apaçık ortada olanı görmez. Ama illa sana bunu anlatmak zorundayım, Hem bende dursa ekşir , Ben de her şeyin tadı bozulur , Benden çıkmak zorunda, tadı bozulmadan bazı şeylerin. Sen de duy, Sen de gör hem Onlar da bilsin! Ben çok amaçlı dolap mıyım? Elektrikli pişirici miyim ben ? Evet ne diyordum! Hadi aç kulağını dinle , Sadece birazcık alacağım vaktini,
Mart Ayı Okumalarına Kurgusal Hikayeden Bir Bakış (:
📚📖📚📖📚📖📚📖📚📖📚📖📚📖📚 Gecenin en karanlık anında, Huzura Varınca derin bir nefes aldım ve kendi içime dönerek sordum: Düşünmenin Doğru Ölçüsü neydi? Hakikat arayışında yol almak isteyen her insan gibi, ben de soruların ağırlığını taşıyordum. O sırada, bilgece bir ses yankılandı zihnimde: "Al bu İslam Edebinden Bir Demet’i, edeble, düsturla besle, incelikle işle ruh toprağına. Eğer hakikati gerçekten arıyorsan, ancak yol boyunca karşılaşacağın hakikatler seni şekillendirecektir. Eğer yolculuğu tamamlamaya cesaretin ve dahi sabrın yoksa, unutma ki, Sen Derviş Olamazsın ! Bu sözler içime işledi. Adımlarım beni bilmediğim bir diyara sürüklerken, gökyüzüne baktım. Bir ses, zamanın ötesinden fısıldadı: " Samanyolunda Ziyafet var, gelmelisin!" Gökyüzüyle aramdaki sınırlar incelirken, manevi bir sofra kuruldu sanki. Sofrada baş köşedeydi Oruç. Farklı hikâyelerden gelmişti ama hepsinin gözlerinde aynı soruları görmüştü : İnsan kimdir? Ne arar? Hangi dilden konuşursa konuşsun, içindeki suskunluğu hangi kelimelerle anlatabilir? O an anladım ki, insanın iç dünyası ne kadar farklı olursa olsun, Sözcükleri Tadan Adam gibi, bu dünyaların arasında köprüler kurabilir. Dünyayı kelimelerle tadar, kelimelerle duyar ve onlarla şekillenirdi. Bir kelimenin taşıdığı anlam, diyar değişse de aynı kalırdı elbet. Aşk, ölüm, umut ve arayış... Daha nicelerinin de yer aldığı hakikatli bir Sufi Sözlük oluştu zihninde. Bunlar her insanın kalbinde yankılanan evrensel kelamlardı. Söz bitmeden bir başka ses yükseldi. Derin ve sarsıcıydı: "Peki, ölüm? Çok Sesli Bir Ölüm duydunuz mu hiç? Ölüm tek bir sessizlik midir, yoksa ardında yankılanan binlerce ses mi vardır? Köyde, şehirde, dünyanın en ücra köşesinde, ölüm kaç farklı şekilde anlatılır? Ama en sonunda hep aynı bilinmezliğin içinde saklanır." Bu sözlerle bir an durdum. Düşündüm iç alemimdekilerle. Ve sonra başka bir hikâye
Duygu ve Düşünce