• ATİLLA İLHAN'ı Kaybedişimizin 14. Yıldönümü

    Türk şair, romancı, denemeci, gazeteci ve eleştirmendir.
    Entelektüel çalışmalarıyla Türk edebiyat ve düşünce dünyasına önemli katkıları olmuş bir aydındır.

    15 Haziran 1925'te Menemen'de doğdu. Tam ismi, Attilâ Hamdi İlhan'dır. İlk ve orta eğitiminin büyük bir bölümünü İzmir ve babasının işi dolayısıyla gittikleri farklı bölgelerde tamamladı. İzmir Atatürk Lisesi birinci sınıfındayken mektuplaştığı bir kıza yazdığı Nazım Hikmet şiirleriyle yakalanmasıyla 1941 Şubat'ında, 16 yaşındayken tutuklandı ve okuldan uzaklaştırıldı. Üç hafta gözetim altında kaldı. İki ay hapiste yattı. Türkiye'nin hiçbir yerinde okuyamayacağına dair bir belge verilince, eğitim hayatına ara vermek zorunda kaldı. Danıştay kararıyla, 1944 yılında okuma hakkını tekrar kazandı ve İstanbul Işık Lisesi'ne yazıldı. Lise son sınıftayken amcasının kendisinden habersiz katıldığı CHP Şiir Armağanı'nda Cebbaroğlu Mehemmed şiiriyle ikincilik ödülünü pek çok ünlü şairi geride bırakarak aldı. 1946'ta mezun oldu. İstanbul Hukuk Fakültesi'ne kaydoldu. Üniversite hayatının başarılı geçen yıllarında Yığın ve Gün gibi dergilerde ilk şiirleri yayımlanmaya başladı. 1948'de ilk şiir kitabı Duvar'ı kendi imkânlarıyla yayımladı.

    Paris yılları

    1948 yılında, üniversite ikinci sınıftayken Nâzım Hikmet'i kurtarma hareketine katılmak üzere ilk kez Paris'e gitti. Bu harekette aktif rol oynadı. Fransız toplumu ve orada bulunduğu çevreye ilişkin gözlemleri daha sonraki eserlerinde yer alan birçok karakter ve olaya temel oluşturmuştur. Türkiye'ye geri dönüşünde başı sık sık polisle derde girdi. Sansaryan Han'daki sorgulamalar ölüm, tehlike, gerilim temalarının işlendiği eserlerinde önemli rol oynamıştır. Şair bu gerilim havasını ilk şiirlerinde olmasa da özellikle Bela Çiçeği gibi kitaplarında eski günlerini yad ettiği ya da eleştirdiği şiirlerini yayımladı. Birkaç kez gözaltına alındı.

    İstanbul - İzmir - Paris üçgeni

    1951 yılında Gerçek gazetesinde bir yazısından dolayı soruşturmaya uğrayınca Paris'e tekrar gitti. Fransa'daki bu dönem, Attilâ İlhan'ın Fransızcayı ve Marksizmi öğrendiği yıllardır. 1950'li yılları İstanbul - İzmir - Paris üçgeni içerisinde geçiren Attilâ İlhan, bu dönemde ismini yavaş yavaş Türkiye çapında duyurmaya başladı. Yurda döndükten sonra, Hukuk Fakültesi'ne devam etti. Ancak son sınıfta gazeteciliğe başlamasıyla beraber öğrenimini yarıda bıraktı. Sinemayla olan ilişkisi, yine bu dönemde, 1953'te Vatan gazetesinde sinema eleştirileri yazmasıyla başlamıştır.

    Sanatta Çok Yönlülük

    1957'de gittiği Erzincan'da askerliğini yaptıktan sonra, tekrar İstanbul'a dönüş yapan Attilâ İlhan sinema çalışmalarına ağırlık verdi. Onbeşe yakın senaryoya Ali Kaptanoğlu adıyla imza attı. Sinemada aradığını bulamayınca, 1960'ta Paris'e geri döndü. Sosyalizmin geldiği aşamaları ve televizyonculuğu incelediği bu dönem, babasının ölmesiyle birlikte yazarın İzmir dönemini başlattı. Sekiz yıl İzmir'de kaldığı dönemde, Demokrat İzmir gazetesinin başyazarlığını ve genel yayın yönetmenliğini yürüttü. Aynı yıllarda, şiir kitabı olarak Yasak Sevişmek ve Aynanın İçindekiler dizisinden Bıçağın Ucu yayımlandı. 1968'de evlendi, 15 yıl evli kaldı.

    İstanbul'a dönüş

    1973'te Bilgi Yayınevi'nin danışmanlığını üstlenerek Ankara'ya taşındı. Sırtlan Payı ve Yaraya Tuz Basmak'ı Ankara'da yazdı. 1981'e kadar Ankara'da kalan yazar Fena Halde Leman adlı romanını tamamladıktan sonra İstanbul'a yerleşti. İstanbul'da gazetecilik serüveni Milliyet (2 Mart 1982 - 15 Kasım 1987) ve Gelişim Yayınları ile devam etti. Bir süre Güneş gazetesinde yazan Attilâ İlhan, 1993-1996 yılları arasında Meydan gazetesinde yazmaya devam etti. 1996 yılından 2005 yılına kadar köşe yazılarını Cumhuriyet gazetesi'nde sürdürdü. 1970'lerde Türkiye'de televizyon yayınlarının başlaması ve geniş kitlelere ulaşmasıyla beraber Attilâ İlhan da senaryo yazmaya geri dönüş yaptı.

    Sekiz Sütuna Manşet, Kartallar Yüksek Uçar ve Yarın Artık Bugündür halk tarafından beğeniyle izlenilen diziler oldu.

    İlk romanı Sokaktaki Adam yayımlandığında 10 roman yazmıştı. Bunlar hiç gün ışığına çıkmadı. Attilâ İlhan bunun sebebini bir söyleşide şöyle açıklıyor: '... birçok roman yazdım daha önceden. Ama neden yayınlamadım? Çok akıllıca bir sebebi vardı. Çünkü biliyorum ki yazarlar ilk romanlarında kendilerini anlatırlar. O da romancılık değildir. Günlük tutmaktır.' (Düşün, Haziran 1996) .

    Roman serüvenine başladığında döneminin diğer yazarları daha çok yerel ve kırsal olayları, kişileri işlerken Attilâ İlhan şehir insanını Türkiye'nin yakın dönem tarihini siyasal, ekonomik ve sosyal yanlarıyla ele alan bir yapı içerisinde işliyordu. Sadece İstanbul, İzmir gibi Türkiye'nin büyük şehirlerini, işlediği dönemin yaşam tarzını, ekonomik ve sosyal sorunlarını kahramanlarının gözüyle yansıtmakla yetinmiyor; aynı zamanda, batı kültürünün Türkiye'ye ne şekilde yansıdığını, olumlu ve olumsuz etkilerini, çizdiği karakterlerle ve Avrupa'daki şehirlerle örtüşen bir yapı içerisinde irdeliyordu.

    Hazırlık ve Arayış Dönemi

    Romanda 'hazırlık ve arayış dönemi' diye nitelendirilebilecek dönemde, yayımladığı Sokaktaki Adam ve Zenciler Birbirine Benzemez'de yazarın Paris'te yaşadığı yıllara ait deneyimlerinin ve gözlemlerinin karakterlere yansıdığı görülür. Yazıldığı yıllarda Türkiye'deki batılılaşma uğruna toplumdan kopan kişilerin bocalamaları Sokaktaki Adam'da ele alınırken, Zenciler Birbirine Benzemez'de Avrupa'da komünist ve anti-komünist mültecilerle karşılaşan, hayal kırıklığına uğramış bir devrimci anlatılır. Her bölümün farklı bir karakterin ağzından aktarıldığı Sokaktaki Adam, Attilâ İlhan'ın edebiyatımıza getirdiği yeni bir söylem olarak alınabilir. Daha sonraki romanlarında da görüleceği gibi, diyalektik bir yaklaşımla işlenen olaylarda kahramanlar güçlü ve zayıf yanlarıyla okura ulaşır; birbirlerini suçlamaz ve okuyucuda önyargı oluşturmazlar. Attilâ İlhan, Zenciler Birbirine Benzemez için bakın neler diyor:' Kitap 'soğuk savaş'ın en belalı döneminde yazıldı, yayınlandı. Çok ikircikli bir sorunu tartışıyordum. Romanın kahramanı, İstanbul'daki ve Paris'teki 'solcu' çevrelerle düşüp kalkıyor, bunlarla ilişkilerini ve tartışmalarını anlatıyordu, her şeyi olduğu gibi yazmak, romanın yayımlanmasından vazgeçmekle eşitti. Bu bakımdan, içeriğine hafif flu bir hava verdim.'

    Romanın dilinin farklılığını ise yazıldığı dönem içerisinde yoğun Fransızca çalışmasına bağlayan yazar, bazı cümleleri Fransızca düşünüp Türkçe yazmıştır.

    Olgunluk dönemi

    Yazarın 'olgunluk dönemi' diye tanımlanabilecek edebiyat süreci Kurtlar Sofrası ile başlar. Sokaktaki Adam'da ne istediğini değil, ne istemediğini bilen biri anlatılırken; Zenciler Birbirine Benzemez'de Mehmed-Ali istedikleri ile istemedikleri arasında mütereddit bir karakteri yansıtmaktadır. Oysa Kurtlar Sofrası'nda Mahmud ne istediğini çok iyi bilen bir karakteri çizer. Bu üç romanıyla Attilâ İlhan Türk aydınına farklı açılardan bakar, fikirlerini diyalektik-materyalist bir sentez içinde derleyerek Türkiye için bir sentez önerir- ki sonradan yazdığı yedi kitaplık Aynanın İçindekiler serisi de bu zemine oturmaktadır. Bıçağın Ucu, Sırtlan Payı, Yaraya Tuz Basmak, Dersaadet'te Sabah Ezanları, O Karanlıkta Biz, Allah'ın Süngüleri: Reis Paşa ve Gazi Paşa bu seriyi oluşturan romanlardır. Her romanda yer alan karakterler, Türkiye'nin tarihinde köşebaşlarını oluşturmuş dönemlere ayna tutan aydınlardır. Tarihi olaylar, politik ve sosyal dengelerle ele alınır. Birbirleriyle bağlantısı olan karakterlerden herbiri bir romanda ön plana çıkar ve olaylar onun gözlemleriyle aktarılır. Bu serinin bütünü irdelendiğinde yine, yazarın Türk aydınına yakın tarihimize bir bakma şansı tanıdığını ve kendi toplumcu-gerçekçi bakış açısıyla önergeler sunduğu görülür.

    Ölümü

    Attilâ İlhan ilk kalp krizini 1985 yılında geçirdi. Bu tarihten sonra kardiyolojik sorunları devam eden İlhan'ın 2004'ten itibaren sağlık durumu daha da bozuldu. 11 Ekim 2005'te İstanbul'daki evinde geçirdiği ikinci kalp krizi sonucu hayata veda ettiğinde 80 yaşındaydı.

    2003 Sertel Demokrasi Ödülü'ne layık görülmüştür. 1946 CHP Şiir Yarışması İkinciliği 1974 Türk Dil Kurumu Şiir Ödülü tutuklunun Günlüğü ile 1975 Yunus Nadi Roman Armağanı Sırtlan Payı ile vefatından sonra 2007 yılında kurulan Attilâ İlhan Bilim Sanat Kültür Vakfı çalışmalarına devam etmektedir.

    Eserleri

    Şiir
    Duvar (1948)
    Sisler Bulvarı (1954)
    Yağmur Kaçağı (1955)
    Ben Sana Mecburum (1960)
    Bela Çiçeği (1962)
    Yasak Sevişmek (1968)
    Tutkunun Günlüğü (1973)
    Böyle Bir Sevmek (1977)
    Elde Var Hüzün (1982)
    Korkunun Krallığı (1987)
    Ayrılık Sevdaya Dahil (1993)

    Roman
    Sokaktaki Adam (1953)
    Zenciler Birbirine Benzemez (1957)
    Kurtlar Sofrası (1963)
    Aynanın İçindekiler serisi
    Bıçağın Ucu (1973)
    Yaraya Tuz Basmak (1978)
    Dersaadet'te Sabah Ezanları (1981)
    O Karanlıkta Biz (1988)
    Allah'ın Süngüleri: Reis Paşa (2002)
    Gazi Paşa (2006)
    Fena Halde Leman (1980)
    Haco Hanım Vay (1984)
    O Sarışın Kurt (2007)

    Gezi-Deneme-Eleştiri
    Abbas Yolcu (1957)
    Gerçekçilik Savaşı (1980)
    Batı’nın Deli Gömleği (1982)
    İkinci Yeni Savaşı (1983)
    Sağım Solum Sobe (1985)
    Yanlış Kadınlar Yanlış Erkekler (1985)
    Ulusal Kültür Savaşı (1986)
    Sosyalizm Asıl Şimdi (2006)
    Hangi Sol (1971)
    Hangi Batı (1972)
    Hangi Seks (1976)
    Hangi Sağ (1980)
    Hangi Atatürk (1981)
    Hangi Edebiyat (1991)
    Hangi Laiklik (1995)
    Hangi Küreselleşme (1997)

    Cumhuriyet Söyleşileri
    Bir Sap Kırmızı Karanfil (1998)
    Ufkun Arkasını Görebilmek (1999)
    Sultan Galiyef - Avrasya`da Dolaşan Hayalet (2000)
    Dönek Bereketi (2002)
    Yıldız, Hilâl ve kalpak

    Televizyon dizileri;
    Teleflaş / Kanal 6 (1991)
    Sekiz Sütuna Manşet (1982)
    Kartallar Yüksek Uçar (1983)
    Yarın Artık Bugündür (1986)
    Yıldızlar Gece Büyür (1992)

    Müzik albümleri;
    An Gelir / Kendi Sesinden Şiirleri (2006)

    Ödülleri
    1946 CHP Şiir Yarışması Birinciliği
    1974 Türk Dil Kurumu Şiir Ödülü Tutuklunun Günlüğü ile
    1975 Yunus Nadi Roman Armağanı Sırtlan Payı ile
  • mızgin ve frok için
    ah! Tamara

    (bitmemiş bir şiirin ipuçları)

    yaşam ve ölüm
    iki hasım şimdi
    iki şüpheli şahıs
    her an birisindir
    her an ikisi

    ý
    Samanyolu uzanmış sere serpe
    hasat bitmiş
    erzak, kuruyarı istif
    geriye bir şairin hüznü kalmış biçilmedik
    boy vermiş, Başak uçları göbekte!
    incecik bileklerime batıyor ah, Tamara!
    büyüdükçe mi yitiriyoruz saflığımızı?

    Samanyolu çırılçıplak, gece yıldızlı
    dut yaprakları hışırdıyor, orda mısın?

    ý ý
    meyva dalları ağır, yorgun
    er sabah doğuracaklar yarın
    şimdi geceye karışıyorlar simsiyah yapraklarıyla
    kapımın yüzyıllık mavisi
    bir sağımlık çiyi çiçeklerimin
    -en çok şafakta tazedirler
    hep tükenmez bir umudun habersiz sebepleridir

    ağzımda dağılan Toran üzümü
    sapsarı tınazlarla sağılmayı bekleyen harman
    saçları tutuşan dağlar
    havaya akan kuru buhar!
    hep bu umudun dirilişidir Tamara!
    bundan tenim bu kadar esmer
    ve savrulup gidişim
    adı geri verilen diyarlara..

    ııı
    tandırdan ahker eksilmez olmuş
    yapışmış hamuru yakıyor, bu koku oradan
    Batman Çayı, Malabadê’nin ayaklarını öpüyor
    ve tutsaklığının farkında
    bunca yıllık kalıbında böyle aktığı görülmemiştir
    bezgin, biteviye..
    ve sesler eksiliyor geceden
    hasretlik bir Fa vurulmuş en son
    dört Mi yaralı Requiem’den
    Re teslim olmuş, pişmanmış
    diğerleri karanlıktan..

    ama alev aydınlatır dumanı da
    saçılmış bir beyinden içeri
    kara burunlu kara postal
    işte her şey bu kadar açık, Tamara..

    ıv
    adım, soyadım da söyleniyormuş gibi uzundu
    çok dövdüler beni, çok ağaçtan düştüm
    kafamda on dört kırık izi var, sıyrıkları saymadım
    katlayıp katlayıp boyuma uydururdu annem
    yine de çıplak ayaklarımı gizleyemezdi pantolon
    derken kırmızı bir kundura aldılar bir yaz Çermik’ten dönerken
    eskimesin diye hiç giymedim
    sonra ayağıma dar geldi..

    yüzlerce bilye bulurdum düşlerimde
    uyanınca hiçbiri olmazdı
    hep ütüldüğüm günlerde görürdüm
    karığım büyüdü, düşler seyreldi..

    bir sabah ayrı bir dünya, intizam!
    öğretmenin yazısı kadar yabancı..
    paydosta kendi harfleriyle ağlayan annem
    hangisi bendim.. ben hangisiyim..
    biraz Kafka okumak gibi bir şey galiba
    kapkara olmak belki
    belki ismin ne? hâli

    v
    – a ha! bu atlı Mıhlıso’dur
    ilerde itirafçı olacak!
    Nuro bir kolcu daha vurur
    bu kırkıncı!
    sıtma çaputuna birebir ellerinin şifası..

    Edip vurulmuş.
    Edip vurulmuş..
    Edip vurulmuş… hawaaar!

    jandarma.
    sıkıyönetim..
    harekât…

    içtima.
    işkence..
    terörist…

    sıtma.
    verem..
    kolera…

    ölüm.
    yas..
    taziye…


    dört parçalı göğsümü
    paletler çiğner her gün
    yürür giderler kirpiklerim boyunca
    önüme atılan kardeş başları
    taşırır yoksul gözlerimi de
    inadına ağlamam işte
    acım, yaşadığımca ağlasam bitecek değil!

    birilerinin kahır doluyor içi Tamara!
    birileri yakıyor kendini yunmak için acılardan
    yeter
    yeteeer
    y e e e t e e e e e e e e e r r r…

    vıı
    kaç çiçek kurusu
    kaç kelebek ölüsü
    kaç yüz buruşuğu
    yaşanamayan kaç aşk
    olası kaç heyecan
    kaç eksik ürperti
    hiç saramayacak kaç beden
    bir
    taş
    oynuyor
    yerinden
    bir adam güç bela öpebiliyor sevgilisini
    bir saz kırılıyor
    bir civan uçuruma salıyor ağırlığını
    bir köprü uçuyor bakmaktan
    ellerim yanıyor kâğıtta
    ellerime ağustos yağıyor durmadan
    en çok Baharları ağlıyorum
    bir yanardağın batısında

    vııı
    beklemek zamanı çoğaltır Tamara!
    belki bir deprem, hadi bir deprem
    taşırır yoksul denizleri

    ilk kurşun.
    ilk sağım..
    ilk ağızsütü…

    dışarda fırtına var:
    bütün pencereleri açın!

    ve kederli bir yüze kapanır kapı
    tanrı kadar mağrur kadınlar bekler
    köylerde, şehirlerde acır yalnızlık
    başkasının ölümü: tek gerçek felaket!
    sapsarı bir endişeyle sokaklara çıkılır:

    Ağıt vurulmuş.
    Ağıt vurulmuş..
    Ağıt vurulmuş… ah, heval!

    hiçbir romana sığmayacak
    hiçbir yüzyıla hasretimiz
    alnımdan kırgın sloganlarla bir şehir geçer her gün
    bültenler kelle başı söz eder öldüğümüz ülkeden

    ıx
    soğuk olur anneciğim.. soğuktur beklemek
    soğuktur kör umut biriktirmek sağır beyinlerde
    yeni yükünü yıkmaya benzemez
    ama en az senden eksilen kanlar kadar kutsal
    ve yardan, yarenden yoksun, öylece,
    birbaşına, sebepli bir intihar
    sebepli bir koyverip kendini, arkadan geleceklere..
    yani anneciğim soğuk olur dizinden uzak her yer
    ölüler.. ölümler artar ömründe
    kaygıyla bültenleri izlersin.. soğuktur bahar gelmez
    soğuktur, ihanet artar.. soğuktur, iftira..
    ve ben cüzamlı bir yolcuyumdur kimsenin konuk etmediği
    düşümde bir sevda bulurum, adı: Tamara!
    uzar, uzar sesim sessizlikte, bıkkınlığında sessizliğin
    derken yarına inanmaya başlar birileri
    düşlerinde umut bulur
    saçlarında bölünmüş bir şefkatin sımsıcak izi
    dudaklarında kaçak tütün tebessümü
    ve tokalaşmaları sertçedir, samimidir
    kendi renginde akar Kızılırmak
    Dicle kendi dilinde çalkanır
    ansızın hatırlanmış bir şey gibi

    x
    a a h, Tamara!
    niye mi tutuyorum ellerini
    niye mi dönüyorum köklerime
    sen ki birden çok, çoktan fazla
    ve kelimenin birkaç anlamıyla dişi
    ve ben tutuşmalıyım Tamara
    bir aşk da mutlu bitsin!


    Ayışığı Sonatı’nı çaldığımız akşam..
    tabanlarım ağırıyor
    bıyıklarım gürültüyle uzuyor
    hışmımdan korkuyorum Tamara!
    bir namlu ucundaki darağacında
    tepinir, tepinir kesilmiş bir kuş gibi içim
    bıraksalar sulardım, dallarına çıkardım yeşilken
    şimdi savaşçılık oynar içimdeki çocuk
    artık hep ebe değil
    ve oyunlarına almıyor Beko’yu..

    korkarak
    üşenerek büyüyen Feyzo’yu vurmuşlar!
    ensesine ölüm sıkılmış, iki el!

    Feyzo vuruldu.
    Feyzo vuruldu..
    Feyzo vuruldu… a a h, heval!

    yaşam ve ölüm
    iki hasım şimdi
    iki şüpheli şahıs
    her an biriyim, Tamara
    her an ikisi,

    94-95
  • 111 syf.
    ·1 günde·Beğendi·10/10
    NE HASTAYIM NE SAĞIM NE ÖLÜYÜM...

    ZEBERCET...
    Hayatı anlamlandıramayan...
    Şefkat ve sevgi arayan...
    Yalnızlığını kimsesizlik olarak yaşayan...
    Kimsesizliği giderek çözümsüzlüğe...
    Bunalıma...
    Cinayete...
    Ve intihara sürüklenen trajedinin öznesi...

    Topluma yabancıdır Zebercet...
    Zehirli bir ot gibi varlığı gereksizdir...
    Gülümseyişi olmayan bir sırtlan gibi müptezeldir...

    Yalnızlık temasını işleyen bu roman, çaresiz bir kahramanın psikolojisini bilinç akışı tekniği ile ustaca işleyen bir romandır.
    İşlediği cinayetin yükünü taşıyamayan bu kahraman vicdanını susturamaz, iç hesaplaşmasında dengeyi bulamaz, polise teslim olamaz, ölülerini bile gömemez, özgürce dolaşmaya dayanamaz ve kendi ipini kendi yağlar , ilmikler, kendi boynuna kendi geçirir, ayağının altındaki masayı kendi iter ve bu hayattan gider...
    Zaten insan için değişmez tek kesinlik vardır : ölüm.

    Halbuki rutin bir hayatı olan bir otel kâtibiydi...
    Aynı saatte kalkar, aynı şeyleri yer, her ay aynı berbere gider, aynı şeyleri düşünürdü...
    Ta ki o güne kadar!
    Gecikmeli Ankara treni...
    16.40 treninden inen ve ismi verilmeyen kadın otele girdiği an yazgısı değişir Zebercet’in çünkü âşık olmuştur.
    Tek gece kalır kadın otelde ...
    Ve sonra Zebercet kadının yine gelmesini bekler...
    Kaç pazartesi geçtiğini...
    Kaç salı...
    Kaç çarşamba bitirdiğini...
    Kaç gün
    Kaç saat
    Kaç dakika geçtiğini sayar, sayar, sayar....
    Zihninde “Gelmeseydin ölürdüm.” dediği kadın, geldiği için ölür aslında...

    Anayurt Oteli varoluşçuluk akımının etkisinde yazılmış. Bu akıma göre insan “bunalım”dadır. Bu yüzden romana sıkıntılı ve karamsar bir hava hâkim.
    Zaten okurken bulantı, baş ağrısı, mide krampları yaşanması olasıdır nitekim bunları ne kadar şiddetli yaşatıyorsa, roman o kadar başarılıdır.

    Romanı yerden yere vuran, yarım bırakan, Zebercet’ten nefret edenlerin sayısı hayli yüksek olduğuna göre Türk edebiyatındaki yerini hak ettiğini söyleyebilirim.
    Dip not : Bilinçaltı ve psikanalitik ögelerin ustaca kurguya yedirildiği bu roman 23 yaş altı için önerilmez :))
    Kırmızı noktanın serbest olduğu gece 12 sularında gençlerin eline geçme olasılığı bulunduğundan çocuklardan ve hele ergenlerden şiddetle uzak tutulması gerektiğini belirtmek isterim. :))
  • Sen,
    Sen olalı böyle gün böyle el
    Böyle alkış görmedin
    Seni böyle sevmenin saatindeyim
    Sabaha karşıyım, gece yanlısıyım
    Dünyanın en kalabalık yalnızıyım
    Mısralarımı çare bilenler bilsinler
    Ayan beyan gece gece
    Bir insan kadar acılıyım

    Sen sen olalı
    Güzel günler yaşamadın
    Bensiz kasımlar geçti üstünden
    Hiçbir sevdayı ıslatmayan yağmurlarla
    Gözlerinden tam olarak nereye gidilir bilmem
    Kaybolmak isterim bizzat
    Hiç pusula rehber istemem
    Kabaca tarif edilmiş bir ölümdür aradığım
    Ölüm arkam sağım solum
    Yazık bir şaire konulmuş ambargoyum
    Sen güzel olmadan önce
    Bu kadar güzel değildi güzel
    Bir yüze bir perçem ne zaman uğrar
    Tende rüzgar nasıl kayar
    Sırtındaki ürperti tabiatın en büyük mucizesidir
    Bir deprem bir tufan nasıl çaresiz kalır
  • Sekerat

    Kopuk kopuk irtibat,
    Kurcalanmış frekans.
    Çeşit çeşit dalgalar,
    Ve daha pek çok nüans.
    Şimdi zamanı değil,
    Olmaz olsun böyle şans.
    Bir hazırlığım da yok,
    Alo! ... Alo! ... Ambulans.
    Nerde eski günlerim!
    Hızlı müzik, hoppa dans.
    Nerden çıktı şimdi bu?
    Son demdeki konferans.
    Hayatın son perdesi,
    Ne farklı bir ambiyans.
    Sanki gökteyim de ben,
    Sağım solum türbülans.
    Gençliğim ah gençliğim,
    Açık senet, bol avans.
    Artık bu andan sonra,
    İşe yaramaz balans.
    Aslında ben masumum,
    Tek suçlu kahpe Bizans.
    Eskilerden memnunduk,
    Ne bu reform, rönesans.
    Pembe dizi kaçtaydı?
    Dolar, altın ve finans.
    Durun, durun gong çaldı,
    Borsa nasıl son seans?
    Güle güle dostlarım,
    Bedri, Boris ile Hans.
    Dünya seni boşadım,
    Hem sahte çıktı alyans
    Bu pis kokuda ne böyle!
    Yok mu dolapta esans?
    Tamam! Şimdi sessizlik,
    Gerçekleşiyor trans.
    Boş durma haberini,
    Çabuk ulaştır ajans.
    Öldü, ben ölmem diyen,
    O zavallı ekselans.
    Ben bu yerde yıkanmam,
    Hani yerlerde fayans.
    Pardon! Gassal efendi!
    Nerde duvarda lisans.
    O karanlık çukur mu?
    Heyhat nerde rezidans.
    Ben ki; makam sahibi,
    Alın size referans.
    Bağlamayın çenemi,
    Benim mizacım ofans.
    Susamam, ben anlamam,
    Yabancı terim, defans.
    Artık kalmadı gücüm,
    Yalan oldu rezistans.
    Peki, peki ey ölüm!
    Sana olsun reverans.
    Levvame’ye bir adım,
    Çok zayıf bir performans.
    Bu dereceye bilmem,
    Tanınır mı tolerans?

    Ali Zafer Nakkaşzade, Ankara / 2008
    Zafer
  • Sekerat

    Kopuk kopuk irtibat,
    Kurcalanmış frekans.
    Çeşit çeşit dalgalar,
    Ve daha pek çok nüans.
    Şimdi zamanı değil,
    Olmaz olsun böyle şans.
    Bir hazırlığım da yok,
    Alo!... Alo!... Ambulans.
    Nerde eski günlerim!
    Hızlı müzik, hoppa dans.
    Nerden çıktı şimdi bu?
    Son demdeki konferans.
    Hayatın son perdesi,
    Ne farklı bir ambiyans.
    Sanki gökteyim de ben,
    Sağım solum türbülans.
    Gençliğim ah gençliğim,
    Açık senet, bol avans.
    Artık bu andan sonra,
    İşe yaramaz balans.
    Aslında ben masumum,
    Tek suçlu kahpe Bizans.
    Eskilerden memnunduk,
    Ne bu reform, rönesans.
    Pembe dizi kaçtaydı?
    Dolar, altın ve finans.
    Durun, durun gong çaldı,
    Borsa nasıl son seans?
    Güle güle dostlarım,
    Bedri, Boris ile Hans.
    Dünya seni boşadım,
    Zâten sahteydi alyans
    Bu pis kokuda ne böyle!
    Yok mu dolapta esans?
    Tamam! Şimdi sessizlik,
    Gerçekleşiyor trans.
    Boş durma haberini,
    Çabuk ulaştır ajans.
    Öldü, ben ölmem diyen,
    O zavallı ekselans.
    Ben bu yerde yıkanmam,
    Hani yerlerde fayans.
    Pardon! Gassal efendi!
    Nerde duvarda lisans.
    O karanlık çukur mu?
    Heyhat nerde rezidans.
    Ben ki; makam sahibi,
    Alın size referans.
    Bağlamayın çenemi,
    Benim mizacım ofans.
    Susamam, ben anlamam,
    Yabancı terim, defans.
    Artık kalmadı gücüm,
    Yalan oldu rezistans.
    Peki, peki ey ölüm!
    Sana olsun reverans.
    Levvame’ye bir adım,
    Çok zayıf bir performans.
    Bu dereceye bilmem,
    Tanınır mı tolerans?

    Ankara, 2008