• Akışa kapılmanıza neden olmasa da merakınızı uyandıran yeni şeyleri de deneyin. Mesela, fotoğrafçılık sizi akışa yaklaştırıyorsa, resim yapmayı deneyebilirsiniz, belki de ondan daha çok hoşlanırsınız! Ya da kayağı seviyorsanız sörfü de deneyin.
    Akış gizemlidir. Kas gibidir: ne kadar çalıştırırsanız o kadar akarsınız ve ikigainize o kadar yakın olursunuz..
  • 352 syf.
    Zamanın izinde kitabının baskısının bu kadar kaliteli ve fiyatının da kallavi olduğunu gördüm, alayım mı almayayım mı diye düşünürken, o günün doğum günüm olduğunu ve müdürüm tarafından bana hediye edilmesi kitabı rahatça temin etmemi sağladı.
    Kitaba gelince, Enis Rıza gibi bir fotografçı ile yapılmış Fotoğrafçılık ve Edebiyat’ın (Tam olarak edebiyat demek de doğru olmaz biyografik anılar diyelim) mışlı zaman da çok güzel bir kompozisyonu olmuş.
    Kitabı 1 hafta önce 2 gece de okudum. Aklımda kalan fotoğraflar ve anılar neler derseniz ? Görsel sanatların Edebiyattan daha kalıcı olduğunu anladım, bir fotoğraf mı bir özlü söz mü derseniz eğer , kesinlikle fotoğraf derim. Cumartesi Annelerinin 600. Hafta fotosu kitabın anahtar fotosu, başlangıç da siyah beyaz çıkıyor karşınıza, kitabın sonunda aynı fotograf renkli olarak çıkıyor, o fotoğraf neden akılda kaldı biliyormusunuz ? Tanıdık bir yüz aradım, tanıdık bir afiş aradım, benim de bildiğim gözaltı kayıpları var hayatımda yer kaplamış...Bu kısım da detaya girmeyeceğim...
    Kitabın tam ortasında bu da ne alaka dediğiniz bir foto ile karşılaşıyorsunuz ve ilginçtir o foto ile alakalı bir anı yada manzume yok...O fotonun neden koyulduğunu anlamış değilim...merak edenler olacaktır, belki başka incelemeler de değinenler de olacaktır, belki çözenler de zaman gösterecek.
    Darbelere ilişkin enteresan fotograflar var, Darağacında Üç fidan kitabını ben okuyalı 20 yıl oluyor, Kesal ise benim doğduğum yıl okumuş yani 40 yıl önce, ikimiz de hemen hemen aynı yaşlarda iken okuyoruz ama jenerasyon ve ortam farkı var, çorbayı sıcakken içmek gibi. Bizim önümüze geldiğinde çorba soğumuştu, şimdiki nesil için ise çorba mı o da ne ?
    İz bırakan asi gençler mi , asi şairler mi , asi aktörleri mi çok güzel fotolar ve fotoların yazara hatırlattığı hisler ve o hislere neden olan olaylar, sade bir dille, okuyucuyu yormadan,sıkmadan anlatılmış guuzzzum.
  • Kartlar ve Günler diye bir film çekmeyi düşledim dün gece yarısı. Ne kadar fazla kart olursa günler o kadar azalacaktı. Günler çoğaldıkça ama kartlar hükmünü kaybedecekti garip kalabalıkta. Dışarı çıktım gece gece, kartlara bakmam lazımdı hayalimdeki. Her gün olur muydu bilmiyorum ama. Trajik bir araba sesi duydum tam da olmasını istediğim yerde. Trajik doğru kelime değildi biliyorum ama doğru güne gelmiştim nihayet. Adım adım cehenneme sürüklenmediğimizi kimse iddia edemezdi, iddialı bir film yapacaktım ben de. Kartları aramaya başladım büyük bir heyecanla. Babasını arayan küçük kız çocukları gibiydim adeta. Bir sigara bile yakardım o karanlıkta bırakmamış olsaydım. En güzel sigara karanlıkta içilen sigaradır bence. Bırakanlar için de benzer etkinlikler yapılmalı bence. Kilimanjaro'nun tepesinde sigara içenler için hazırlanmış kartı bulmaya yaklaştığım farkındaydım. Ben bazen bazı şeyleri önceden hissederim. Hayır demir yolunun üzerinde yaklaşmakta olan treni hissetmek gibi değil, yarının geleceğini hissetmek gibi hiç değil. Daha çok hangi kartın hangi sahneye daha çok uyacağı ile ilgili bir şey bu. Ölümlü dünyada ne isteyebilir ki insan başka, ölmemek belki bir de. Günler hızla akarken düşünmüyor insanlar öleceğini- daha çok kartların karılması ile ilgili bu da herhalde. Her şey birbiriyle bağlantılı tabii. Bir mazgal kapağından aşağıya baktım, uygun kartın orada olduğunu biliyordum elbette, daha doğrusu hissediyordum, şu biraz önce bahsettiğim hisle. Başlangıçtan sonraki sahne için o kart gerekliydi ve elimdeki günler bitmek üzereydi daha yeni başlamasına rağmen her şey. Her şey daha yeni başlarken, her şeyin çok yakında biteceğini hissettiğiniz oldu mu hiç. Ben hep yaşarım aynı anı. Her filmden önce böyle dolaşmaya çıkarım ve toparlarım elimden geldiğince gerekli olan her şeyi. Benden başka kimse ne gerektiğini bilemez film için. Mesela şu mazgaldan hissettiğim kart tam da gerekli olan şeydi şimdi. İşim gereği pis ortamlara girmeye çekinmem, karakterimden ödün vermem. Benim karakterim zaten işim, bunun için doğmuşum- kedi ve gökdelen ama agorafobi kartı da tam bu an için var. Ama gerek de yok aynı zamanda, bu karanlıkta o karanlığa dahil olup siyah ve kömür gibi olan bir koyuluğa girmek en son istediğim şey. Zaten bütün kartlar henüz dağıtılmadı, hala filmime gerekli bir iki gün bulabilirim sokakta. 10 yıl sonra şu geceye bakıp, kariyer rekoru kırmaya en çok yaklaştığım bu dönemi gururla hatırlayacağıma eminim. On yıl sonra nerede olurum acaba. O mazgaldaki hissi yaşar mıyım tekrar. Ama artık geçmişi düşünmemeliyim, o kartlar geride kaldı epey, şimdi yeni günlere yelken açmam gerekiyor. Yeni yelkenlere göz kırpmak, yeni gözlere şarkı söylemek, yeni şarkılara isyan etmek, yeni isyanlara ön ayak olmak gerek. Yeni olan her şeyin biraz küf kokması normal mi,bir sigara daha içsem mi- Ural dağları yeterince soğuk mu bunun için. En güzel sigara soğukta içilen sigara bence. İlk yardım daha kolay oluyor hem soğukta. Birisine ilk defa yardım ederken çok dikkat etmeli insan. Hayatın karşısına ne çıkaracağını düşünemiyor o zaman. İşte şurada vitrinde bir Ölümden önceki son çıkış kartı, sanki camı kır beni al diye bağırıyor bana. Camı kırıyorum, alarm çalıyor, kart bana geliyor, henüz günlerimizi tüketmedik ama. Koşuyorum haliyle, insan koşarken ve hatta kaçarken oldukça fazla şey düşünebiliyor. Akışkanlık mesela,akışkan olsaydık daha mı kolay olurdu hayatımız. Önemli olan dış güzelliği olmazdı o zaman, çünkü değişirdi her şey her zaman. Hem akışkan olsaydık o mazgalın altındaki gerçeği de daha kolay kabullenebilirdim belki. Koşarken elimdeki kartla başka bir şeyi daha düşündüm. Filmimin çıkacağı günün özel bir anlamı olmalıydı. Neden yedi güne sığmak zorundaydık ki. İstediğimiz kadar güne sahip olabilmeliydik aslında. Kötü olan günleri attığımızda hala elimizde yeterince kart kalabilir böylece. Hangi gün çıkaracaktım filmi , önemliydi evet. Anneler günü çıkarsan babaların hatırı kalırdı, dünya fotoğrafçılık günü çıkarsam ressamların. Yaklaşan bir gece bekçisi görünce ben de yavaşladım elbette. Tepki çekmemem lazımdı. Gece bekçileri uzun zamandır yuvalarından çıkmıyorlardı. Bu gece kesinlikle özel bir geceydi ve bu gece bekçisinin beni bir sonraki kartıma ulaştıracağını hissettim yine. Durdum , ateş istedim bekçiden sokak lambasının altında. Çıkardı ama benim sigaram yoktu, sigara da istedim haliyle, verdi ama bırakmıştım ben sigarayı. İçmesini de istedim haliyle, birlikte de içebilirdik bekçiyle. En güzel sigara ortaklaşa içilen sigaradır. Bekçi de bırakmaya çalışıyormuş sigarayı, sadece geceleri içmeye başlamış son zamanlarda. Ben de sadece gündüzleri hayata küstüğümü söyledim bekçiye. Ortak yanları olan insanlar daha kolay anlaşabiliyor diye duymuştum, yalanmış. Bekçi düdüğünü çaldı ben yine koşmaya başladım. Androjen hormonlarım bir sonraki kartın çok yakınlarda olduğunu haber verircesine savruluyorlardı bir o yana, bir bu yana. Bir sonraki gün asla gelmez dedim kendi kendime ve yerde gece bekçisinin şapkasını gördüm. Yine doğru yerde doğru zamanda hissetmenin faydasını görmüştüm. Yalnız uyku tutmayanlar için kartı parlıyordu şapkanın içinde. Gece daha bitmemişti ama ben nedense uykumun geldiğini fark ettim. Uykunun gelmesi sorun değil de, böyle şeylerde toplum normlarının dışına çıkmayı fazla sevmiyorum. Uykusu gelen birisi uyumalı diye bir şeyler okumuştum bir zamanlar. Okuduğum her şeye inanan birisi değilim tabi ki, hem sadece üç gün vardı elimin altında. Kartlar ve Günler isimli bir filmde de daha fazla gün ve daha fazla kart olmalıydı ters orantılı. O zaman, başka bir günde başka bir bekçiyle, diyerek eve dönüşümü hatırlarım da çok eğlenmiştik. Kiminle bilmiyorum , sonuçta arkama takılan pis bir köpekten başka refakatçim yoktu eve giderken. O da pisti zaten, Başka bir tanrı ile hasbıhal kartını nereden bulacağımı hissettiysem de uyku dağları tutmuştu. Kilimanjaro ve Urallara da gidemeyeceğim için eve dönmek zorunda kaldım. Her çektiğim filmden önce eve dönmeyi düşünürüm zaten. Hepimiz düşünmez miyiz ki bazen eve dönmeyi? Üstelik elimizde çekilmesi gereken bir film varken. Günler torbaya dolmuyor ki, çekeriz zamanı geline elbet, ilk önce şunu bir yazalım da.
  • Neden her şeyin en iyisini yapmaya, her alanda en iyisi olmaya çalışıyorsunuz; bu çaba sizi yormuyor mu gerçekten?

    Fotoğraf çekmekten hoşlanmaya başladınız diyelim, yeni yerler keşfetmek ve güzel gördüğünüz yeri fotoğraflamak, onların üzerinde uğraşmak ve herhangi bir dijital ortamda paylaşmak sizi eğlendirmeye başladı. Ne güzel işte! Bu işi profesyonelce, kitabına uygun şekilde yapanları gördüğünüzde neden fotoğrafçılık kursuna gitmeye başlarsınız mesela? Bunu, bu işte kendini geliştirmek isteyenler için söylemiyorum kesinlikle; lafım, “yapacaksam, en iyisini yapayım” takıntısından kendini kurtaramayanlara. Sizi eğlendiren, hayatın yoğun temposundan uzaklaştıran, ruhunuza iyi gelen bir hobi edinebilmişken, bunu “en iyi” olma kaygısıyla sizi yoran bir çabaya dönüştürmenin hiç mantıklı olmadığını söylemeye çalışıyorum.

    Bir örnek de buradan olsun: Bu siteyi hırs haline getirmek, gördüğüm en saçma işlerden biri! Mesleğiniz ne olursa olsun, Edebiyat hayatın çok büyük bir parçası, her zaman öyledir. Bu konuda kendini geliştirmek, daha fazla okumak, bakış açını genişletmek ruhun ihtiyacı. Bu site de bu ilgi alanı için son derece faydalı. Ama insanın bu siteyi de en iyi, en fenomen olma kaygısıyla kullanması bana yine yorucu bir çaba gibi geliyor. Sahi nedir en iyi olmak? Kimin iyisisiniz, kime göre en iyisiniz? Bu sitede tez yazar gibi satırlarca inceleme yazmak zorunda değilsiniz, kült haline gelmiş yazarlarla ilgili sayfalarca görüş bildirmenize de gerek yok, insanların gördüğü en güzel şiirleri yazmaya çalışmanız da beyhude... Burada yapacağınız her şeyi, sadece kendiniz için yapın lütfen. Profesyonel ya da en bilgin olmaya çalışmanıza gerek yok! Bu sizi yorar, daha çok hırslandırır ve üzer. Ruhunuzu doyurmak, yeni hikayeler duymak, hoş vakit geçirmek için burada olduğunuzda, eminim daha fazla keyif alacaksınız.
  • FELSEFE ÖĞRENCİLERİ HAKKINDA YANLIŞ BİLİNENLER!

    Bu programın öğrencileri, ülkemizde zekaları ve inançları konusunda en çok yorum/eleştiri yapılan öğrencilerdendir. Şüphe götürmeyen gerçek şudur ki, üç kuruş puanımızla, diploma aşkı ve para sevdası gütmeden okuduğumuz bölümün tasası sizlere düştü. Bizleri çok zeki sananlar (çok teşekkürler ama...) bilsinler ki, Felsefe programına giriş puanları çok düşüktür. (Gerçek bu.) Öyle öğrenci seçme sınavlarında canımızı dişimize taktıracak bir rakam değildir. Ve bizleri kaçık sananlar da (size de teşekkürler ama...) bilsinler ki, Felsefe'ye girmek kolay olsa da, girdiğimiz okulu bitirmek öyle kolay değildir. Kaldı ki, içeri girdiğimiz andan itibaren çıkmayı hiç düşünmeyiz. Tüm dersleri vermek ister, okulun bitmemesini dileriz. Belki hayatımızda ilk kez, ders çalışmaktan keyif alırız. Geçmiş gitmiş bir dönemin dersine ait bir kitabı açıp sırf eğlencesine okuruz. Her bir cümlesinde şaşırır, her bir cümlesinde mutlu oluruz. Biz o tercih formuna 'Felsefe' kelimesini yazarken, maddi ya da istihdam anlamlarında faydası olmayacağını bilerek gireriz bu yola. Çıkarsızcasına. Sadece gönülden. Korkmasın kimse... Zarar gelmez öyle öğrenciden.

    Gelelim tarz ve üslup yorumlarınıza. Hadi dökeyim eteklerinizdeki taşları. Entel mi takılıyoruz? Marjinal miyiz? İtiraf edin, bu kelimeleri Cem YILMAZ'dan öğrendiniz. Klasik müzik, belgesel filan. Televizyon izlemeyiz. Genelde tiyatroya gideriz. Ful kitap okuruz. Boynumuzda fular. Değişik bir görüntü, filan. Nedenini merak ettiniz mi hiç? Ediyorsanız hemen aydınlatayım. Değişik değiliz. Herkes gibiyiz. Tek farkımız, sizin ne düşüneceğinizi değil, kendimizin ne istediğini anlamaya ve yorumlamaya çalışarak yaşıyor olmamız. Zira "El alem ne der?" cümlesinden daha yüksek duvarlı bir hapishane yoktur. Fular takıyorsam, havalı olduğumdan ziyade, farenjit olduğum fikrini de ihtimaller arasına eklemelisiniz. Sürekli sanatsal faaliyetler, vay efendim eli kalem tutmalar, yok efendim kütüphane günleri düzenlemeler, parayı pulu sahaflara yatırmalar ama üstüne başına bir tane düzgün bir şey almamalar vs. vs... Sanki biraz özenti miyiz dersiniz? Dersiniz tabi. Hem de nerede dersiniz biliyor musunuz? Üstünüze 400 liraya aldığınız Lacoste T-shirtlerinizi giyip, bir arkadaşınızla Starbucks'ta oturup Caramel Macchiato'larınızı yudumlarken. Yine de, 10 liraya aldığımız bir kitabı, evimizde Türk kahvesi eşliğinde okuduğumuz için, sizin masanızda tartışılan konu bizim özentiliğimiz olur.

    Ama önyargılar biter mi? Sözel bölümüz biz. Sonuçta Edebiyat Fakültesi. Niye kasıyoruz ki... Ezber yaparız geçeriz, olur-biter. Öyle değil mi? Değil işte. Kabul, eşit ağırlıkla girmiş olsak bile baskın taraf sözelcilik. Fakat ezberle-geç mantığı Felsefe'ye sökmez. Okuyacaksın. Anlayacaksın. Hem kendin gibi, hem yazan kişi gibi, hem başkasının ne anladığı ya da anlayabileceği gibi düşünüp yorumlayacaksın. Bitti mi? Bitmedi. Sonra bu yorumlar etik mi diye dönüp sağlama yapacaksın. Yetti mi? Yetmedi. Etikse bile kitleyi hesaba katıp sınıf kontrolüne göre imaj belirleyeceksin. Sonra yine bitmeyecek. Her yaptığını, önce kendi içinde özümseyeceksin. Eğer bağlantıyı kurabilirsen, o zaman rahat bir nefes alacaksın. İçinde ahlak, din, dil, edebiyat, tarih, coğrafya, fizik, metafizik, biyoloji, kimya, psikoloji, antropoloji, ekoloji, epistemoloji, sosyoloji, ekonomi, girişimcilik, siyaset, politika, insan hakları, hukuk, kültür, fotoğrafçılık, bilim, eğitim, güzel sanatlar, teknoloji, dünya, uzay zart, zurt, cart, curt. Her şey var. Bunlar ünite değil, bizzat derslerdir. Hele ki mantık diye birkaç ders vardır ki, dillere destandır. Tek amacımız, bir diplomayla, birçok diploma bilgisine erişmektir. Evet, sonucu meslek edinememek ya da sektöre tutunamamaktır belki ama bizim mükafatımız bilgi'dir. Bu seçim kendimizden başka kimseyi ilgilendirmez. Kimseden hiçbir beklentimiz yoktur. Tek isteğimiz, bir parça saygıdır!

    Burnumuz büyük, her şeyi ben bilirim havaları... Arada bir özlü sözler söyleyip, filozof olmalar, karşıdakini ya da fikirlerini küçümsemek filan... Nasıl da ukalayız öyle değil mi? Değil be arkadaşım. Siz o Starbucks'ta oturup Caramel Macchiato'larınızı yudumlarken dedim ya, biz o kadar çok kavram, terim ve görüş hakkında fikir sahibi olup, öyle harika şeyler öğreniyoruz ki, ister istemez dilimiz değişiyor. O cümleleri kendimiz sevdiğimiz ve belki sizin de duyunca hoşunuza gider diye düşündüğümüz için söylüyoruz. Belki sizin için de bir şey ifade eder de, hayat görüşünüze ışık olur diye söylüyoruz. Bunu siz bilmiyorsunuz, biz biliyoruz diye hava atmıyoruz. Eğer bir şeyler söylüyor ya da sizin anladığınıza göre saçmalıyorsak, sadece paylaşım isteğimizden ileri geliyordur. Felsefe yolda olmaktır. Bizler yolculuk ediyoruz. Ve hepimiz birer yol arkadaşlarıyız. Ne biz öndeyiz, ne siz geridesiniz. Ne biz havadayız, ne de siz aşağıdasınız. Biz yan yanayız. Peki o halde siz neden sürekli önde ya da havada oluşumuzdan dert yanıyorsunuz? Şöyle de bir gerçek var ki, küçümsemek kavramıyla alakalı program bazlı etiket uygulamak, tam anlamıyla bir tümevarım hatasıdır. Sonuç itibariyle karşılaştığınız iki tane ukala felsefeci nedeniyle herkesi bir tutamazsınız. Bu çıkarım, geçersizdir. Eğer ukalalık olarak görmeyecekseniz, gerçekten mantık sembollerine dökerek bunun yanlış olduğunu size kanıtlayabilirim.

    ÖNERMELER:
    p: Ahmet Felsefe öğrencisidir.
    q: Ahmet ukaladır.
    r: Tüm Felsefe öğrencileri ukaladır.
    Sembol: (pΛq ⇒ r )
    Sembol Açılımı: Ahmet hem Felsefe öğrencisi hem de ukala ise tüm Felsefe öğrencileri ukaladır.
    Doğruluk tablosu üzerinde görelim.
    p q r pΛq pΛq => r
    D D D D D
    D D Y D Y
    D Y D Y D
    D Y Y Y D
    Y D D Y D
    Y D Y Y D
    Y Y D Y D
    Y Y Y Y D

    Mantık der ki; Ancak ve ancak, tüm değerleri doğru ( D ) olan önermeler geçerlidir. İçinde bir tane bile yanlış ( Y ) değeri alan önerme varsa geçersizdir.

    Görmüş olduğunuz gibi, her tutarlı cümle, maalesef ki geçerli cümle anlamına gelmeyebiliyor. Sadece havalı görünmek için, Felsefeyi kullanan egoist kişiler yok mu? İstisnalar dahilinde var. Her yerde olduğu gibi. Fakat bizler de onları inançlarımıza göre Allah'a, Tanrı'ya ya da Doğal seçilim'e havale ettik.

    Ve şimdi en acı ön yargınıza geliyorum. "Felsefe okuyanlar ateist olur." Bu konuyu bilerek sona sakladım. Bu çünkü en acımasızca ve (kusura bakmayın ama) en patavatsızca olanıdır. Yukarıdaki doğruluk tablosunu hatırlıyorsanız şayet, bunun geçersiz bir çıkarım olduğunu oradan da izleyebilirsiniz fakat benim söyleyeceklerim tablo ile sınırlı olmayacaktır. Yanlış anlaşılma olmasın. Ateizm bir hakaret kavramı değildir. Belki bu çıkarımınız, gerçekten ateist olan birinin gururunu bile okşayabilir. Fakat birey her neye inanırsa inansın, erdemli olan hiçbir insan bu etiketi hoş görmez. Kaldı ki insanların inanç seçenekleri, hiç kimseyi uzaktan-yakından ilgilendirmez. Bu cümle; muhtemel bir biçimde, inancı olan bir insanın ağzından ok gibi fırlar. Ve kendisi ile aynı inancı yaşayanın kalbine acımasızca saplanır.

    Acısından geçip, mantığına gelecek olursak: açın ve bakın derim. Ahlak, Etik, Din Kültürü vs. gibi dersler ya da üniteler neden sürekli her dönem karşımıza çıkan başlıklar arasında dersiniz? Gayet açık yüreklilikle itiraf ediyorum ki, ben Felsefe programını okurken okuduğum ve öğrendiğim ahlak ile erdemi, önceki yıllarımda aldığım din derslerinde asla görmedim. Kabul; sure, ayet ya da hadis ezberlemiyoruz. Arapça da öğrenmiyoruz. Fakat biz Arapları, dinleri, yaratanı ya da evreni, bunların nasıl oluştuğunu, nedenlerini, sebeplerini öğrenmeye çalışıyoruz. O hadisleri okuduğumuz zaman, ne anlama geldiğini daha iyi özümseyebilmek için algımızı genişletiyoruz. Ezberlemek için değil, okuduğumuzda gerçeği nasıl daha iyi anlayabiliriz diye uğraşıyoruz. Bu sürede de çevremize nasıl faydalı olur, ahlakı ve erdemi üzerimize nasıl giyeriz diye kafa patlatıyoruz.

    Şimdilerde bir laf tutturmuşsunuz gidiyor. "Sınava girerken dua ediyorsunuz, mezun olunca ateist oluyorsunuz." diye. Herkes tercihini yaşar. Elbet birimiz yanılıyor. Fakat bunun hangi taraf olduğunu asla bilemeyeceğiz. Ayrıca belki bir faydası dokunur diye söylüyorum 2-3 tane din kültürü Hocası tanıdım. Hepsi de Felsefe çıkışlıydı. Çıkarım yapabilmek için geçerli bir istatistik sayılmaz. Fakat sizin gönlünüzdeki tezi çürütmeye belki yeter. Ben İslamı çok güzel ve özel yaşamış bir dedenin torunuyum. Gurur duyuyorum. Öte yandan kalbi mis gibi olan ateist arkadaşlarım da var. Olmaya da devam edecek. Düşünmeyi bilen herkes bilir ki, sure ezberlemek için eğitim gibi bir baskı gücüne ihtiyaç yoktur. Allah'a inanan birey'in, ona yönelip avuç açması için, bir itici güce, bir otoriteye ihtiyacı yoktur. Onun tek lideri, iman dolu kalbidir. Ve bunu en doğru şekilde, siz inananların bilmesi gerekir. Eğer ki siz, insanları bu kadar kolay etiketleyebiliyorsanız, önce kendi imanınızı sorgulayın. Çünkü sorgulamak günah olsaydı, ilk emir "oku/anla" olmazdı.

    Kişi her neyin olduğuna ya da olmadığına inanıyor olursa olsun, onu insan yapan niyeti ve ahlakıdır. Ötesini bizim yargılamamız için insan'dan fazlası olmamız gerekiyor. Biz şimdilik insan olabilsek, kâfi.

    Umarım ki Felsefe hakkında biraz olsun yardımcı olabilmiş ve sizi ön yargılarınızın karanlığından kurtarabilmişimdir.

    Özgür Kalem