Cahiliye döneminde, yerleşik bir kavram olarak zaten mevcuttu. Hiç kuşkusuz, insanlar arasındaki sıra dan dünyevi ilişkilerde bile, genel-geçer bir etik tavır olarak, bu kavramın icraata dökülmesi beklenir. Birisi size özel bir lütufta bulunsa, yani size bir yaran (ni'met) dokunsa, sizin do ğal reaksiyonunuz, teşekkür etmek ve minnettarlık duymak olmalıdır. Bu, insanlar arasındaki etik ilişkilere hükmeden en temel kurallardan biridir. Fakat tam da bu temel ahlak kuralını ihlal eden alternatif bir reaksiyonun var olduğu da inkar edilemez bir husustur. Ve maalesef beşer tabiatı, insanı çok sıklıkla bu şekilde davranması için dürter ve kışkırtır. Bizzat Kur'an'ın söylediği gibi:
Şüphesiz insan Rabbine karşı çok nankördür! (Adiyat: 6)2 Şüphesiz insan apaçık bir nankördür! (Zuhru f 15) Nitekim 'nankörlük' veya 'müteşekkir olmamak', ister dini amaçla, isterse herhangi bir dini amaç olmaksızın, insanın bir başkasının yaptığı iyiliğe bu şekilde karşılık vermesinin adıdır.
Bizzat bu yapı, ona verilen ni'met (ihsan)'in seküler veya dini mahiyetli olmasına bakmaksızın, aynı kalır. Zaten Cahiliye dönemi Arapları da, ni'met'e şükr şeklinde ifade edebileceğimiz en üst ahlak kuralının gereklerine göre yaşıyorlardı. Huzeyl Kabilesi'nden bir şaire ait olan aşağıdaki beyit, çok net ve veciz bir şekilde bu kavramsal yapıyı gözler önüne sermektedir:
Sayfa 345 - Pınar yayınları 2012