Aslında bir general kızıyla böyle konuşmamalıyım, aksine meslektaş­larım gibi savaş broşürleri ve makaleleri yazmalıyım. Oysa ben olmayacak bir fikre saplanmışım, savaşın bir suç ve bir aptallık olduğunu düşünüyorum. Sizi etkilemek istemem. Zaten bir gün bu konuşmalarım nedeniyle başımın derde gi­receğini biliyorum. Belki de 'düşmandan,' İngiltere'den yeni geldiğim için mikrop kapmışımdır. Belki de artık net göremi­yorumdur. Belki bir başkasının da oğlu vardır bir Sırpın, bir Rusun. Ancak şimdi her şeyi savaşın penceresinden gör­mek zorundayız. Otuz yıl geçtikten sonra ben bunları değiş­tiremem: Benim için Fransız, Rus ya da Avusturyalı böbrek yoktur, düşman kan hücrelerine bakılarak tespit edilemez; ben yalnızca hasta birinin olduğu ve yardım edebileceğim yerde bulunabilirim. Zafer kazanan insanlık değil, hasta olan kişi doktora ihtiyaç duyar. Başka bir şeyle uğraşamam, uğraşmak da istemiyorum. Ben burada tek bir insana yar­dım edebilmek için kendimi paralarken, öte tarafta ordu altı tümeni tamamen yok ettiği için sevinir. Bir doktor olarak as­ker gibi düşünmek pratik ve yararlı olabilir, ancak ben böy­le düşünemeyecek kadar yorgunum.
Şeriattan taviz yok: Ak-Doğuşçular kendilerinin çok önemli buldukları bir noktayı da sık sık vurgulamayı ihmal etmiyorlar: İslâm ve şeriatın aynılığı... Mustafa Saka, "İslâm ve şeriat ayrımını, milletin kafasına özellikle yerleştirdiler. Halbuki aynıdır. Sistemimizde aynen şeriat uygulanacak" diyor. Peki şer'i cezalar, hırsızın elinin kesilmesi, zina yapanın taşlanarak öldürülmesi mevzularında ne düşünüyorlar? Saka, bunu da şöyle cevaplıyor: "Mesele her şeyden önce suçun kaynaklarını ve tahriklerini ortadan kaldırmaktır. Meselâ bir genç, buluğa erdiği ândan itibaren devletin kefaleti altında evlenebilme hürriyetine ve imkânına sahip olmalı ki, zina ettiğinde suçlanabilsin"... Saka'nın "kafirlere" de bazı müjdeleri (!) var: "Kurduğumuz düzende kimsenin kalbine karışmayız. Ortalıkta olmadıktan sonra isteyen evinde istediğini yapar. Zinasını da yapar, orucunu da yer. Bizde zorla inandırmak yok. Ama kâfir, pisliğini açıktan herkese bulaştırarak yapamaz. Evinden içeri de ne devlet, ne de toplum giremez!"... Peki İslâmî düzen kurulmadan, şu ânda "kâfir"lere karşı tutumları nasıl? Saka, "sen kıpkızıl kâfirsen bile, sana dokunmam. Kâfirin kâfirliği, beni ilgilendirmez. Ama ben hareket hâlindeyim ve yürüyorum. Önüme çıkan engeli teperim. Bu tabiat şartıdır"... Ak-Doğuşçuların şeriat anlayışında, klasik Müslümanlara nazaran bazı farklılıklar da göze çarpıyor. Meselâ kara çarşaf, çember sakal gibi motiflere sıcak bakmadıkları gibi, tesettürü de farklı şekilde yorumluyorlar. Mustafa Saka, bu mevzudaki görüşlerini şöyle özetliyor: **"İslâm'da tek tip elbise yoktur. Kara çarşaflar içine bürünülmesine karşıyız. Çünkü estetik değerlere ve günümüz hayat biçimine aykırı artık. Bizim de, şehrin ortasında kara çarşaflı insanlar görmek hoşumuza
Sayfa 544 - Ağustos 1994, “NOKTAYI GÖRDÜNÜZ MÜ?”, Vâridât: Noktalamalar, İbda Yay.
Ölçüler ve Anlayış
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Madem hiçbir yere ait değildim, böyle net ve özgür bir hayat yaşayabilirdim.
Alıntı
Yetersiz olanda, çağrıştıranda ya da aşırı yetkin olanda, insanca olanı, insan türünden olanı düşünmeyi svuşturması gereken, ürpertici bir kutsallık vardır. Sanatın embriyon halindeki bir aşaması değildir ki bu, böyle bir şey resmedilsin: sanki bu gibi imgelere tapınılan dönemde daha net konuşulamaz, daha bir açıklıkla serimlenemezmiş gibi. Aksine tam da bir şeyden korkulmaktadır: doğrudan doğruya söylemekten.
Aman yanlış anlaşılmasın, klasik bir şekilde "para mutluluk getirmez" demiyorum. Tam aksine, para öyle bir mutluluk getirir ki aklınız şaşar (böyle yazınca pek bilimsel olmadı tabii). Ancak Killingsworth ve arkadaşlarının yaptığı çalışmada net bir şekilde görüleceği üzere, bu mutluluğun sınırları, halihazırda mutsuz olanlar için oldukça kısıtlı. Oysa zaten bulundukları hayat içinde kendilerini mutlu hissedenler için, para ile gelecek mutluluğun sınırları çok daha geniş. Benzer bir eğilim zengin ve fakirler için de geçerli. Fakirler için para ile gerçek mutluluk oldukça kısıtlıyken, zenginler için gelen her ekstra dolar, mutluluklarına mutluluk katmaya devam ediyor.
Sayfa 135 - Kronik Yayıncılık
"Bir başkasını iskeletine kadar tanımak ne korkunç! Nasıl başardın bunu? O kendini böyle net bilemezken, nasıl başardın onu iskeletine dek görebilmeyi?" Dedi: Çünkü ben onun dişisiyim!..
Sayfa 85 - Remzi Kitabevi - 9. Basım·Kitabı okudu