Üstad bu eserle sadece hayat hikâyesini anlatmıyor; ruhunun karanlıkta yanan odasını, “O” diye hitap ettiği manevi rehberiyle karşılaşmadan önceki ve sonraki benliğiyle hesaplaşmasını sunuyor.
Çocukluğunun İstanbul’u, Çemberlitaş’taki konağının ağır havası, aile köklerinin bünyene yük ettiği sorumluluklar… “O”nu tanımadan önce Necip Fazıl’ın yolu, duvarların sesi gibi sessiz, gecelerin karanlığı gibi iç çekişlerle dolu. “O’nu tanımak” dediği şey, bir dönüm noktası: sadece inanmak değil, varlığının manasını onun ışığında bulmak demek. Arvâsî Hazretleri ile tanışmasıyla başlayan o içsel devrim, hayatını baştan yazdırıyor adeta okuyunca anlıyorsun ki “değişim” denen şey öyle bir an patlaması değil; bütün gece boyunca titreyen bir lambanın sabah ışığına kavuşması gibi.
Kitap iki büyük bölümden kurulmuş: “O’nu Tanıyıncaya Kadar” ve “Tanıdıktan Sonra”. Bu iki bölüm arasında Necip Fazıl’ın ruhunda çizilmiş bir sınır çizgisi var öncesiyle sonrası arasında. Bir koltuğa oturmuş geçmişini izler gibi; eski benliğiyle vedalaşmayı, yeni benliğine adım atmayı anlatıyor. O süreç korkutucu, sancılı, yalnızlıkla örülmüş ama aynı zamanda umutla, içtenlikle dolu.
Manevî rehberlik burada sadece bir öğreti değil, bir mucize denen şeyin kendisi oluyor. Arvâsî Hazretleri’nin sözleri, bakışı, hatta varlığı, Üstadın ruhunun belki de daha önce uyanmamış tellerinde titreşim yaratıyor. O’nunla tanıştıktan sonra dünyaya bakışı değişiyor sadece dış dünyaya değil, kendi iç dünyasına da ışık geliyor; gölgelerin içine saklanmış korkular, kırgınlıklar, inatla bastırılmış sorular yüzeye çıkmaya başlıyor.
Kitabın üslubu sade değil ama abartısız; samimi ve içten. Muhtevâsı ağır, duygu tonu derin, itiraf gibi yazılmış bir hayat öyküsü. Necip Fazıl satır satır kendini soyuyor, perdeyi kaldırıyor; hata