birden hissettiğim mide bulandıran ve can sıkıcı his, işte o hisse benzer ama hayır, değil... tam o değil, biraz daha katlanılmaz bir şey. Sanki bir kutuyu açınca içinde küçük bir kutu varmış, o küçük kutuyu açınca içinde daha da küçük bir kutu, onu da açınca yine, yine daha küçük bir kutu, o kutuyu açınca küçük bir kutu daha... sonra bu şekilde yedi, sekiz... Açtıkça sonunda nihayet zar kadar küçük bir kutu çıkmış ve onu da açınca hiçbir şey yokmuş, bomboşmuş gibi bir his. Buna biraz daha yakın.
nihayet hakikaten sevilenlerin sevilişi gibi*
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Onun içinden yükselen sesi; duyulmak, başkalarının ortasında kendi haline terk edilmiş olmamak isteyen hayalin o yüksek sesini... Ve bakışlardan anlıyordu ki insanlar, kendi sessizlikleri içinde onun sesini duydukları için, nihayet sesi sayesinde onu biraz olsun görüyorlardı. Evet dedim, anlıyorum ve o sesimden anladı onu anlamadığımı. Eminim ki sesinden duyduğu tek şey buydu: Hiçbir şey anlamadığım ve sırf oğlum olduğu için konuşmasına izin verdiğim. Gerçekten yalnız olduğunu biliyordu ve ben de görüyordum bunu: Adına yalnızlık demesek de görüyordum onun ne kadar yalnız olduğunu. Yalnızlık büyük bir kelimedir derler; içimizde hissettiğimiz ve bizden dışarı çıkmayan şeylerin, başkaları onları duymak istemediğinde ya da onlara ulaştırmak için gösterdiğimiz tüm çabaya rağmen duymadıklarında hep daha derinimize gömülen şeylerin tamamının gerçekliğini anlatır.
YAVUZ’UN DOĞU İLE DERDİ NE İDİ?
Selim Han’ın Mısır seferi bazı tarihçiler ve ilahiyat hocalarınca tenkide tâbi tutulmaktadır. “Küffarla cihad dururken neden bir İslam memleketine veya halifelik merkezine saldırdı?” denilmektedir. Hatta, “Ataları gibi Batı’ya yönelik ilerlemeye devam etseydi İslam coğrafyasının sınırlarının Fransa’ya, Manş Denizi’ne ulaşması işten bile olmayacaktı.” Ne dersiniz? Bir evin her yöne açılan farklı pencereleri vardır. Hangisinden baksanız farklı manzaralarla karşılaşırsınız. Ancak hepsi birer parça olmaktan öte gidemez. Tarihe de salt bir pencere açamazsınız. Bırakın doğru bir değerlendirme yapmayı gülünç durumlara düşebilirsiniz. Mesela İran’a neden savaş açtın diyerek tenkide tâbi tutmak Osmanlı ülkesi parçalansın, İran’ın tahakkümü altına girsin ve Sünni inancı yok olsun demekle eşdeğerdir. Şimdi bu sözlerimi okuyanlar “Ne alaka, neden öyle olsun ki?” diyeceklerdir. İşte bu söylem ya tarihi bilmemek yahut da Osmanlı düşmanlığı saikiyle hadiseye tek cepheden bakmaktır. Zira, “Selim Han durup dururken neden İran üzerine yürüdü ki?” demek, Osmanlı’ya yönelen büyük tehdidi görmemektir. 1502 yılından itibaren Safevi Devleti’nin kurulmasıyla birlikte Anadolu’da başlayan hareketlenmeyi anlamamaktır. Şah İsmail’in Akkoyunlu Devleti’ne neden son verdiğini bilmemektir. Yezd’de, Kazvin’de, Bağdat’ta, Dulkadıroğulları ve Özbek ülkelerinde yaptığı katliamlara seyirci kalmaktır. Nihayet 1510 yılından itibaren Anadolu’yu kana ve ateşe boğan Şahkulu Baba Tekeli ve Nur Ali Halife isyanlarına kulak tıkamaktır. Selim Han’ın bu büyük fitne ve tehlikeyi ortadan kaldırmadan girişeceği batı seferinde evet bazılarının iddia ettiği gibi Osmanlıların Manş Denizi’ne kadar değil hatta Portekiz’de Okyanus’a varacağını da iddia edebilirsiniz. Varırdı, varamazdı orasını bilemem. Ancak şunu çok
Tarih
Pantürkistler kendi tarihleri hususunda hiçbir muga-lata veya mübalağaya kapılmış değillerdir. Buna ihtiyaç-ları olmadığı da malumdur. Ya geçende kutlanan "İran'ın kuruluşunun 2500'üncü yıl dönümü" nedir? Acaba ortada gerçekten 2500 yıllık bir devlet var mı? İranlı müttefik-lerimizi gücendirmek pahasına olsa da böyle bir devletin bulunmadığını söylemeye mecburuz. Medyalıları İranlı saysak bile Medyalılarla Perslerin kısa süren hâkimiyet-lerini İskender istilâsı yok edip İran uzun süre Make-donyalıların esareti altında kalmamış mıydı? Makedonya hâkimiyetine son veren Partların Fars olmadığı muhakkak olmamakla beraber bunları da İran kadrosuna alsak ve Sasanlılarla birlikte hesap etsek dört beş asır süren bu devreyi Araplar sona erdirip ondan sonra İran haritadan silinmemiş miydi? Asırlardan sonra kurulan ve İran'ın ancak bir parçasına hâkim olabilen Sa-manlılar, Saffarhlar, Büveyhiler de nihayet İran'ı bütü-nüyle Türklere bırakmamışlar mıydı? Arada asırlarca süren Makedonya, Arap ve Türk hâkimiyetleri bulunan bir ülkeyi 2500 yıllık Fars devleti saymak herhalde tarihe "seni saymıyorum" demekle birdir. Hele adının "Muhammed Rıza" olduğu bütün dünya tarafından bilinen şimdiki İran şahının "Aryamihr" yani (Arya güneşi) adıyla anılması İslâmiyet'ten önceki İran tarih ve kültürüne çekilen özleyişin ifadesinden fazla bir mânâ ifade etmez. Bizim tarihimizde buna benzer mübalağalar yoktur. Mustafa Kemal Paşa, "Atatürk" adını soyadı olarak al-mıştır. Şunu da unutmamalı ki o Sakarya ve Dumlupınar meydan savaşlarını kazanmış bir kumandan, mahvoldu sanılan bir milleti kalkındıran devlet adamıydı. Tehlike anlarında ülkesini bırakıp gitmiş ve unvanı durup durur-ken almış değildi.
Sayfa 57 - 58 Ötüken, Ocak 1970·Kitabı okuyor
Dünyanın en sessiz, kendi görüşlerini açıklamaktan, fikirlerini başkalarına empoze etmekten kaçınan insanı nihayet bir şey söylediğinde, ona kulak veriyorsunuz. Haa. Haa, deyip bir anda gerçekle yüzleşiveriyorsunuz.