Sen olmasan, sana verdiğim o söz olmasa okula devam etmezdim. Yanında çalıştığım tamirciyle kendime yetecek kadar kazanırdım ama hayır... Seni kaybetmiş olsam da senden senelerce haber alamasam da hatta bir raddede öldüğünü dahi düşünsem de devam ettim. İki kişilik, birkaç kişilik kazanmak için bu bölümü yazdım. Senin için uzmanlık yaptım. Senin için bu kliniği açtım. Olur da bir gün geri dönersen sana yetebilmek için. Anlamıyorum o yüzden seni. Bana yük oluyormuş gibi hissetmeni anlamıyorum. Üstelik bunca sene seni aramışken ve nihayet bulmuşken...
“kalbim derseniz onun nerede olduğunu bilmiyorum
ağlıyorum onun nerede olduğunu bilmiyorum
hiç kimse kalbimin nerede olduğunu bilmiyor
nihayet seni terkedip gitti diyebilirsiniz..”
Aşk hakkında ne diyebilirim? Acı çekenlere teselli etmek için acıya verilen isim budur. Bedbaht olmak için ancak iki usul vardır. Ya sahip olmadığını arzu etmek, yahut arzu edilmekte olana sahip olmak. Aşk birincisi ile başlayıp, en acıklı vaziyette, yeni muvaffak olur olmaz, ikinci ile nihayet bulur. Tanrılar bizi sevmekten korusunlar!
“Kulum bana en çok farz kıldığım şeyleri yapmakla yaklaşır. Nafile ibadetlerle de bana yaklaşmaya devam eder. Nihayet o kadar yaklaşır ki ben onu severim. Ben onu sevince de onu işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum.”
Ruhum bir kalıbın esiri olmadan evvel, elimi bir el tuttu... Ve bana, güneşleri, seyyâreleri, semâvatın acâyibini gezdirip, seyrettirdi... Nihayet bir âleme getirerek;
-"İşte misafir olacağını yer... Burası dünyadır!" dedi. Şaşkın şaşkın etrafıma bakınırken de devam etti:
-"Burada herkes kendi istidâdına göre bir tohum eker ve mahsul devşirir...
Para, kadın, evlat, makam, mevki, rütbe, şan ve şeref insanların en çok ekip biçtikleri tohumlardır... Sen de keyfine göre bu dünyaya bir çekirdek ekip mahsul topla!..."
Böylece kimsenin kimseyi görmeden çalışıp didindiği bu patırtılı aleme ben de katıldım... Ben de onlar gibi ekip biçmeye başladım. Ama bütün tarlalar benim olsa, tohumların, sapanların tek sahibi sade ben olsam, gene de geldiğim âlemlerin zevkine takılı kalan gönlüm, bir türlü kendi ektiği tohumun çeşnisiyle nafakalanmaya razı olmayacaktı...
Ezel günün saltânatını görmüş göz, sâfasını tatmış dudak, burada kendi düzdüğü puta nasıl tapabilirdi?
İsyan ettim...
Belimden tohum torba mı, elimden sabanımı attım ve hemen gidip kendi varlığım tohumunu bu tarlanın bir köşesine gömdüm...
Arkamdan bağırıyorlardı:
-"Vah zavallı, kendini ziyan etti!"
Halbuki zamânın sadık dudağı onları yalanladı. Şimdi dallarından aşk meyveleri topladıkları şu fidan, bir zamanlar vecd ve tevazu ile gömdüğüm o tohumun ta kendisidir...
Yüzyıllarca süre zavallı Türk, gaddar sultanların ökçeleri altında ezilmiş, galip geldiği zamanlarda fethettiği beldelerde bile kötü idarelerin perişanlığından ve acz ve gafletten mağlup zilleti çekmeye mahkûm bırakılmıştı. Bütün hayatında bir kürek mahkûmu sefaleti ile beli bükülmüş, uğursuz baskı zinciri ile sürüklenerek tek bir nefes alamamış, tek bir gün görememişti.
Nihayet son savaşın feci hezimeti onu bütün bütün kırdı, bütün bütün yıktı. Hiçbir milletin görmediği kahredici medetsizlikler, yırtıcı çaresizlikler göğsüne yığıldı. Öyle belalar ki en metin, en dayanıklı milletleri hemen yıkarlar ve mutlaka ezerlerdi. Türk'ü de pençeleri altında baş aşağı ve hayatsız bıraktılar; harap ve kahrolmuş yere serdiler. Artık tükenme ve dağılma mutlak ve muhakkaktı...
İşte doğar doğmaz etrafına harikalar ve mucizeler saçan güneş gibi sen o zaman bu karanlık içinde doğdun; ve ancak o zamandır ki başında bir kahraman görünce tarihin kaydetmediği büyüklükleri hiç yoktan ortaya koyacak bir tabiatta yara- tılmış Türk kendini sana kavuşunca buldu. En kuvvetli milletleri yıkmış, harap etmiş bir savaş ve mağlubiyetten sonra bir işaretinle tekrar canlandı; bir emrinle tekrar dikildi ve nefes alamayacak sanılırken tekrar savaşa başlayarak muzaffer oldu.
Yokluktan varlıklar çıkardın. Dahiyane usüllerinle düşmanı avucunun içinde kıstırarak ezdin ve mahvettin. İşte Türk bu ilahi zaferinle vücut buldu ve senin sayende yaşıyor. Bizi kurtaran sensin ve bugünkü Türk'ü tam olarak sen yarattın.
En hakikî ve en sade anlamıyla bir mucizenin üstün eseri olan bu kurtuluş ve zaferi ileriki nesillerin hafızasına işlemek ve tespit arzusuyla yazdığım bu romanın ilk sahifesine perestişkârın ve minnettarın bir yazar sıfatı ile takdis makamında senin yüceltilmiş ismini yazmaklığıma izin ver sevgili