• Önce bir kağıt alın elinize birde kalem. Okudukça eklemeler yapacağınız kağıdın orasına burasına oklar çizeceğiniz bir soy ağacı çıkarın okudukça. Hele de akrabalık ilişkileriniz çok kuvvetli değilse, teyze kimdir, dayı kimdir bilmiyorsanız, kuzen ve yeğen ayrımını yapamıyorsanız işiniz çok zor.
    Soyağacını kitabın ortalarına doğru tamamlıyorsunuz tamamlamasına da tam o noktadan sonra işler iyice sarpa sarmaya başlıyor. Bir bakıyorsunuz, hiç bir karakter kendi değil, hepsi birer kabuk. Şişman kız şişman olan değil, güzel olan kadın da güzel değil, hele akıllı sandığın örnek anne var ya .... Çıkardığınız soy ağacını çöpe atabilirsiniz :) Çünkü artık herkes o sığındığı kabuklarını çıkarmaya başlıyor yavaş yavaş.
    Ahh Zeynep Kaçar nasıl bir kurgudur, nasıl bir anlatım dilidir bu. Ne vardı okurun içini bu kadar acıtacak, kodlarımıza işlenmiş deliliklerimizi, sırlarımızı, en çokta kabuklarımızı ortaya serecek.
    Kimi deliliğini, kimi güzelliğini, kimi de sırf görünebilmek için şişmanlığını kendine kabuk yapan üç kadının öyküsünü yazmış yazar, tek tek okuduğunuzda hayatı üç farklı roman olabilecek kadınları tek bir romanda, aile adını verdiğimiz o bir türlü kıramadığımız kabukta bir araya getirmiş.
    Birinci tekil şahsın diliyle anlatıyor üç kadını yazar. Her biri kendi öyküsünü anlatan üç kadın. Susmadan, kelimelerin arasına nokta virgül koymadan, hızlı hızlı, neredeyse tam sayfalık cümlelerle anlatıyorlar ağız dolusu deliliklerini, kaybettiklerini, delice sevmelerini en çokta kabuklarını.
    Evet, bazen satırlarca virgül yok nokta yok. İyi ki de yok. Hani bazen sinirlendiğimızde,kendimizi anlatmak için çabaladığımızda hızlı hızlı konuşuruz ya virgül mü koyarız küfürlerimizin arasına o anda. İçimizden kimseler duymadan söylenip dururken annemize, kardeşimize hayata, deliysek hele de zır deliysek noktamı gelir aklımıza. Öyle içten öyle doğal öyle konuştuğumuz gibi yazmış işte Zeynep Kaçar.
    Sabit fikir dergisi tarafından 2017 yılının en iyi 50 kitabından biri seçilen Kabuk' un yazarı 1972’de Lüleburgaz'da doğmuş.Oyunculuk ve tiyatro eleştirmenliği eğitimi almış.Dizi ve filmlerde rol alan yazarın bir çok tiyatro eseri de bulunmakta. Ama en çok yazar galiba en azından bundan sonra. Uzun zamandır okuma listelerime alıp alıp çıkardığım bir kitaptı Kabuk. Önce Esther. Sema ya yazdım nasıl diye. Okuyun dedi. Sonra cicoretti okuyun dedi. İyi ki de dediler teşekkürler :) Ve UmAy yorumunuzu bekliyorum dedi. Yorumum sevgili umay ; okuyun.... Son bir not; üç kadının hikayesi bu kitap. Sabiha, Sezin ve Füsun. Ama ben Saliha' yı çok sevdim fakat en çokta Muhsin ve Efsunu sevdim galiba...
  • Edebiyatımızda Dergiler
    “Cumhuriyet'in kuruluşundan bu yana ülkemizde çıkmış sanat edebiyat dergilerinin sayısı 300'ü bulmakta. Ancak bunların arasında gerçek anlamda dergi niteliğini taşıyanların, küçük bir çevre için de olsa, belli bir etkinlik düzeyi tutturmuş olanların sayısının 100-150 dolaylarında olduğu söylenebilir. Kimisi Varlık gibi yarım yüzyıla yaklaşan bir yayın serüveni içinde, kimisi Sokak, Meydan, Açık Oturum gibi tek sayı yayımlanmış. Yedi yıldır eski dergi dermelerini inceliyor, incelediğim her dergi için tanıtıcı bir yazı yazıyorum. Bugüne dek 100 kadar dermeyi incelemişim. Bunları, çalışma bittiğinde, sistematik bir değerlendirme yazısıyla birlikte kitap halinde bir araya getireceğim. Kimi dermeleri edinmek oldukça güç bir iş. Çünkü kitaplıklarda çoğunun fişleri çıkarılmış. Kitaplık ilgilileri araştırıcıya bunları vermiyorlar. Yine de özel kitaplıklardan yararlanarak bu çalışmayıiki yıl içinde tamamlayabileceğimi sanıyorum. Edebiyat
    sanat dergilerinin incelenmesi, bütünüyle bir arada görülmesi, Türk aydınının, Türk yazarının zaman içindeki tavırlarının, Türkiye'nin Cumhuriyet dönemindeki düşünsel iskeletinin ortaya çıkması bakımından çok önemli.


    Son elli yılın dergilerine çok tepeden bakıldığında edebiyat sorunlarının altında bir Türk düşüncesinin ne olması gerektiğinin yoklandığı, uygarlık sorununun ele alınmak istendiği görülür. Edebiyat kavramlarının yanı sıra 1930'lara kadar tarih terimleriyle, 1940'lara kadar felsefe terimleriyle konuşulmaktadır; 1950'den sonra toplumbilim terimleri, 1960'tan sonra da ekonomi terimleri öne gelecektir. Nazım Hikmet'in çıkışından sonra edebiyat dergilerinde toplumun maddi değerleri önem kazanmış, özdekçi, toplumcu bir akım Resimli Ay' dan günümüze dek sürmüştür. Genel bir düşünce akımı niteliğindedir bu. Köktenci, Marksist yayın organlarının dışındaki edebiyat dergilerini de az ya da çok, gizli ya da açık, bilinçli ya da bilinçsiz, kavramaktadır. Son kırk yılda edebiyatımızı götürmüş olan hemen bütün edebiyat dergileri, kimi zaman silik, kimi zaman belirsizmiş gibi de olsa, genellikle, toplum değerlerini savunmuşlar, eşitlikten, özgürlükten yana olmuşlardır. Elli yıllık evre içinde çıkmış 300 dergiden 270 kadarının ilerici planda yer alması da bu gerçeğin en önemli kanıtıdır.


    Edebiyat dergilerinin hemen hepsinde hayatın değiştirilmesi isteği görülüyor. Özellikle Cumhuriyet'in Onuncu Yılı'ndan sonra çıkan yayın organları böyle. İnsan dergisinin ilk sayısında, 1938'de, şu cümleyi okuyoruz: "Bugün hakiki manada rönesans yapıyoruz. " Onuncu Yıl her türlü atılımın bir bilanço yılı olarak görülür. Bu dönemde bir güven ve büyük bir iyimserlik var dergilerde. 1940'tan sonra ise kötümser bir havaya girildiği, İkinci Dünya Savaşı'nın bitiminde bu kötümserliğin büyüdüğü, 1950' den sonra bir inançsızlığa, bir nihilizme bitiştiği gözlemleniyor. Yine de dergilerin büyük çoğunluğu hümanisttirler; bir yerde hemen hepsinin toplumcu özlemler içinde oldukları söylenebilir. Köktenciler gibi doğrudan doğruya siyasaya, ideolojiye bağlı olmasalar bile, kurulu düzenin değişmesinden yanadırlar. İlginç bir gözlem de, 1960'tan sonra sağda beliren bazı genç yayın organlarının da böyle bir duygu içinde bulunmalarıdır. ilericilik ve sanatta yenilik bütün dergilerde yan yana, iç içe yürümektedir: Yücel, Varlık, Yaratış, Oluş, İnsan, Yeditepe, Yeni Ufuklar, Yaprak, Seçilmiş Hikaye/er, Dost, Yaprak, Yeni Dergi, Papirüs, Soyut, Yapraklar, Şiir Sanatı, Ataç, Mavi, Doğu ve Batı, Kaynak.


    1930'lara kadar süren bir Ergenekon duyarlığı içindeki ulusallık duygusu o günlerin dergilerinde henüz taptaze olan devrimierin savunusuyla iç içedir; bu konuda Derglih'ta başlayan Türkçülük akımı Anayurt gibi dergilerde sürüp gider; 1930' dan sonra Atsız Mecmua' da, Orhun' da ırkçı bir nitelik kazanarak tıkanır. Sağ edebiyat dergilerinin bu dönernde ırkçı ve rnukaddesatçı olmak üzere ikiye ayrıldığı görülüyor: Ağaç bir mistisizme, Kültür Haftası laik diyebileceğimiz bir spiritüalizme, Çınaraltı yeni edebiyatı yadsımaktan doğan şoven bir gelenekçiliğe kayar. 1950'nin hemen öncesinde ise gelenekçiler Şadırvan'da bir Halk edebiyatı sevgisiyle toplanmak isterler. 1950'den sonra yayın hayatına girmiş gelenekçi dergilerin, ideolojiden kaçan bir yanları vardır: Hisar, Çağrı gibi. Bunlar, sanatta geleneksel
    biçimlerin savunusuyla yetinirler daha çok. Bir süre sonra onu da bırakırlar.


    Edebiyat kavgasını yenilikçiler, yayın hayatındaki entelektüel kavgayı ilericiler kazanmışlardır. Dergilerde sağ ideolojik yönsemelerin yeniden başlaması için 1960'ları beklemek gerekecektir.Ancak bu dönemde, Hisar gibi, Çağrı gibi salt edebiyat dergilerini saymazsak, sağ kanat dergilerinin sanattan çok ideolojiyle, siyasayla uğraştıklarını söyleyeceğiz. Edebiyat ve ideolojiyi birleştirenler, daha çok her şeyi bir İslamiyet duygusunda ya da bilincinde kaynaştırmak isteyen Diriliş gibi bir iki dergi olacaktır. Hisar'ı Çınaraltı'nın, Diriliş'i Büyük Doğu'nun,Çağrı'yı Şadırvan'ın çocukları olarak nitelemek mümkün. Edebiyat adlı dergiyi de Diriliş'in küçük kardeşi olarak görüyorum. Kubbealtı ise yalnız tepkileriyle varoluşu ve gençlere dayanmayışı ile günümüzde ilginç bir biçimde beliriyor: Yirminci yüzyılda Napolyoncu bir klüp havası var onda.


    Soldaki köktenci kanat ise Resimli Ay'dan sonra Yürüyüş, Adımlar, Yurt ve Dünya, Ant, Yeryüzü, Beraber, Yaprak, Eylem gibi dergilerle gelişmiştir. Özellikle İkinci Dünya Savaşı'nın sonuna doğru çıkmış dergilerde Türkiye' deki ağır siyasal haskılara karşın, bir bölük genç aydının düşünce atılımını, özgürlük isteğini, eksik de olsa, gözü pek bir tavırla bu düşünceyi bir sanat ağıntısına dönüştürme çabasını görüyoruz. Sanatçı gerçekçi olacaktır, ancak yapıtında onunla yetinmeyecektir; toplum planında
    düzeltici çalışmalar yapacaktır. Yürüyüş dergisi bu tavır içinde, sanatçıyı bir "ruh mühendisi" olarak görmektedir. Adımlar' da da hümanizmin toplumsal koşulları ele alınır; kültür ve sanat ağıntılarının toplumbilimsel, ekonomik koşullar içinde toplanmasına çalışılır; hümanizmin maddi ve tarihsel bir tabana dayanması gerektiği belirtilir. 1 960'tan sonra yayımlanan genç toplumcu dergiler bu konuyu sınıf sorununa daha çok bağlıyorlar; sadece gerçekçi değil, devrimci bir sanatın çevresinde dolanıyorlar. 1960'a kadar gizlice, geride kalan ideoloji yeniden ön plana geliyor: Yeni Gerçek, Halkın Dostları, Yeni Adımlar, Militan, Yarına Doğru.


    Dünyanın değiştirilmesi özlemi yanında kuşak kavgası, dil devrimi, halka yöneliş, batılılaşma ve uygarlık sorunları elli yılın dergilerinde ortak konular olarak görülüyor. 1940-1955 arasında birçok dergide 40 kuşağının kendine yer açmaya çalıştığına tanık oluyoruz: Yenilikler, Yazı, Kervan, Beş Sanat, Nokta, Yeni. 50 kuşağı ise kendi dergilerini yaratıyor: Şimdilik, Açık Oturum, Dönem, Değişim, A, Şairler Yaprağı, Pazar Postası, Varan, Çağıltı, Onüç, Evrim vb. 1960 kuşağının dergileri: Devinim, Alan, Yordam, Militan, Yarına Doğru vb. Anadolu' da yayımlanan dergiler de (Kıyı, Güney, Salkım, Özgürü, Su, Çıra vb.) aynı paraleldedirler.
  • "Hazret-i Peygamber’in Kur’ân’da övülen üsve-i hasene gerçeği etrafında İslâm’ı yaşayışı, her devirde emsalsiz meyveler verdi. İnsanlığı diri tutan daima bu oldu. Bundan sapmalar yaşandığında hidâyetlerde kuraklık meydana geldi, buna riâyet edildiğinde de hiç bitmez bereketler tecellî etti.

    Bu hakikatin, bariz bir aynası hükmünde ifadelere dökülen şu kıssa ne kadar mânidardır:

    İbrahim Hakkı Erzurumî Hazretleri’ni bir köye davet ettiler. Ramazan-ı şerîfi O’nun vaazları, sohbetleri ve irşadları ile dolu dolu değerlendirmek istediklerini ilettiler. O mübârek zat kabul edince derhâl kendisini getirmek üzere bir adam yolladılar. Adam, ücret mukabili bu tür hizmetler yapan gayr-i müslim bir kimse idi. Muhtemelen rehberlik edeceği kimsenin yaşlı olması dolayısıyla; o biner, kendisi de yayan dizginleri tutarak bir yolculuk olur diye sadece bir at ile hareket etti. İbrahim Hakkı Hazretleri’nin yanına vardı, onu ata bindirdi ve yola çıktılar. O önde atın ipini tutuyor, Hazret de at üstünde sükûnetle ilerliyorlardı. Bir müddet sonra o büyük Allah dostu, seslendi:

    ‒Evlâdım, ata binme sırası sana geldi!

    Adam şaşırdı, kabullenmedi:

    ‒Olmaz hocam, benim işim bu. Siz yolcu, ben rehber, usûl böyle.

    Fakat İbrahim Hakkı Hazretleri, hatırlattı:

    ‒Evlâdım, bizim Peygamberimiz Bedir Harbi’ne giderken bir deveye nöbetleşe bindi, ben kim oluyorum ki aksini yapayım! Sonra O’nun ardından Hazret-i Ömer de Kudüs’e giderken kölesiyle nöbetleşe deveye bindiler. İtiraz etme boşuna; buyur, sıra sende!

    Zavallı hâlâ şaşkındı:

    ‒Aman hocam, bu durumu köylüler duyarlarsa, hem ücretimi vermezler hem de beni iyi bir paylarlar.

    Bunun üzerine o mübârek Allah dostu, tebessüm ederek şöyle dedi:

    ‒İkimiz de yolcuyuz, ebediyet yolcusu. Son nefeste ne olacağımız belli değil. Senin korku ve endişen köylülerin ne diyeceği, benim endişem ve korkum ise Allâh’ın huzûrunda vereceğimiz hesap! Eğer ben Peygamber’imin yaptığı gibi yapmazsam, mahşerde ne cevap veririm?

    Adamcağız çaresiz boyun büktü.

    Yol boyu sırayla ata bindiler. Fakat takdir bu ya, tam köye geldiklerinde sıra adama gelmişti. Tıpkı Hazret-i Ömer’in Kudüs’e girişinde sıranın kölesine gelmesi gibi. Gayr-i müslim rehber, İbrahim Hakkı Hazretleri’ne yine ısrar etti:

    ‒Hocam, ben hakkımdan vazgeçtim, bari köye at sırtında siz girseniz!

    O kâmil insanın tercihi ve kararlığı belliydi:

    ‒Kudüs’e girerken Hazret-i Ömer, aldığı Peygamber ahlâkını şehrin dışında bırakmadı. O ahlâk ile şehre girdi. Çünkü o ahlâk ve bağlılığı sayesinde Kudüs fatihi olmuştu. Öyle yaşadı ve bu adâlet-i Ömer tarihe geçti.

    Mübârek zat, derin bir nefes aldı ve ekledi:

    ‒Devam evlâdım, sıra sende!

    Nihayet; atın önünde İbrahim Hakkı Hazretleri, atın üstünde de gayr-i müslim, bu şekilde köye girdiler.

    Köylüler, gördükleri vaziyet karşısında birden öfkelendiler. Hemen koştular ve başladılar söylenmeye:

    ‒Seni gidi haddini bilmez gafil! Ne bu densizlik? Kendin saltanat tahtına oturmuş gibi at üstündesin, koca üstad da sıradan bir çırak gibi ip elinde yaya. Olur şey mi bu?

    Adamcağız birkaç şey diyecek oldu. Kimse dinlemedi. İfadeler belki daha alevlenecekti ki, İbrahim Hakkı Hazretleri devreye girdi:

    ‒Yârenler, beni buraya sizi irşâda çağırmadınız mı?

    ‒Evet ey Efendi Hazretleri.

    ‒Öyleyse ilk nasihatim: Hazret-i Peygamber’in Bedir Harbi’ne giderken bir deveye nasıl sırayla bindiğini ve Hazret-i Ömer’in de Kudüs’e girerken sıra kölesine geldiği için onu bindirdiğini hatırlatmaktır.

    Böyle son nokta konuldu. Herkes sükût etti. İlk andaki öfke, yerini güzel duygulara bıraktı. O hissiyat içinde köylülerden bir şahıs, rehberlik eden gayr-i müslime yaklaştı, şu teklifte bulundu:

    ‒Yahu, bunca fazîlete şahit oldun. Daha ne bekliyorsun? Kelime-i şahâdet getir!

    İçinde fırtınalar kopan rehber, önce sessizleşti. Sonra da oradakilere tane tane dedi ki:

    ‒Bu çağrınız; sizin dîninize ise, imkânsız! Fakat davetiniz, bu mübâreğin dînine ise, ben ona yolda inandım zaten.

    İşte; İslâm’ı yaşamak ve yaşatmak!

    İşte; Hazret-i Peygamber’e sadâkatle bağlı bir mü’min ve muvahhid olabilmek.

    İşte; Kitap ve Sünnet bütünlüğünde sâlih bir gönül ve müttakî bir şahsiyet sergilemek.

    İşte; Hazret-i Peygamber’e aşk ile tâbî olarak yaşanan ve yaşatılan îman ve İslâm, böyledir. En soğuk kimseleri bile cezbeder. En kuru ağaçları bile yeşertir. En verimsiz arazileri bile bereketlerle doldurur. En ölü kalpleri bile en diri hâle getirir.

    Çünkü; Efendimiz’in her hâli, bizler için baştan ayağa rahmettir, çaredir, devâdır, kurtuluştur.

    Lâkin; O’nsuz her şey kurudur. Susuz bir âlem nasıl çorak ve çöl olursa, O Rahmeten li’l-âlemîn’in olmadığı gönüller de aynı şekilde çorak ve çöl olur sadece.

    Çünkü; O’nsuz bir îman; bomboştur, iticidir, bozuktur, noksandır, sapıklıktır ve merduttur. En diri gönlü bile ölü hâle getirir. En sağlamı bile en çürüğe çıkarır."

    -M.Ali Eşmelei (Yüzakı Dergisi 154. Sayı – ARALIK 2017)
  • Yaşama ile yasama arasında bir nokta farkı vardır. Kanunların gölgesinin üzerine düştüğü insanlar, bir arada yaşama hastalığına tutulduğundan beri yasama denen mevzunun da peyda olması şiiri doğurdu. Çünkü bana göre tüm şiirler bir itirazdan doğar!

    Aziz Mahmut Öncel’in 2016 Ocak ayında çıkardığı ilk şiir kitabı Pasaportsuz Türk, adından ve dahi kapak resminden başlayarak bir itirazın simgesi niteliğinde okurunun masasına ilişti. Şık, hiddetli, itirazcı lakin incitmeyen bir öfkenin kitabıdır Pasaportsuz Türk.

    Kitabı ilk elime aldığımda hissettiğim şey, inandığım bir doğrunun sonucunun beni yanıltmaması sevinci idi. Şiirlerini çoğunlukla Aşkar dergisi üzerinden yayımlayan şairi, dergiden sonra iki kapak arasında görmek bir okur olarak sevincimdi. Kitabın üzerinden iki yıl kadar geçti ve şiirler hâlâ ilk günkü kadar diri tutuyor okurunu.

    Pasaportsuz Türk ilk yüz görümlüğünü “Ağır Ceza Şiiri” ile istiyor okurundan. Şiir beş bölümden oluşuyor ve Öncel beş bölüme bir dünya sığdırıyor. Şiirde masumiyet karinesi almak isteyen biri gibi kadınlara şöyle sesleniyor: “Şu Kadınların damalarından kabaran nifaktan/ Nasiplenmedi gözlerim ellerim/ Ne isyan eden kadınlar oldu yanımda/ Ne reklamlara alet olmuş kızlar öptüm/Yalnız öptüğüm bir yüzüktü yüzük parmağımda/Sevdiğiyle sevdiğim yazılmıştı üstüne [syf-10].

    Şiirde yenidünya düzenine uyan kadınların modern koşturmacaları olan çalışma hayatlarına ve dahi yorgunlukları arasında vakit ayırmakta zorlandıkları çocuklarına, birkaç mısra ile selam ediyor yine: “Ah çocuğunu her gün terk eden akşam geri dönen kadınlar/Suçunuzun altı aydan iki yıla kadar cezası var”[syf-11]. Lakin burada ben de şaire biraz itiraz etmek istiyorum. İki binler şiirinin modern bir hastalığı belki bu, kadınlardan dizeler, hikâyeler yahut romanlar üzerinden çokça şikâyet ediliyor olması. Hiçbir annenin gönüllü bir mevzuyla çocuğunu bırakacağını düşünmüyorum yahut ben hâlâ masum düşünüyorum bu konuda. Yenidünya düzeni kadını ve hatta erkeği çocuğuna ayıracağı vakitten maalesef men etmiş durumda, bunun çaresi öze dönmek farkındayım lakin çok geç gibi geliyor bana. Şiirin genel havasına baktığımızda adalete olan inancın da fazla üst seviyede olmadığını görüyoruz, buna delil olarak şu mısralar gösterilebilir: “Hâkimler savcılarla birlikte yalancısıdır üst katın/ ve tekrar ettirir bize durmadan: İstisnalar kaideyi bozmaz” [syf-12]

    Adaletten ve yaşamaktan yana tüm yasama kanallarıyla, fazlası ile kirli olduğumuz bu dünyaya “Şiddetli Günler” isimli şiirde şöyle bir not düşmüşüm: Kalbim patlayacak, çatlayacak dörtnala koştuğu bu dünyada, bizi temiz bir ölüm paklayacak inşallah!

    Şairin, şiirin ve okurun çokça yorulduğu yerler var, bu gidiş nereye diye soruyoruz çoğumuz, lakin bence şiir de şair de gittiği yeri çok iyi biliyor ancak güzergâh dünya haritasıyla uymuyor. Geldiğimiz yere gidince muhtemelen gitmek istediği yeri bulacak şiir ve dahi şair ve bendeniz okur!

    “Nar” şiirine baktığımızda şairinin geleneğe dair izler taşıdığını, inancını ve milli benliğini algılamakta gecikmiyoruz. “Sükûtu Kutsamak”ta şairin sloganik tavrıyla muhatap oluyoruz. Bu birçok şairin içine düştüğü bir durum. Şiir bir bayrak gibi kimi yerlerde göndere çekilip rüzgârla dalgalanmak istiyor ve bu dalga görevini mısralarda bu tarz söylemler yerine getiriyor.

    Öncel, kendisiyle yapılan bir söyleşide kitaba daha evvel yayımladığı şiirlerinden seçerek oluşturduğunu söylüyor. Bu da titiz bir şair tavrıdır. Çünkü yayımladığı her kelimeyi kutsal bilip, sayfasına iki dize koyup şiir kitabı çıkarttığını, şiir yazdığını ve şair olduğunu iddia edenlerin ülkesinde, yükselen bir ivme ile şiir kaleme almak kolay bir mesele değil. Hele ki bunu edebiyatın mutfağa yakın olmakla yapılacağına inanan bir güruhun içinde taşra sayılan bir yerde yapmak iki katı zor bir mesele. Ama Pasaportsuz Türk’e baktığımızda ya da Mustafa Çiftçi öykülerini okuduğumuzda mutfak edebiyatı söylemlerinin yersiz olduğunu görüyoruz. Zihni tarım toplumunda kalan edebiyatçılar artık sanayi toplumunu da aştığımızı ve bilişim toplumunda post modern hayatlar sürdüğümüzü kabul gibi bir gerçekle karşı karşıyalar. Bir arada olmak ve birlik olmak elbet önemli lakin bunu Servet-i Fünuncular gibi Babıâli’ye, post modernler gibi mutfağa bağlamaya hacet yok! İyi eser her devirde kendi dağını aşar, mekâna ait olmasına gerek yoktur.

    Şiirin Derdi Şairin Meselesi

    Pasaportsuz Türk, meselesi olan bir kitap. Şairinin bana göre yazarken yorulduğu şiirler barındırıyor içinde. Özellikle kitaba ismini veren şiire bakacak olursak, İsmet Özel’e ve Karakoç’a selamı dikkat çekiyor şairin. “Bu yaşta seyri süluka gebe dilinin altındaki bakla/ Şeyhim sen onu kitaplar okuyan bir kurtla aşkın şehvetinde s/akla” [syf-23]dizesi ise, okuyanını mest ediyor!

    Şairin üslubu çağdaşlarının kapalı ve imge soslu anlatımına nazaran daha açık, bir dizesine hava almak için kalbinizi koyabilirsiniz mesela, başka bir dizesinde bir kekliği avlamadan gözlerinde durabilirsiniz. Yani demem o ki Öncel açık bir tavırla şiirinden yana davasını savunmaktan çekinmiyor. Anlaşılır olmak onu korkutan bir mesele değil. Kapalı ve fazla imgesel bir üslubun götürüsü şairlerinin eleştiriyi hiçbir şekilde üstlenmemesi olarak karşımızda bugün. Ne söyleseniz “siz orayı yanlış anlamışsınız” kıvamında bir zırh giyiyorlar üzerlerine, kapalı anlatımların çoğunda şairin eleştiriden gizlenmek namına üzerine bir yorgan çekmek istediği görüşünde olsam da istisnalar elbet var ve Öncel’in dediği gibi kaideyi bozmuyorlar.

    Kitabın geneline yayılan tasavvufi bir hava da göze çarpıyor, milli tavrı ise zaten şairin derin meselesi lakin bu öyle dozunda kullanılan bir şey ki zehirlemeden şifa veriyor okuruna. Şefkatli bir el şairin meselesinden doğan öfkeli hali ehlileştiriyor sanki. Başta da söylediğim gibi şairin incitmeyen öfkesi şiirinin en albenili tarafı bence.

    Pasaportsuz Türk okurunu ilk şiirlerinde epeyce taşlı, ayaklarını acıtan bir tarlada yürüttükten sonra, sonlara doğru eteklerine pıtraklar batırıyor sadece. Bu duruma şairin öfkesinin sakinlemesi ya da okurun öfkeye alışması da diyebiliriz belki.

    Öncel’in şiiri yer yer nesire yaklaşan mısralar barındırsa da şiir formunu çoğunlukla muhafaza ediyor, derdini anlatıyor, yer yer güçten düşse de tekrar toparlıyor kendini. Taşradan selam ederken, birbirini alkışlamaktan elleri patlayan mutfak tayfasının her sayıda yayımladığı kokuşmuş şiirlere burnumu kapatarak diyorum ki, edebiyat Anadolu’dan yükselen bir ses olarak ukbaya mührünü vuracak ve bunu Aziz Mahmut Öncel gibi şöhret zehrini içmeyenler yapacak.

    Son söz olarak şairin “sakıncalı bir kız çocuğu mutlu olabilir mi?” [syf-27]sorusuna cevap versin okur, yasalar yaşama hakkı verdiğinden beri bir nokta farkıyla tüm sakıncalılar olarak mutsuzuz Sayın Öncel!

    Âh ettik, ses geldi mi?

    Pasaportsuz Türk

    Aziz Mahmut Öncel

    Ebabil Yayınları

    80 syf
  • Bir denklem kuralım:
    Zaman=Kalabalık=Yalnızlık=Yaşam. Bu denklemde can alıcı nokta kalabalıktır. O olmadan ne yalnızlık olabilir ne zaman ne yaşam... biz, başka hayatlara değmeden, katılmadan, onlarla sevinip onlardan bunalmadan, ne yalnızlığı bilebiliriz ne zamanı duyabiliriz ne de yaşadığımızı fark ederiz.
  • Özetlersek, Soljenitsin bir dönem Sovyet toplumunu ve toplumla sistem arasındaki çelişkiyi, yaşadığı tecrübelerin ışığında, ortaya koymaya çalışmıştır, insanoğlunun karşılaşabileceği belli başlı deneylerden savaş, hapis ve öldürücü bir hastalık kanser… Yazarın, yazdıklarına ödenen bedeli teşkil etmektedir.

    Ama Soljenitsin’i yalnızca eleştirici bir realist olarak da vasıflandırmak yanlış olur.

    ***

    Pierre Daix, 1953 1971 döneminde Aragon’un yönetmeni olduğu «Lettres Françoises»in başyazarlığını sürdürdü. Fransız Komünist Partisi’nin sözü geçen bir üyesi olmasına rağmen, İvan Denisoviç’in Hayatı ‘nda Bir Gün’ü çevirerek, Soljenitsin’in ilk olarak Batı’da tanınmasına yol açtı. Kendisinin Soljenitsin üzerine bir de incelemesi bulunmaktadır. Nouvel Observateur yazarı Claude Boeure’nin sorularına şöyle cevap veriyor 1973’te.

    «Ben de sürgün cezası çekmiştim. Üstelik Sovyetler Birliği’nde toplama kamplarının bulunabileceğine inanmak istemiyordum: İşte benim gibi biri için Soljenitsin eşsiz bir yanıt (cevap) oldu. Yalnız hemen şunu sezdim. O, sadece kamplardaki olayları ele alan bir yazar değildi, her bakımdan büyük bir yazardı, yaşam ve ölümün anlamından, evrensel açıdan sosyalizmden söz ediyordu.

    «Elsa Triolet, bana şöyle demişti:

    «Biliyor musun Pierre, düz yazısında Rus yazarlarına özgü üstünlükler var. Proust ve Flaubert’le eş tutulabilir.»

    «Çalışmam sırasında bunun bir gerçek olduğunu anladım: Soljenitsin, ancak sanatın inceliklerini bilen, deney sahibi bir yazar olabilirdi. Tolstoy, Dostoyevsky gibi büyük yazarların meydana getirdiği geleneğe bağlıydı.» (Varlık Dergisi, İstanbul, kasım 1973, s. 21.)

    İlginçtir ki, Soljenitsin, Sovyet sistemini eleştiren yönüyle, Batı’daki sol aydınlar arasında yer bulur. Liberal aydınların onu savunması tabiîdir. Solcu aydınların savunmasını da, sol içindeki siyasal alana yansıyan bölünmelerle izah etmek mümkündür. Meselâ, Fransız solunun, Sovyet sistemine yönelttiği eleştirileri düşünerek. 1968 yılı Çekoslovakya olaylarında Sovyetler, Fransız solunca kınanmıştı.

    Daha ilginç bir nokta da şudur: Soljenitsin, önceleri Sovyet sistemine yönelen eleştirilerinin boyutlarını genişletir, Batı ‘yi da bir eleştiri çemberine alırken, artık, solcuların gözünden de düşer. Hatta, liberal aydınların bir bölümü de ona şüpheyle bakmaya başlar. Bu, Soljenitsin’in açıkça anti marksist olmasının ortaya çıkmasıyla ilgilidir. Daha demokratik bir ortamda Sovyetlerde sürdürdüğü bıçak üstünde muhalefet yerine, daha açık yorumlar kazanır Soljenitsin.