Geçmişten geliyorum…
Acımasızların ülkesinden…
Vicdanın kırıntısını bile yüreğinde barındıramayanların yürekleri gibi, buz kesmiş bir yerden…
Hani klişeye gireriz ya, sürekli “savaşlardan nefret ediyoruz,” “savaşlar artık bitsin,” “dünyaya barış gelsin,” nasıl olacak peki? İnsanlar kendi çıkarları için dövüştükçe, bir böcek gibi birbirini ezmeyi sürdürdükçe, nasıl olacak bu dediğimiz?
Düşünüyorum da… Asırlar boyu, birçok insan, birçok insanı katletti, iktidar uğruna, mezhep uğruna, herhangi bir etnik mensubiyet uğruna, Yahudi diye, Müslüman diye, Nazi diye, katledildiler. Katledildik. Öldük birer birer, bu göğün altında. Dünya nelere şahit olmuş, nelere şahit oluyor ve bundan sonraki zamanda da neleree neleree şahit olacak kim bilir…
Ben bir Müslüman’ım. Allah bana, kafirle savaş diye emretmiş. Düşündüğümde insanların ideolojileri uğruna birbirlerini öldürmeleri, onlara işkence etmeleri kadar saçma, insanlık dışı bir şey göremiyorum. Evet ben bir Müslüman’ım. Ama Müslümanlığım, insanlığımın bir gereğidir. İnsan olmayan Müslüman nasıl olabilir? O zaman bu paradoksu nasıl açıklayabilirim? İnanın bilmiyorum…
Kitapta o kadar acımasız şeyler okudum ki, “bunları yapan insan ise şayet, biz neyiz?” dedim. Biz insan isek şayet, peki bunlar ne? Annelik hakları iptal edilen kadınlar, kamplar, toplu katliamlar, işkence odalarında zavallı insanların dinmek bilmeyen acıları, tecavüzler, en iyisi de, estetik bir idam belki… Bu sadistlik, bu acı vermekten duyulan zevk, insanların gözyaşından, acı çığlıklarından besleniş de ne? “İnsan olmanın” hangi kilometre taşını dolduruyor bu acımasız hasletler? Düşünüyorum, düşünüyorum, düşünüyorum ama nereye koysam bu parçayı, hiçbir tabloyu tamamlamıyor maalesef…
Kitabımızın içeriğine gelecek olursak; dünyanın eli en kanlı katillerinin