Uzun bir zaman sonra tekrardan bir inceleme yazma isteği uyandıran bu güzel kitabı bitirmiş bulunuyorum. İlk olarak bana hissettirdiklerinden bahsetmek istiyorum. Ayfer Tunç’un okuduğum ikinci kitabı olma özelliğini taşıyan bu kitap -ilki Kapak Kızı‘ydı- aynı zamanda beni yazarın hem en çok etkileyen hem de uzun zaman sonra beni barındırdığı duygularla sarmalayan, içime işleyen hatrı sayılır bir süre etkisinden çıkamayacağım bir eser oldu. Aziz Bey’i çözmeye çalışırken bir yandan da kendimi de çözmeye çalıştım. Biz kimiz, neyiz ve ne olacağız? Aziz Bey için bütün bu soruların cevaplanışına şahit olduğumuz bu uzun öykü onun fark edişleri, yüzleşmeleri ve keşkeleriyle bence edebiyatımızın okura en geçen eselerinden bir tanesi.
Konusunu Aziz Bey’in etkileyici, çokça dersler çıkarılması gereken hayatı olarak özetlesem yanlış olmaz diye düşünüyorum. Aziz Bey hem hayranlık duyduğum hem de çokça kızdığım bir karakter. Yeteneğiyle etrafındakiler kadar okurken beni de büyüledi kendisi. Duyguların icra edilen sanata yansıması bence sanatı yüceltir. Ancak Aziz Bey’in yaptığı gibi bir seviyeye bu durumun eriştirilmesi insanın kendisini ve çevresini de bir hayli yıpratır. Özellikle de Aziz Bey gibi bir hayata sahip insanları… Kendisi hep zor bir hayatın içinde yer alsa da kurtulma şansını kendine asla vermediğini okumak, bu şansı elde edebileceği en yakın anlarda dahi bir şekilde bunu tepmiş olması belki de ona en büyük kızma nedenim. Pişmanlıklarını, yüzleşmelerini okurken hissettiklerim ise geri dönüşsüzlüğünün çaresizliğinin verdiği acıydı. Aziz Bey’i sadece bir kitap karakteri olarak görmüyorum. Onu hayatımızdaki tüm keşkelerimizin bir yüzü olarak görüyorum. Son sayfaya kadar hissettiği her bir duyguyu sanki oymuşçasına içten yaşadım. Bu noktada yazarımızın kaleminin
Ahmet Ümit beni hep etkileyen bir yazar olmuştur. Kitaplarına başlarken hep karşı konulmaz bir merak hissederim. Özellikle karakterlere karşı olur bu merakım. Çünkü karakterlerini çok incelikle oluşturduğunu düşünürüm. Onların şu an ki hale gelmelerine ne sebep oldu? İç dünyalarında neler gizli? Gerçekten iyi biri mi yoksa kötü mü? Habire bu tarz sorularla baş başa kalırım. Bu da beni kitaba daha da çok çeker. Bana bu durumu en çok yaşatan kitabı Patasana olmuştur. O kitap hem okuduğum tüm kitaplar içerisinde en beğendiklerim arasında olan hem de Ahmet Ümit eserleri arasında en sevdiğim olarak yerini almış bir eserdir. Bu kitaba başlarken de en çok düşündüğüm onu geçip geçemeyeceğiydi. Geçti mi ben de emin değilim ancak en azından onun seviyesinde olduğunu söyleyebilirim. Beni onun kadar etkiledi.
Biraz konusu hakkında bir şeyler söylemek istiyorum. Mitoloji sevenler için oldukça keyif verici bir eser. Aynı zamanda polisiye sevenler içinse dehşet güzelliğe sahip bir eser. Mitolojinin bir ailenin hayatına nasıl etki ettiğini görüyoruz. Aynı zamanda Neo Naziler de karşımıza çıkıyor. Kitap hem en fikri olmayan kişiye bile mitoloji hakkında bir şeyler öğretirken hem de ırkçılığın ne yazık ki hala çok canlar yaktığını gözler önüne seriyor. 2.Dünya Savaşı malumdur. Almanya’da ne yazık ki çok vahşi bir ırkçılık gördük o zaman. Kitapta ne kadar azalsa da bu ırkçı kişiliklerin hala var olduğuna ve pes etmediklerine dikkat çekilmiş.
Irkçılık yaşadığımız yüzyıl içerisinde de maalesef çokça görülmekte. Birinin kökeni o kişiyi tanımaya yetmez. Fikir verebilir ancak.
Kısaca üslubuyla, konusuyla beni kendine bağlayan bir eser oldu. Yine Ahmet Ümit beni şaşırtmadı ve muazzam bir kitap daha okumuş oldum onun kaleminden. Okumanızı tavsiye ederim. Pişman olmayacaksınız. Keyifli
Kitap uzun zamandır bende duruyordu. Bundan birkaç yıl önce ilk aldığım zaman hemen okumaya başlamıştım. Birkaç sayfadan sonra şimdi zamanı değil galiba diyerek bırakmıştım elimden. Keyif alacağıma emindim ve kitabı harcamak istememiştim. İyi ki de öyle yapmışım. Çok sevdim çünkü.
Kitabın karakteri Oidipus hakkında herkesin az çok bir şey duymuşluğu vardır. Kısaca annesiyle evlenen oğul olarak herkesin ad olarak bilmesede duyduğu biridir. Zaten Sigmund Freud gibi psikanalistlerin de dikkatinden kaçmayan hatta bir sendroma adını veren bir karakter kendisi. Benim de kitabı merak edip alma nedenim bu kadar ünlü bir karakterin hikayesine hakim olmak isteyişimdi.
Oidipus kitapta da dendiği gibi kara bahtlı bir karakter. Kaçtığı kehanete yakalanan ama kaçtığını düşünen bir bahtsız. Aslında öğrenmemek için çok şansı vardı. Gerçeğe ulaşma dürtüsü onun yüzüne bahtsızlığını vurdu.
Kara bahtlı karakterimizi geçip biraz da yazar Sophokles hakkında yorumlar yapmak istiyorum. Kitabın başında onun hayatıyla ilgili bilgiler yer alıyordu. Hocası olan Aiskhylos tiyatroya bağlanmasına sebepmiş. Bu bağlanıştan sonra uzun ömrüne bir sürü eser de sığdırmış ancak pek azı günümüze gelmiş maalesef. Daha ondan okuduğum ilk eser ancak ben olandan da çok eserini okumak isteyeceğimi düşünüyorum. Mitolojik bir karakter olan Oidipus onun kalemiyle zevkle okunan, sahnelerde oynanan bir eser haline geldi.
Bu bahtsız karakterin hikayesini okumak benim için çok keyifliydi. Mitoloji seven, tiyatro eseri okumayı seven herkese öneririm.
Keyifli okumalar. :)
Bu kitabı Monte Cristo Kontu’nun yazarı Alexandre Dumas’nın bir başka kitabı olduğunu düşünüp almıştım. Hiç yazarın adından hemen sonra yazılmış “fils” sözcüğüne dikkat etmemiştim. Sonradan kitabın sunuş kısmını okuduğumda bu durumu fark ettim ve aslında bu kitabı yazan Alexandre Dumas’nın benim o zannettiğim Alexandre Dumas’nın gayrimeşru çocuğu olduğunu öğrenmiş bulundum. Bu da kitaba olan merakımı arttırdı. Baba oğulun acaba üslupları benziyor muydu? Bu soru beni ele geçirdi ve kitabı hemen okuma kararı aldım. Zaten sunuş kısmını okuduğum an bu kararı vereceğimi anlamıştım. Peki bu beni avucuna alan sorunun cevabı neydi? Açıkçası andırmalar olduğunu düşünüyorum ancak tıpa tıp denecek kadar bir benzerlik yok. En çok hangisinin üslubunu güzel bulduğumun cevabı da baba Alexandre Dumas olacak açıkçası. Oğul Dumas’nın da üslubunu sevdim ancak babasıyla uzun bir yolculuğa çıkmış bulunduktan sonra ona oldukça bağlanmış haldeyim.
Şimdi baba oğul kısmını geçip kitaba gelmek istiyorum. Bana Sabahattin Ali ‘nin Kürk Mantolu Madonna kitabını hatırlattığını söyleyebilirim. Hangisi daha güzel kıyasına girmeyi düşünmüyorum. İkisi de çok güzeldi zaten.
Kitapta Marguerite Gautier ve Armand Duval’in aşkını okuyoruz. Marguerite kitapta geçen tabir ile söylemek gerekirse bir yosma. Bu tarz etiketlemeleri sevmesem de kitapta hep görüyoruz bunu ve Marguerite de bundan maalesef ki kurtulamıyor. O çok değişik bir karakterdi. Bana yazarı Truman Capote olan Tiffany'de Kahvaltı kitabındaki Holly karakterini hatırlattı. Yaşam tarzı, tavırları… Ama gerçeğe daha yakın olduğunu hissettirdi bana o. Etrafında olanı biteni daha net gören bir karakter Marguerite. Değişmesine izin verilmeyeceğini anlamasını da bu özelliğine borçlu. Ona bu etiket yapıştırılmış ama o kurtulmak istediğinde de aşığı Armand dışında kimse yardımda bulunmadı.
Ve işte muhteşem Sherlock Holmes…
Oldum olası dedektiflik, gizem içeren kitaplara bayılmışımdır. Tabii film ve dizilere de. Bu kitabı okuyana kadar tabii ki sayısız kere Sherlock Holmes adını duyup, filmlerini izlemiştim. Fakat bir türlü okuma isteği gelmemişti. En sonunda o isteği bulup okudum. Neden okumamışım bu zamana kadar ben de bilmiyorum ama okuduğuma değdiğini rahatlıkla dile getirebilirim. Fakat okurken küçük bir sorun yaşadım. Bu sorunu yaşayan başkaları olduğunu da düşünmeden edemiyorum. O kadar çok Sherlock tasviri yapıldı, o kadar çok aktör canlandırdı ki kitabı okurken elimde olmadan dizisine veya filmine evirmeye çalıştım kafamda. Ne kadar okurken zevk alsam da bunun birazcık keyfimi kaçırdığını itiraf etmek zorundayım. Neyse ki Sir Arthur Conan Doyle güzel kurgusuyla beni bu sıkıntıdan çoğu zaman kurtardı. Merakımı öyle güzel kurguya çekti ki bu durumu unuttum.
Karakterler hakkında yapabileceğim spesifik bir yorum yok açıkçası. Sevgili Sherlock Holmes ve Dr.Watson izlenmenin ötesinde okunma zevki veren iki karakter. Onların dünyasında olmak oldukça zevkliydi.
Benim gayet beğendiğim bir kitap oldu. Okumanızı tavsiye ederim.
Keyifli okumalar. :)