Vahiyden uzak yaşamak ne korkunç bir şeymiş... Belki de bizatihi hastalığımın nedeni vahiyden uzak yaşamış olmak. İnsanın içini kurutan, kahreden o korkunç cehennemî süreçler.
“ çünkü bombalar düşerken şehrin nasırlı avuçlarına
göğe usul usul binlerce kanatsız melek yükselir
o sahnede yutkunup kalbini yoklamıyorsa insan
bir kalbi aslında yok demektir
ve kalp tartamıyorsa sözcüklerin ağırlığını
yolumuz artık şiirden geçmeyecektir. ”
sevgilim
telaşlı zaman dudaklarımda haziran türküsü badanasız bir ev içinde esir kaldı çocukluğum
yüreğimde yalnızlığım
çiçeklerin diliyle sustu
deniz feneriyle geçti şiir sessizliğine
elyazmalı mendil salladı
hep o dilde
ask çiçeklerin dilinde sevgilim
rütbesiz palaska beline
Altın gözlerin tılsımını ve mercan dudakların ateşini bir kağıt çantasına, bir mürekkepli kaleme ve bir muşarnbalı pardösüye değişen modem kadınla beş on dakika biraz yakından konuşmak, erkekleşme merakının kendisine ne pahalıya oturduğunu anlamaya kafidir: İş kadını -erken yazıhanesine gitmeye ve geç evine dönmeye mecbur olduğu için yıkanmaya ve temizlenıneye hiç vakti olmayan kirli iş adamı gibi- acı acı ter, kepek, yağ ve toprak kokuyor. Lavanta ve pudra deriden ve saçtan dağılan o karışık kokuyu daha iğrenç yapmaktan başka bir şeye yaramıyor.
Eyüp Sultan Hazretleri, Yahya Efendi Hazretleri, Telli Baba Hazretleri, Aziz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri, Yûşa Hazretleri. Bu beş zât, İstanbul'un manevi direkleridir. İnsan kimi zaman neden bunaldığını bilmez ama o bunaltı, kulun bu gölgelere çağrılmasıdır. Gidersin, bir Fatiha okursun, bir selam verirsin, sen fark etmeden yükün hafifler.
İnsan bazen yolu bilmeden yürür ama adımını doğru yere atar. Sen niyetini düzgün tut, gönlünle yap ziyaretlerini, bir yerden başla. Sonrası kendiliğinden açılır.