• 172 syf.
    ·Beğendi·7/10
    Dostlarım, bu lanet paylaşımda kullanacağım dilin fikrini lanet bir okurdan çaldım. Buna Otomatik Portakal dili diyebiliriz sanırsam.Bu yüzden uyarmalıyım sayın genç karılar ve dipcik gibi beyler, sizleri bir ilk olarak yumuşak terbiyenizi bozacak birtakım küfre maruz bırakabilirim.

    Söyleyin bakalım ne yapacağımızı, ha?

    Koca Tanrı aşkına, Otomatik Portakal da nedir yahu? Ne anlama geliyor da bu gözünde çark olan fötr şapkalı bir ibnenin kapak olarak kullanıldığı zıpçıktı bir kitap kapağının üzerine yazılmış? Hemen açıklayalım ki küçük beyinlerinizdeki karışıklıkları gidereyim, değil mi dostlarım?

    Otomatik Portakal aslında İngiliz argosu olan bir deyim ve
    "içinde en yüksek derecede garipliği bulunduran" anlamına geliyor. Yani biz Türkçe düşünüp yağ sızdıran lanet beyinlerimizle bunu anlamlandırmaya boşa çalışmışız bunca zaman. Yahu deyimler hiç çevrilir mi, kapak ismini çeviren arkadaşım? Ben şimdi "hızlı giden atın boku seyrek düşer" deyimini Ingilizce'ye çevirsem ne anlama gelecek? Neyse ki arka kapakta narin, kızcık parmaklarınızı yorarak bunu açıklama gereği duymuşsunuz Koca Tanrı sağ olsun.

    Söyleyin bakalım ne yapacağımızı, ha?

    Aslında kitabın yazarı olan kart Anthony Burgess'in şeyimde bile olmayan hayat hikayesi de etkileyiciydi doğrusu. Hastaneye gidip kanser olduğunu öğrenmiş kendisi. Moruk korkudan az daha orada mortu çekiyormuş zaten (Ha-ha -ha). Biraz düşündükten sonra "Oğlum Burgess" demiş. "Bu zamana kadar kazandıklarını karıyla kızla yedin, içtin sıçtın şimdi aileni dımdızlak ortada bırakacaksın. Nasıl adamsın lan sen!" diye gazlanıp yazmaya başlayan kart zamparamız böyle sokuk, distopik bir eser ortaya koymuş. Sonuç olarak yeni evli ve aklı evdeki taze karısında olan azgın doktorunun işine odaklanmadığı için ona yanlış teşhis koyduğu ortağa çıkmış.

    Söyleyin bakalım ne yapacağımızı, ha?

    Bu turuncu kaplı kitabın kapağı escort sitelerindeki karıların fotoğrafları kadar aldatıcı dostlarım. Dışı güzelim turuncuyla kaplanmış, bir güzel renklendirilmiş, sanırsın bana Şeker Portakalı anasını satayım. Oysaki içi çürümüş, kokuşmuş. İsim benzerliğinden filan gidip de sakın çer çocuğa bu kitabı önermeyin ebenizin güğümlerinden süt sağarlar sayın öğretmenlerim. Ayvayı yersiniz kısacası. Neden mi? Nedenini söyleyeyim, kitapta çocuk tecavüzünden yaşlıya, kadına şiddete kadar her türlü o.çocukluğu mevcut. Okurken midemi bulandırdı ibneler. Leblebi gibi adam öldürüyor kavat oğlu kavatlar. Dünya şeylerinde bile dalyaprakların. İçimde kitaba girip hepsini teker teker pataklama isteği doğdu ama bir yandan da yusuf yusuf çekmedim değil hani. Ulan sizi şeytan mı doğurdu, çelimsiz şerefsizler.

    Söyleyin bakalım ne yapacağımızı, ha?

    Özetle dostlarım, ölü balık gibi bakan çökmüş Burgess, sıfatı gibi leş bir distopya oluşturmuş. Bu "leş"i iyi anlamda diyorum bu arada. Distopya=İltifarların ağızdan alınıp göte indirgenmesi değil midir zaten anasını satayım? Olaylar güzel ama bağlanış şekilleri kötü. Hep bir eksiklik sezdim okumayı da bir türlü bırakamadım. Buga soktu beni lanet Portakal. Kitap övündüğü kadar var mı? Emin değilim.

    Bu sefer de ben söyleyeyim ne yapacağınızı, ha?

    Mideniz sağlam bir distopyayı kaldırıyorsa okuyun. Zira kitapta genel anlamda amaçsız kötülük var. Yani olay örgüsü gereği filan değil devamlı olarak sebepsiz yere yapılan ibnelikleri okuyorsunuz. Bunlar güzel betimlenmiş ama dediğim gibi yazarımız elindeki tüm ipliği koca götündeki dona harcamış olacak ki olayları bağlayamamış.

    Koca Tanrı sizleri kutsasın koca güğümlü piliçler ve yanlarındaki yontulmamış kütükler. Kutsanmada öncelik piliçlerindir!

    Söyleyin bakalım ne yapacağımızı, ha?
  • 172 syf.
    ·Puan vermedi
    Okunması gereken kitaplar listemize distopik bir eserle Filme de çevrilen Otomatik Portakal, İngiliz yazar Anthony Burgess’e tümör teşhisi konup 1 yıllık ömrü kaldığı söylendiğinde yazılır. Şiddete eğilimli bir grup gencin lideri Alex, modern toplumu şiddete başvurarak ve çok sert bir dille eleştirir. Distopya edebiyatta yeni bir soluk olarak edebiyat tarihine geçmiş bir eserdir.
    1917 doğumlu Anthony BURGESS’e 1959 yılında ameliyat edilemez bir beyin tümörü tanısı konmuş ve bir yıldan daha az ömür biçilmiştir. Eşinin geçimini sağlamak için masa başına geçmiş ve 1 yıl içinde 5 roman yazmıştır. Sonrasında konulan teşhisin yanlış olduğu anlaşılmıştır.  Bu arada artık Burgess tanınan bir yazar olmuştur. 1993 yılında vefat etmiştir.

    Burgess’in Otomatik Portakal’ı psikoloji dizilerinde muhakkak okunması gerekenler arasında gösterilmektedir. Kitapta Pavlov’un köpeğini koşulladığı gibi bir insanın nasıl koşullandığı anlatılmaktadır. Kitabın ismi yazar tarafından şu şekilde açıklanmaktadır: “Cockney dilinde (İngiliz argosu) bir deyiş vardır. ‘uqueer as as clockwork orange.’ Bu deyiş, olabilecek en yüksek derecede gariplikleri barındıran kişi anlamına gelir.  Bu çok sevdiğim lafı, yıllarca bir kitap başlığında kullanmayı düşünmüşümdür. Bir de tabii Maleyza’da “canlı” anlamına gelen “orang” sözcüğü var. Kitabı yazmaya başladığımda, rengi ve hoş bir kokusu olan bir meyvenin kullanıldığı bu deyişin, tam da benim anlatmak istediğim duruma, Pavlov kanunlarının uygulanmasına dayalı bir hikayeye çok iyi oturduğunu düşündüm.”


    Kitabın içeriğine değinecek olursak başkahraman Alex klasik müziğe oldukça ilgili bir sokak çetesi lideridir. Dört kişiden oluşan bu çetenin diğer üyeleri Pete, Georgia ve Dim isimli 16-19 yaşlarındaki gençlerdir. Oldukça saldırgan olan bu çete, diğer çetelerle kavga etmekte, yardım talebiyle evlere girmekte, karşılaştığı insanlara zarar vermekte, hırsızlık yapmakta, kadınlara tecavüz etmektedirler. Oldukça sadist ruhludurlar. Birkaç kez polis tarafından yakalanmış ıslah evine gönderilmişler fakat buradan ayrıldıklarında yeniden yaşantılarına devam etmektedirler. Bir süre sonra grupta görüş ayrılıkları başlamış diğer çete üyeleri Alex’e kumpas kurmuş ve onu polisin eline düşürmüşlerdir. Alex itirafta bulunmuş gerçekleştirdikleri tüm suçları itiraf etmiştir. 2 yıl kadar Staja hapishanesinde kalan kahramanımız burada da bir mahkumla sorun yaşamış, olaya diğer mahkumlar da karışmış ve adam ölmüştür. Olay yine Alex’e yıkılmıştır.

     

    Bence kitabın asıl ilgi çeken kısmı bundan sonrasıdır. Oldukça şiddet eğilimli olan Alex’e bir deneye katılmayı kabul ederse 15 gün içinde tahliyesinin olacağı söylenmiştir. Genç Alex pek düşünmeden ve deneyin ne olduğunu araştırmadan buradan kurtulacağı hayaliyle denek olmayı kabul etmiştir. Sonuçta buradan kurtulduktan sonra kendine yeni bir çete kurabilir ve eski yaşantısına dönebilirdi. Kahramanımız hapishaneden alınmış ve bir kliniğe yerleştirilmiştir. Burada profesör ve asistanlarla tanışmış, ilk olarak kahramanımıza sadece bundan sonra iyi bir insan olması için çalışacakları söylenmiştir. Alex için en iyi ortam hazırlanmıştır: iyi bir yatak, iyi yemekler, okunacak dergiler…


    Süreç başlatılmıştır. Alex’e günde iki kez, sabah ve akşamları, ludovico adlı bir madde enjekte edilmekte, Alex bir sinema salonuna alınmakta ve şiddet görüntüleri izletilmekte ve klasik müzik dinletilmektedir. Savaşlarda yapılan zulümler, gerçekleşen tecavüzler, işkenceler… Bir taraftan Alex’in tepkileri ölçülmektedir. Her gün aynı şeyler tekrarlanmaktadır. Şiddetten oldukça zevk alan Alex deney ilerledikçe bu görüntülere katlanamamakta fakat izlemek zorunda bırakılmaktadır. Alex’ten istenen ludovico maddesi vücuda verilmeden de aynı tepkileri vermesidir. Ve o gün gelmiştir artık o kan görünce, ölümü, zulümü hatta seksi düşününce nefesi kesilen yerlere yığılan birine dönüşmüştür. O artık iyi olmak zorundadır, bir tercih şansı yoktur. Basın mensupları, devlet erkanı çağrılmış ve deneyin olumlu olduğu haberleri yapılmış, halka duyurulmuştur. Artık bu yöntem uygulanarak tüm mahkumlar suç işleyemeyecek hale getirilebilir ve hapishaneler boşaltılabilir düşüncesi sağlanmıştır.


    Alex’in çıkışı sağlanmış evine dönmüş fakat beklendiği gibi karşılanmamıştır. Onun uzun süre hapishanede kalacağını düşünen ailesi onun odasını başka birine kiraya vermiştir ve ona kendi çocukları gibi davranmaktadırlar. Ne yapacağını bilemeyen ve boşluğa düşen Alex eskiden plak aldığı yere gitmiş ve biraz müzik dinlemenin onu aydınlatacağını düşünmüştür. Halbuki beklediği gibi olmamıştır. Dinlediği parçalarda gözlerinin önüne şiddet görüntüleri ve sürekli ağlama isteği gelmektedir. Alex, klinikte şiddet görüntüleri ve müziğe eş zamanlı maruz kaldığı için birleşik koşullanma yaşamıştır. Hayatta en çok zevk aldığı iki şey artık ona yaşamı çekilmez kılmakta, zayıf hissettirmektedir. Ölmek istemekte fakat bunu düşünürken de aynı acıya maruz kalmaktadır, yani Alex artık ölmeyi dahi becerememektedir.

    Kitabın ilerleyen bölümlerinde Alex eski düşmanları tarafından dövülmüş bir köyün kenarına atılmıştır. Burada hükümet karşıtı biri ona yardımcı olmuş ve başından geçenleri dinlemiştir. Yanına birilerini çağırmış ve bu yaşadıklarını herkese anlatmasını istemiştir. Alex belki bu halden kurtulurum diyerek teklifi kabul etmiştir. Bu hükümet karşıtı insanlar Alex’i bir odaya kapatmış ve odaya yüksek seste müzik vermişlerdir. Alex kriz geçirmiş, acılar içinde kıvranırken tek kurtuluşun pencereden atlamak olduğunu fark etmiştir. Düşüncesini harekete geçirmiş, yaklaşık bir hafta kadar komada kalmıştır. Uyandığında ise ona bazı şiddet ve seks içerikli resimler gösterilmiş bunlar karşısında neler yapmak istediği sorulmuştur. Müzik dinletilmiş ve bundan da keyif almıştır. Alex artık eski haline dönmüştür, 16 yaşındaki haline. Doktorlar bunu bir haftalık sürede uygulanan “derin hipnopedya” ile açıklamaktadırlar. Bu haliyle tekrar haber olmuş ve hükümet aklanmıştır. Artık yeniden nasıl bir insan olacağını seçme şansı vardır.

    Romanın son kısmında ise Alex artık kendisine yeni bir çete kurmuş ve hükümet ona ulusal gramodisk arşivlerinde iş ayarlamıştır. Her şey yolunda gibi gözükmekle beraber Alex artık istediğinin bu olmadığını fark eder. 18 yaşındadır artık sokaklarda dehşet saçmak ona cezp edici gelmemektedir. Eski çetesinin üyelerinden biriyle karşılaşır, Pete artık evlenmiştir ve bir işte çalışmaktadır. Bunun üzerine biraz konuşurlar ve Alex de büyüdüğünü, Pete’ninkine benzer bir yaşam istediğini fark eder. O andan itibaren yaşamını değiştirmeye karar verir ve Alex okuyucuya veda eder.

    Kitabı okuduğunuzda neden bu kadar çok okunduğunu ve önerildiğini anlayabiliyorsunuz. Daha masum olduğuna inandığımız koşullanmaların nelere yol açabildiğini görmek insanı biraz ürkütüyor fakat konuya bakışımızı da oldukça derinleştirecek cinsten. Sadece bir kurgu da olsa insan “neden olmasın?” diye sorguluyor kendini. Kitaptan keyif almanız dileklerimle
  • İyilik kişinin içinden gelir 6655321. Kişi iyiliği seçebilmelidir. Kişiye seçme hakkı tanınmazsa, o kişiliğini yitirir.
  • Şu ana kadar sadece 15 sayfa okudum.
    Çevirisi yapılmış bir kitap hakkında inceleme yazabilmeniz için o kitabın çeviri sanatına uygun olarak çevrilmiş olması şarttır.
    Bu kitabın daha ikinci paragrafında şöyle bir cümle ile karşılaşıyoruz:
    "Günümüzde herkesin bildiği gibi, dünya yaklaşık 13.000 km çapında yanlarından basık portakal şeklinde bir küredir."
    (The earth, as everybody knows nowadays, is a spheroid, a sphere slightly compressed, orange fashion, with a diameter of nearly 8,000 miles.)
    Çevirmenimiz dünyanın kutuplardan değil de yanlarından basık olduğunu öne sürüyor ve yazarın bunu belirtmemiş olmasına rağmen bizi bilgilendirme gereği duyuyor. Çok güzel. Ama ben henüz bu şekli kafamda canlandırabilmiş değilim (buradaki ve daha sonraki noktalama işareti hatalarına girmek istemiyorum).
    Dördüncü paragrafta tam bir matematiksel, uzamsal ve birimsel karmaşa var:
    "Öyleyse, Dünya'yı 2,5 cm çapındaki küçük bir top olarak düşünürsek, Güneş 3 m genişliğinde ve 295 m büyüklüğünde bir küre olacaktır. Bu, yaklaşık yaklaşık dört veya beş dakikalık yürüme mesafesidir."
    (If, then, we represent our earth as a little ball of one inch diameter, the sun would be a big globe nine feet across and 323 yards away, that is about a fifth of a mile, four or five minutes’ walking.)
    Buradaki "295 mertelik büyüklük"ten ne anlam çıkarmam gerektiğini bilmiyorum. Kitabın orijinaline baktığım için bu 295 metrenin hacim değil uzaklık olduğunu anlayabiliyorum. Ayrıca çevirmen burada hiç zorunluluk yokken bir cümleyi ikiye bölmüş, çevirmek zorunda olduğu kısmı, ki işi budur, atlamış (that is about a fifth of a mile).
    Aynı cümlenin devamı:
    Bu durumda Ay, Dünya'dan 76 cm daha küçük olan bir bezelye olacaktır.
    (The moon would be a small pea two feet and a half from the world.)
    2,5cm çapındaki bir toptan 76cm küçük olmak gibi yeni, hiç bilmediğimiz bir olgu ile karşılaşıyoruz burada. Çapı küçük desek eksi büyüklük olmaz, diyerek metnin orjinaline bakıyoruz ve bu 76cm'nin dünya ile ay arasındaki uzaklık olduğunu anlıyoruz.
    Sayfa 8, paragraf 2:
    "1920 yılında, dünyanın en büyük teleskobuyla çekilmiştir."
    Öznesi olmayan bu cümleye orijinal metinde rastlamıyoruz. Araştırmalarımızı derinleştirip -bu paragraf gökten inmemiş olacağına göre- orijinal kitabın diğer sürümlerine baktığımızda bunun bir resim altyazısı olduğunu anlıyoruz. Çok güzel. Ama resmin kendisi yok. 10. Sayfanın 3. paragrafı da bu türden bir olmayan resim altyazısı. Sayfa 15'ten sonra olup olmadıklarını bilemiyoruz.
    Yine aynı sayfada 4. paragraf:
    "Ve böylece, zamanın sonsuzluğundan beri oldukça fazla yavaşlayan dünya, en sonunda soğumuş havadaki buhar bulutlarda yoğunlaşmaya başlayıp kayaların üzerine ilk defa düşüp bir çağı getirene kadar yaşadığımız yeryüzü gibi daha da büyüyecekti."
    (And so with a tremendous slowness through the vastness of time, the earth would grow more and more like the earth on which we live, until at last an age would come when, in the cooling air, steam would begin to condense into clouds, and the first rain would fall hissing upon the first rocks below.)
    Bildiğimiz, orta okulda öğretilen teknik ile yükleme ne/kim sorusunu sorduğumuzda "dünya" öznesini buluyoruz ve dünyanın yeryüzü gibi büyümesinden hiçbir şey anlayamıyoruz, tıpkı "zamanın sonsuzluğundan beri" ibaresinden bir şey anlamadığımız gibi. Zaten orijinal metinde de "-den beri" ifadesine işaret eden hiçbir şey yok.
    İngilizce bilgim çeviri yapmaya elverişli olmasa bile bu cümleyi aşağıdaki gibi çevirme cüretini göstermemde bir sakınca yoktur umarım.
    "Serinleşen havada buharın yoğunlaşarak bulutlara dönüşmeye başlayacağı ve ilk yağmurların ıslık çalarak yüksek kayalara düşeceği son bir çağ başlayıncaya kadar, dünya, zamanın enginliğinin sunduğu muazzam yavaşlıkta gitgide, üzerinde yaşamakta olduğumuz dünyaya dönüşecekti."
    Sayfa 10'a geldiğimizde III. bölüm ile karşılaşıp şaşırıyoruz. Çünkü ikinci bölüm yok. Burada, sadece başlığının olmadığını belirtelim.
    Bütün çeviri hatalarını, okunmuş sayfa sayısı on beş de olsa, buraya almaya gerek yok. Ama 15. sayfada gerçekten dikkate değer bir "şey" var.
    Sayfa 15, son paragraf:
    "Bu balıkların atalarının jeolojik yapıları hakkında hiçbir bilgimiz yok."
    (We know nothing from geology of the ancestors of these fishes.)
    Çevirmenimiz canlıların da jeolojik yapıları olduğundan bizi haberdar mı ediyor, diye merakla düşünerek orijinale dönüyoruz. Hınzır yazarın geleneksel anlatımın dışına çıkarak "know nothing of" ibaresinin arasına "from geology" ibaresini sıkıştırıp çevirmenimizi kandırmış olduğunu görüyoruz. Yazarın bu davranışını çok alçakça buluyoruz :)
    Cümle şöyle olmalıydı: Bu balıkların ataları hakkında jeolojiden hiçbir şey öğrenemiyoruz.
    Aynı paragtafın üçüncü cümlesi:
    "Zoologlar balıkların ataları hakkındaki ilginç görüşlere sahiptirler, ancak bu görüşler, balıkların hala yaşayan atalarının yumurtalarını gelştirme çalışmalarından ve diğer kaynaklardan geliyor."
    Bu cümle için orijinal metneye bakmaya artık gerek görmüyorum. Çünkü burada bilim insanlarının geri zekalılığı çok açık ve net bir şekilde çevirmen tarafından önümüze konmakta. Geri zekalı olmayan hiçbir bilim insanı bir canlının ataları ile aynı anda yaşıyor olabileceğine ihtimal bile vermez!

    En başta söylediğimiz gibi, çeviri bir sanattır ve zorunlulukları vardır. Çevirmen kafasına göre noktalama işaretlerini atamaz, özne-nesne-yüklem bütünlüğünü bozamaz, cümleleri kısaltıp uzatamaz vs. Bunlar keyfiyete bağlı durumlar değil, zorunluluk durumunda, anlam bütünlüğü ve/veya yakınlığı sağlamak amacıyla başvurulacak yollardır.

    Sonuç olarak bu kitap hakkında metnin orijinali olmadan böylesine bir çeviri ile inceleme yazılamaz.

    Bu baskının satın alınmasını KESİNLİKLE TAVSİYE ETMİYORUM.