• Oh be rahatladım 🌼☺️❤️
  • Hadi gökyüzüne bak ve içinden geldigi gibi samimane dua et, Dua etmek kalbimizdeki ağırlığı, kararmışlığı alip götürüyor sanki. Hani uzun süren ağlamaların sonucu derin bir nefes alıp 'oh be rahatladım' dersin ya dua ettikten sonra da o rahatlığı hissediyor insan çünkü "Dua eden adam bilir ki, birisi var ki onun sesini dinler, derdine derman yetiştirir. ona merhamet eder. Onun kudret eli herşeye yetişir. Bu büyük dünya hamında o yalnız değil: bir Kerim Zat var. ona bakar, ünsiyet verir...
    Risale-i Nur..🤲🏻🤲🏻
  • 256 syf.
    ·3 günde·1/10
    Direkt söyleyeceğim. Frankenstein hayatımda okuduğum en kötü kitap. En kötü kitap olmasının yanında en sevmediğim kitap.

    Bu kitabın sevilmesini anlamadım ve hiçbir zaman anlayamayacağım. Kulak misafiri olarak dil öğrenen bir yaratık söz konusu. Kuvvetli yanı üstün zekası herhalde.

    O kadar çok mantık hatası var ki bu kitapta. Hani neresinden tutsanız elinizde kalıyor. Gerçekten küçük çocuğun kendince karaladıklarından öteye gidebilecek bir kitap değil. Aradaki tek fark bunların 1800'lerin başında yazılmış olması. Bu noktada "dönemine göre değerlendirmek lazım" argümanı geliyor. Ki bunun çok yanlış anlaşılmış bir kavram olduğunu düşünüyorum.

    Dönemine göre değerlendirmek, bir eserin yazıldığı dönemdeki şartları göz önünde bulundurmayı gerektiriyor ama bu onu otomatik olarak "iyi" yapamaz. Örneğin 1950'de yazılmış bir kitapta cep telefonu geçmesi ile bugün yazılan bir kitapta geçmesi elbette aynı şey değil. Fakat bunun tam tersi de mümkün. 1950'de yazılmış ama 2020'de geçen bir kitabı "cep telefonunu tahmin edemediği" için eleştiremeyiz. 2020'de yazılan bir polisiye romanda suçlunun yakalanmasını zorlaştırmak için hiçbir yerde güvenlik kamerası olmaması, insanların cep telefonu kullanmamasını eleştirebiliriz ama.

    Bu noktada, 1950'de yazılmış bir kitap sırf içerisinde cep telefonu olduğu için iyi olamaz. Aferin, cep telefonunu tahmin etmiş diye biraz etkilenip geçeriz. Nasıl ki 1950'de yazılan ama 2020'de geçen bir kitapta cep telefonu olmadığı için ona otomatik kötü demiyor, bu konuya çok takılmıyorsak.

    2020'de yazılmış polisiye romanında, bir mantığa dayandırmadan insanlara cep telefonu kullandırtmayan kitaba direkt kötü diyebiliriz ama. Niye? Cep telefonunu çok sevdiğimizden değil, dönemine göre değerlendirip kitabı saçma bulduğumuz için.

    Frankenstein ise döneminden bağımsız saçma ve kötü bir kitap. Ama daha önce böyle bir hikaye yazılmamış demek, Frankenstein'ı iyi bir kitap yapmaya yetmiyor. Önemli bir kitap yapar, bunu kabul ediyorum ama iyi bir kitap olduğunu kesinlikle reddediyorum. Bir işin önemli olmasıyla iyi olmasının arasında çok büyük bir fark var. "Daha önce yazılmamış." argümanı insanı çok anlamsız yerlere götürür.

    Dönemine göre değerlendirmek en çok da ahlaki açıdan geçerlidir. Örneğin kitabın yazıldığı dönemde insanların 13 yaşında evlenmeleri normal ise ve yazar bunu içeren bir hikaye yazdıysa, biz 2020'deki insanlar olarak yazarı taşlamayız, o dönemin normali buymuş deyip olgunlukla karşılarız, döneme tanıklık ederiz ve hikayeyi anlamaya çalışırız. Ya da 200 yıl önce çalışan bir kadının ahlaksız olarak itham edilmesine takılmayız. Ne fenaymış deyip insanlığın nerelerden nerelere geldiğine dair gözlem yaparız, yine hikayeye odaklanırız. İyiyse iyidir, kötüyse kötüdür.

    Frankenstein'ın dönemine göre değerlendirilecek bir yanı yok. Her yanıyla acayip kötü bir kitap. Onu alıp okumuş olmamız, dönemine göre değerlendirerek ona gösterebileceğimiz en büyük lütuf. Zira aynı saçmalıkları insanlar bugün yazınca kimse yüzüne bakmazken, 200 yıl sonra biz hala dönemine göre değerlendirip merak edip okuyoruz değil mi? Ama bir de üzerine iyi olduğunu söylememiz gerekmiyor.

    Ayrıca ilk bilimkurgu kitabı olma safsatasını da kabul etmiyorum. Bilimkurgu dediğimiz iş gerçek bilime dayanmak zorunda değildir ama, "deney" adı altında canavar üretmenin neresi bilimkurgu onu algılamak güç. Bu tarz canavarların yaratılmasının toplum üzerindeki etkisini mi işlemiş? Daha çok "bilimle filan çok uğraşmayın kafayı yersiniz, çok tehlikeli işler bunlar" gibi bir mesajı var kitabın. Ortada başka da bir şey yok. Frankenstein'a iyi bir kitap demeyi filan geçtim, ilk bilimkurgu romanı demek, hatta bilimkurgu romanı demek türe hakarettir. Kültürel açıdan maalesef önemi olan bir kitap, itiraz etmiyorum ama bu onu hiçbir şekilde iyi yapmıyor. Hakiki şekilde okuyup iyi bulan insanlara da inanmakta güçlük çekiyorum. Ya kendilerini beğenmeye mecbur hissediyorlar ya da benim göremediğim acayip bir şey görüyorlar bu korkunç kitapta.

    Aa, korkunç demişken. Frankenstein "korkunç" olma iddiasında bir kitap. Hatta Mary Shelley, kocası ve Lord Byron'un kendi aralarında "en korkunç hikayeyi kim yazabilir?" iddiası üzerine ortaya çıkmış bir kitap. Kitapta gerçek manada korkuya dair hiçbir şey yok. Canavar var işte, o kadar. Ortada korkutucu tek şey kitabın kendisi, varlığı, onu okuma fikri.

    Frankenstein'a okuduğum en kötü kitap olma konusunda yer yer rakipler çıkıyor gibi olsa da, hiçbiri iddialı değil. Oturup otuz saniye düşününce, yok Frankenstein daha kötüydü diyorum ve konu kapanıyor. Kapıştırmam gerekmiyor bile. O kadar kötü bir kitap. Hakkında olumsuz bile olsa bu kadar çok şey yazmayı bile hak etmiyor aslında. Onu bu kadar çok sevmememi de hak etmiyor hatta. Vazgeçtim, Frankenstein en sevmediğim kitap filan değil. Direkt kitap değil ve zerre umursamıyorum. Oh be, rahatladım.

    Frankenstein mı? O ne ola ki? Sürülebilir peynir mi?
  • 148 syf.
    ·Beğendi·8/10
    Yaşlı adamın burnundan kuyruğuna beş buçuk metre olan bu kılıçbalığını yakalamak için katlandığı durumlar, tam oh be deyip rahatladım derken köpekbalıklarıyla olan hadi be dedirten mücadelesi..Yaşlı adamın yaşasam kalp krizi geçiririm dediğim olaylara karşı gösterdiği soğukkanlılık... Okurken aklımda kalan bi soru -değdi mi bari?-
  • 448 syf.
    ·1 günde·2/10
    Gelirleriyle çocuklara kitap hediye ettiğim YouTube kanalımda Beyza Alkoç'u ve Karantina kitabını okumadan ölebilirsiniz dedim: https://youtu.be/2Ia6xxuNANg

    Nasıl ki "boş yapma, yıkık, duyar kasma, kral, düştüm, yorma reis" gibi kelimeler Z kuşağı turnusolü ise Beyza Alkoç'un Karantina serisi de bir o kadar Z kuşağı turnusolüdür arkadaşlar.

    Bu incelemeye özel olarak farklı bir şey yaptık, Google'dan 1000kitap'a yolu düşüp bu kitap yorumunu okuma ihtimali bulunan okurlar için bir yere kadar her yorum yazan arkadaşa, gençlerin rahatlıkla okuyabileceği ve nitelikli bulduğum 2 adet kitap önerdim. Belki genç arkadaşlar bir ihtimal yorumları okur da Karantina kitabından çok daha iyi ve küfürlerle değil kurguyla, olay örgüsüyle, toplumsal bir mesajla öne çıkıp edebiyatın gerekliliklerini sağlayan kitaplarla karşılaşırlar diye siz de 14-18 yaşları için uygun kitapları yorum olarak yazabilirsiniz.

    Şimdi girelim bakalım... Karantinaya.

    Kitabın adının devamı Mahşerin Dört Atlısının Hikayesi olduğu için öncelikle bunun ne demek olduğundan bahsedeyim. Hristiyanlık inancında kıyamet alameti olarak ortaya çıkacağına inanılan dört atlıdır bu arkadaşlar. Bunu duyunca aklıma şöyle bir şey geldi... Sanırım bu kitap da Türk Edebiyatı'nın kıyamet alameti olarak ortaya çıkmış gibi görünüyor. Hatta koronavirüsten yaklaşık 2 yıl önce bir salgından ötürü karantinaya gireceğimiz konusunda kehanette bulunduğu için Beyza Alkoç, Ortaçağ'da yaşamış Nostradamus adlı kahinin reenkarne hali bile olabilir.

    Lana Del Rey'in kendi şarkısında su-su-summertime summertime sadness demesi gibi bu kitabı okuduğum sırada benim de içimden "ka-ka-karantina karantina sadness" diyesim geldi sürekli. Hatta Çağdaş Türk Edebiyatı adıyla sürekli çok satanlarda bulunan ve içleri erkeğin kadın üstündeki tahakkümü, cinsiyetçi küfürler ve şiddet gibi alt metinlerle dolu bu tür kitapları, esas nitelikli Çağdaş Türk Edebiyatı yazarlarımız olan, halen yaşayan ve adlarını bir avuç insanın bildiği Serkan Türk, Pelin Buzluk, Mehmet Yılmaz, Mehmet Eroğlu veya Faruk Duman gibi isimlere tulum giydirip karantinaya almalıyız esas!

    Dediğim gibi, kitabın her sayfası argo değil bildiğiniz ağır küfürlerle dolu, çocuklara ve gençlere kesinlikle önerilmemesi gerekmesine rağmen 1000kitap istatistiklerinde okuyanların %70'i 14-17 yaş arası çocuklarımız. Bu konu çok ciddi bir konu bence, zira gençlerimiz böyle kitapların içinde yazanları birbirine karşı söyleyip kendilerine örnek olarak alıyor. Kitabın içinde neredeyse her sayfada olan küfürleri incelemeye yazsaydım bu inceleme şikayet alıp kaldırılırdı, gerisini siz düşünün. Yani mesela Yusuf Atılgan'ın Anayurt Oteli kitabını her ne kadar Türk Edebiyatı'nın en iyi eserlerinden biri olarak görsem de içeriğindeki cinsellik ögeleri ve klinik vakalar nedeniyle yine çocukların yaşına uygun bulmam, bulamam.

    Ayrıca erkeğin kadın üzerindeki tahakkümünün alt metinde sürekli işlenmesi demiştik değil mi... Hah işte. Bu konu çok daha sıkıntılı bir konu. Gerek Sümeyye Koç'un Hercai kitabında gerek Büşra Küçük'ün Kötü Çocuk kitabında gerekse de Beyza Alkoç'un Karantina kitabında alt metinlerde işlenen şey, erkeğin kadına psikolojik ve fiziksel tahakkümünün göze ısrarla sokulması. Siz bu kitapları önceden hiç duymamış olabilirsiniz fakat gençlerimizin büyük çoğunluğu bunları okuyor. Hatta Karantina kitabının içinde pek çok benzeri bulunan bir cümleyle örnek vereyim bu durumu:

    "Bu iş bitene kadar senin sahibin benim. Ne dersem o!" (s. 36)

    Wattpad'den ünlenip Çağdaş Türk Edebiyatı adıyla satılan pek çok kitabın içinde işlenen bir konudur bu: "Kadın köle ve erkek de efendi-sahip." Alttan alta gençlere aşılanan mesaj bu işte. Sürekli kadına hakimiyet kurulup o sanki bir köle gibiymiş gibi ve erkek de ona gücünü her şekilde kanıtlamalıymış şeklinde bir ima var. Beyza Alkoç'a sormak isterdim: "Sen de bir kadınsın Beyza ve 18 yaşın altındaki çocuklara okuttuğun bu kitabın içerisinde neredeyse her sayfada ağza alınmayacak küfürler ve kadının bir ezikmiş gibi gösterilmesi var. Genç nesli nasıl zehirlediğinin farkında mısın?" diye.

    Kitabın içinden bahsetmek istediğim bir diğer konu, kitabın 137. sayfalarında yapılan ve birbirini en çok seven çiftin belirlendiği Romeo ve Juliet yarışması. Yani Shakespeare, Karantina kitabının bu kısmını okusaydı muhtemelen Romeo ve Juliet'i hiç yazmazdı ve şu anda mezarında kemiklerinin sızlamasını istemeyip bir krematoryumda cesedinin yakılmasını isterdi herhalde. Çünkü Beyza Alkoç, Romeo ve Juliet'i o kadar yanlış anlamış ki, onların masum, bilinçsiz, toy aşkı yerine burada erkeğin kadına tahakküm kurduğu, her sayfada görmekten şaşırdığım küfürlerden geçilemeyen ve hiç de masum olmayan bir aşk var.

    Beyza Alkoç bir röportajında şöyle demiş : "Aslına bakarsanız Karantina basit bir fikirle ortaya çıkmış fakat benim içimde çok büyük bir yere sahip olmuş bir seri. İstediğim şey az önce bahsettiğim gibi okurlara çözebilecekleri bir bulmaca vermekti." Ben sana bulmacayı veriyorum kardeşim, katil Onur'un babası. Hepsi bu. Oh beee... Bak, kitabı okumana gerek kalmadı. Kocaman bir spoiler yedin ve zaten bütün kitap bu bulmaca üzerine kuruluydu. Hadi artık okuma böyle kitapları ve sana önereceğim, senin de yaşına uygun olan şu kitapları okumayı dene:

    1- Dostoyevski, İnsancıklar
    2- Yaşar Kemal, Filler Sultanı ile Kırmızı Sakallı Topal Karınca
    3- Stefan Zweig, Gömülü Şamdan
    4- Orhan Kemal, Bereketli Topraklar Üzerinde
    5- Miguel de Unamuno, Sis

    Beyza Alkoç, Z kuşağının ilgi ve beğeni müptelası Instagram hesapları için artık o kadar büyük bir tapınma kaynağı olmuş ki, muhtemelen Osho ve Kubrick'in Eyes Wide Shut filmindeki gibi Beyza Alkoç'un da kendisine özel mistik bir tarikati olsa gerek. Aksi takdirde kitapları kendi kimliği ve olgunlaşıp gelişmek için değil sosyal medyada ilgi görüp statü kazanmak için okuyan, Beyza Alkoç'un çobanlığında sürüleşip bu kitabı Twitter Türkiye trendlerine bile sokacak kadar müridi bir araya toplamak gerçekten bir hayli zor görünüyor. Çünkü kabul etmek gerekir ki, bu kitap, bir kitap değil. Bu kitabın bir kitap olmadığı tartışılamaz, tartışılması teklif dahi edilemez.

    Beyza Alkoç gibi kendini yazar sananların ve Sümeyye Koç gibi "Maddi anlamda epey rahatladım. Hayallerimi gerçekleştirebilecek paraya sahibim." deyip de kitaplarını yazanların kitaplarına para veriyorsanız Oğuz Atay'ın "Ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?" demesi ve yaşarken değer görememesi, Robert Musil ve Ahmet Hamdi Tanpınar gibi yazarların da borçlar ve açlık içinde ölmüş olmasını unutma. Bu, aklının bir köşesinde her zaman kalsın.

    Kitaba 1 puan yerine 2 puan vermemin sebebi, yazarın kendisinin bu kitap için yazdığı önsözden dolayı. Kendisi 10 yıldır yazıyormuş ve samimi olduğunu düşünmek istediğim bir önsöz kaleme almış. Umarım yazarın kendisi bu incelemeye bir şekilde rastgelir ve eğer okursa düşünür "Acaba?" diye. Bizim zamanımızda herkesin kitabını okuyup sonrasında izlediği Twilight filminde Edward, Jacob, Bella üçlüsü olması gibi bu kitapta da Onur, Burak, Zeynep üçlüsünün genç okurların parasını, hayatlarını ve kitap zevklerini bir vampir gibi emmesi bir tek beni rahatsız ediyor olmamalı arkadaşlar...

    İncelemenin başlarında dediğim gibi belli bir yere kadar yazılan her yorum için 14-18 yaş aralığındaki çocukların ve gençlerin okuyabileceği 2 adet nitelikli kitap önerdim.

    Çabuk, Beyza Alkoç'un müritleri gelmeden...
  • 160 syf.
    ·5 günde·6/10
    Kitap öyle bir yazılmış ki eleştirmeye kalksan, sen küçük adamsın işte bu fikirleri kaldıramadın da ondan laf ediyorsun düşüncesini uyandırtıyor insanın kafasında. Açık söylemek gerekirse ben kitabın üslubundan hiç hoşlanmadım. Adam emeklerinin karşılığını alamamış, fikrini kabullendirememiş, sonra da eserinin reklamını böyle vura kıra anlatmak istemiş, illallah ettim diye bağırıyor tüm kitapta sanki. Oh be rahatladım, şimdi övmeye geçebiliriz.

    Her insanın içinde biri küçük biri büyük olmaya meyleden, aslında büyük olmanın meşakkatine katlanmak istemeyip, basit yoldan küçük olmayı tercih eden, büyüklerim düşünsün, ben 'he' der yaşamama bakarım diyen küçük, tembel insanı yüzüne bağıra çağıra eleştiriyor. İçindeki küçüğü henüz hiç düşünmemiş bile olanı kızdıracak bu üslup aslında bir yönden gerekli, birilerinin bunları söylemesi lazımdı değil mi? Belki utanır da tembellikten vazgeçip her insanın ulaşabileceği büyük olma potansiyeline doğru bir yol çizeriz kendimize. Belki de büyüklüğümüzün farkındaydık ama çektiğimiz sıkıntılardan bitap düşüp vazgeçme noktasına geldik, yine bu kitapla yalnız olmadığımızı, küçükleri büyütecek yolda öğretmenler olmamız gerektiğini, pes etmeden her zaman doğrunun izinden giderek, bu yolun tuzaklarını, zorluğunu, bunu atlatabilme yöntemlerini onlara aktarma görevini de üstlenmemiz gerektiğini hatırlıyoruz.

    Şöyle bir silkelenip yoluna bakmaya çağırıyor insanı bu 'tokat' denebilecek kitap. Bazen buna hepimiz ihtiyaç duyarız, o anlardan birinde okursanız belki daha az sinirlenirsiniz. Keyifli okumalar.