Ahmet Arslan - İlkçağ Felsefe Tarihi 5
Ahmet Arslan’ın büyük bir akademik titizlikle kaleme aldığı felsefe tarihi serisinin ilk dört cildini, özellikle Platon’un diyaloglarını, akıl yürütmelerini ve Atina’nın canlı entelektüel atmosferini büyük bir keyifle okudum. Ancak beşinci ciltte ciddi bir kopuş yaşadım. Yaklaşık 200 sayfa boyunca okumaya devam etmeye çalışsam da bir noktadan sonra kitap benim için felsefi bir keşif olmaktan çıkıp zoraki sürdürülen bir okuma deneyimine dönüştü. Bunun sebebi Ahmet Arslan’ın anlatımı değil, ele aldığı dönemin düşünsel karakteridir. İlk dört ciltte Thales’ten Aristoteles’e, Epikuros’tan Stoacılara kadar farklı görüşlerin özgürce çatıştığı, sonucun önceden belli olmadığı bir düşünce ortamı vardı. Filozoflar insanı, doğayı ve bilgiyi açıklamaya çalışırken sürekli yeni sorular üretiyor, bazen birbirlerini çürütüyor, bazen de kendi sistemlerinin sınırlarına ulaşıyorlardı. Okuyucu olarak bu sürecin nereye varacağını önceden kestiremiyordunuz. Beşinci ciltte ise benim açımdan bu özgür araştırma ruhu büyük ölçüde kayboluyor. Düşüncenin amacı artık hakikati aramak değil, önceden kabul edilmiş bir hakikati temellendirmek haline geliyor. Tanrı’nın varlığı, vahyin doğruluğu veya dini otoritenin meşruiyeti gibi temel öncüller sorgulamanın konusu olmaktan çıkıyor; felsefenin görevi bunları savunmak ve sistemleştirmek oluyor. Elbette bu dönemin düşünürleri ciddi mantıksal çalışmalar yapmış, önemli kavramsal problemlerle uğraşmışlardır. Ancak benim açımdan sorun tam da burada başlıyor: Akıl yürütmenin hareket alanı baştan belirlenmiş görünüyor. Sonuç değişemeyeceği için tartışmaların büyük bölümü bana gerçek bir felsefi araştırmadan çok, mevcut inanç sistemini rasyonel bir çerçeveye yerleştirme çabası gibi geliyor. Bu nedenle kitapta sıkça karşılaşılan "Bir", "Logos", "Taşma", "Ruh"
Felsefe
İlkçağ Felsefe Tarihi 5Ahmet Arslan · Alfa Yayınları · 2023266 okunma
*spoiler içerebilir*
7/10
·352 syf.··
2025 20. kitabı
·
20 günde okudu
·
Okunma: 17 Eylül 2025 11:10
Kitabımız başlarda tam bir romantik komedi filmi gibi başlamıştı. Ama sonra esas oğlan öldü? Merak etmeyin sürpriz bozan bir olay değil çünkü zaten ilk sayfalarda yaşanıyor. Kitap bir hayalet yazar olan Florence'in çevresinde dönüyor. Bu kızımız bir "hayalet yazar" olmasının üzerine bir de gerçekten "hayalet"leri görüyor. Küçükken bu kızımızın hayaletleri görmesi kasabada alay konusu olmuş. O da doğduğu yeri, ailesini terk etmekle çözüm bulmuş. Memleketinden uzakta hayalet yazar olarak geçimini sağlamaya çalışıyor. Yeni editörünün baskılarıyla son kitabını yetiştirmeye çalışırken ailesinden bir telefon geliyor ve babasının öldüğünü öğreniyoruz. Apar topar memleketine dönünce hikayenin burada ilerleyeceğini anlıyoruz. Bence tatlı başlayan kitap babanın ölüm haberiyle depresif bir tarafa gitti. Bundan şikayetçi değilim, hatta hiç tahmin ettiğim şekilde gelişmediği için de sevdim. Yalnız çok tekrar eden kısımları da vardı. Alay muhabbetinde de küçücük aklıyla bilemem tabii ki ama sırf bu nedenden ötürü doğduğu yere, bir daha göremeyeceği babasıyla arasına mesafe koymaya değer miydi? Zaman her şeyin ilacı değil midir? Bir de sonlarda anlıyoruz ki esas oğlanımız ölmemiş. Çocuk hayaletken bana aşkları daha çok geçmişti yemin ederim, canlandıktan sonra puf diye söndü gitti bence.
Aşk
Ölü RomantiklerAshley Poston · Yabancı Yayınları · 2024240 okunma
Reklam
Puan vermedi·344 syf.··
2026 14. kitabı
·
9 günde okudu
·
Okunma: 12 Haziran 2026 15:17
Her Türk genci gibi ben de futbol oynadım, önce kaleci sonra sağaçık olarak. Daha sonra Basketbol ile tanıştım ve o günden sonra tüm sporlar benim için bitti. Evet arada sırada maçları seyrediyorum ama o kadar. Bu kitabı yine bir podcast dinlerken duydum, Eduardo Galeano çok sevdiğim bir yazar; Aynalar, Zamanın Ağızları, Ve Günler Yürümeye Başladı kitaplarını okumuştum. Merakla aldım uzunca da bir kitap olduğu için herhalde sıkılırım diye düşündüm. Tek kelimeyle enfes bir kitap, müthiş ilginç bilgiler var. Özellikle futbol meraklıları, Dünya Kupası’nın oynandığı bu günlerde keyifle okuyabilirsiniz. Hatta maçları birlikte seyrettiğiniz arkadaşlarınıza sorular sorup onları şaşırtabilirsiniz. Vakit kaybetmeden alın derim. Sizi ikna etmek için iki alıntı koydum aşağıya; O zamanlar her golden sonra maç uzunca bir süre duruyordu çünkü seyirciler oyunculara sarılmak ya da onları dövmek için sahaya giriyorlardı. Yirmi yıl boyunca Zamora dünyanın en iyi kalecisi oldu. Konyak içmeyi seviyordu ve günde üç paket sigara, birkaç da puro içiyordu.
Gölgede ve Güneşte FutbolEduardo Galeano · Can Yayınları · 2021310 okunma
8/10
·464 syf.··
2026 27. kitabı
·
17 günde okudu
·
Okunma: 31 Mayıs 2026 22:25
Eskilere daldım ya, özlemişim böyle kitaplar okumayı. Hani şu 2000–2015 arası çıkan kitaplara burun kıvıran bir kitle var ya; “çöp”, “betimlemeler kötü”, “kız karakterler salak” deyip geçiyorlar. Oysa farkında değiller, çok şey kaçırıyorlar. Her kitaba, her seriye bir şans vermek gerek. İşte bu da o şansı hak edenlerden biri. Calla… Bazı anlarda fazlasıyla pasif kaldığını düşündüm. Ama buna rağmen sevdiğim bir karakter oldu. Dişi bir alfa ve bizim düşündüğümüz gibi değil hiçbir şey. Calla'nın dünyasının ne kadar baskıcı olduğunu iliklerine kadar hissettiriyor O Dünya “dişi alfa” fikrini bizim hayal ettiğimiz gibi yaşamıyor. Bizim kafamızda alfa olmak mutlak güç demek. Kimse karışamaz, kimse sınır koyamaz. Ama Calla’nın gerçekliği çok daha sert. Sürekli şekillendirilmeye çalışılıyor. Sürekli törpüleniyor: “Leydi gibi davran.” “Hanım hanımcık ol.” “Erkeğin yaptıklarını büyütme.” “Kavga çıkmasın diye geri dur.” “Güzel görün, dikkat çek.” Yani güç sahibi bir karakter yaratılıyor ama o gücü kullanmasına asla tam izin verilmiyor. Çünkü Calla bir dişi. Calla’nın kendi sürüsü var, Silüet. Kendi düzenini kurmuş, kendi alanını çizmiş. Birde bir başka sürü var Mahkumlar ve lideri Reiner. Reiner devreye girdiği anda bütün dengeler kayıyor. Evlenecekler eyvallah. O klasik ritüel meselesi olacak ve sonrasında olan şey: Calla’nın sürüsü artık Calla’ya değil, Reiner’a bağlanıyor. .d şaka mı bu? Bu sadece bir olay örgüsü değil; bu, açık açık bir güç devri. Ve bunun alt metni fazlasıyla rahatsız edici. Çünkü ne kadar “alfa” olursan ol, sonunda sistem seni bir erkeğin gölgesine itiyor. Bunu okurken sinirlenmemek çok zordu. Bir de Calla'nın annesi… zaten sevmemiştim o kadını ama o tokat sahnesinden sonra karakterle aramda geri dönülmez bir mesafe oluştu.
1000Kitap
SilüetAndrea Cremer · Pegasus Yayınları · 201394 okunma
Puan vermedi·216 syf.·
2026 6. kitabı
Çocukken dinlediğimiz masallar gibi görünse de aslında insanın içine dönüp baktığında karşılaşacağı pek çok şeyi anlatıyor bu kitap. Güçlü olanla haklı olanın her zaman aynı yerde durmadığını, bazen en küçük görünen sesin bile büyük bir değişimin başlangıcı olabileceğini hatırlatıyor. Kırmızı Sakallı Topal Karınca karakterini okurken kendimi zaman zaman ona yakın hissettim. Çünkü hayatın bir döneminde herkes, kendisinden daha güçlü insanların arasında sıkışmış, sesini duyurmaya çalışmış ya da haksız olduğunu düşündüğü bir düzene karşı içten içe direnmiştir. Karıncanın mücadelesi bu yüzden sadece fillerle değil; kabullenmekle, vazgeçmekle ve susmakla da ilgili geliyor insana. Kitap boyunca filler yalnızca fiziksel güçleriyle değil, sahip oldukları düzenle de karşımıza çıkıyor. Onların dünyasında her şey olması gerektiği gibi görünürken, karınca bu düzenin içinde rahatsız olduğu şeyleri görmeye devam ediyor. Belki de hikâyenin en etkileyici yanı burada. Çünkü çoğu zaman değişimi başlatanlar en güçlüler değil, yanlış giden bir şeyi görmezden gelemeyenler oluyor. Belki de bu kitabı sevmemin nedeni tam olarak bu oldu. Bir fabl okumuş gibi değil de, insanların dünyasına uzaktan bakan küçük bir aynaya bakmış gibi hissettim. Çünkü filler de, karıncalar da, onların kurduğu düzen de aslında bize çok uzak değil. Hatta çoğu zaman tam olarak bizim dünyamızın içinde yaşıyorlar. İyi okumalar Filler Sultanı ile Kırmızı Sakallı Topal Karınca Yaşar Kemal
Filler Sultanı ile Kırmızı Sakallı Topal KarıncaYaşar Kemal · Yapı Kredi Yayınları · 202515,6bin okunma
Mutluluk Değil, Anlamını Kaybetmiş Bir Dünyada Yaşamak
Puan vermedi
Mutsuzluk Zamanlarında Mutluluk Genazino'nun kitabı mutluluğu öğreten bir kişisel gelişim metni değil; tam tersine, modern insanın sıradan, kırık ve çoğu zaman anlamsız görünen hayatının içine bakmaya çalışan edebi bir sorgulamadır. Kitabı okurken bende oluşan ilk izlenim şu olmuştu: Genazino'nun kahramanı büyük trajediler yaşamaz. Bir savaşın ortasında değildir, aç değildir, ölüm kalım mücadelesi vermez. Ama buna rağmen mutsuzdur. İşte romanın asıl meselesi burada başlar. Çünkü modern çağın insanı artık çoğu zaman felaketlerden değil, anlamsızlıktan yorulur. Sabah kalkar. İşe gider. İnsanlarla konuşur. Eve döner. Ama bütün bunların içinde eksik olan bir şey vardır: yaşadığı hayatla kurduğu bağ. Genazino'nun kahramanı dünyaya biraz yabancı gözlerle bakar. Sokaklarda yürürken insanların görmediği ayrıntıları görür. Bir vitrinin önünde durur, yoldan geçen bir yüzü izler, bir parkta oturan yaşlı bir adama takılır. Sanki hayatın dışında kalmış biridir. Bu yönüyle roman bana hep Albert Camus'nün "absürd insanını" hatırlatmıştır. İnsan yaşamak için bir anlam arar ama evren ona sessizlikle cevap verir. Psikolojik açıdan bakarsak kahramanın yaşadığı şey klasik bir depresyondan çok varoluşsal bir boşluktur. Günümüzde birçok insanın hissettiği ama adını koyamadığı duygu... Her şey vardır ama yine de bir şey eksiktir. İşte Genazino'nun başarısı burada ortaya çıkar. Mutluluğu büyük başarıların, büyük aşkların veya büyük dönüşümlerin içinde aramaz. Bazen küçük bir yürüyüşte, bazen tesadüfi bir karşılaşmada, bazen de birkaç saniyelik bir fark ediş anında bulur. Roman sanki şu cümleyi fısıldar: "Hayatın anlamı büyük cevaplarda değil, dikkatle bakılmış küçük anlarda saklı olabilir." Benim kitabın sonunda vardığım düşünce şu oldu: Genazino mutluluğu bir varış noktası olarak görmüyor. Mutluluk, mutsuzluğun
Psikoloji
Mutsuzluk Zamanlarında MutlulukWilhelm Genazino · Ayrıntı Yayınları · 20205,6bin okunma
Reklam
Reklam