İmtihan dünyası, lafını doğru bulmuyorum. Yüce Allah'ın sınav düzenlemeyi irade etmesi söz konusu olamaz. İnsan kendinden perdelenmiştir. Perde kalktığında herkes kendini, vasfını ve hakikatini bilecektir. Bana öyle geliyor ki, Alim olan Allah da, herkes için vasfına, özüne göre hazırlanmış bir ebediyet yurdunu kullarına hazırlamıştır. Zaten öyle de vaad ediyor. Başta da belirttiğim gibi, Allah, Alim olduğu için sınav düzenleme ihtiyacı duymaz. Zaten mutlak vücut sahibinin yanında, mukayyet vücudun lafı da olmaz. Örneğin şeytanın aslı ateş olduğu için, ateş de ateşi yakmaz ama bizleri yakar. Velhasıl, hepimiz, aslımıza döneceğiz. Bu dünya ise, Allah'ın ilminde kalmış olan o mukaddes renkleri tuval üzerinde açığa çıkartmak ve Allah'ın sanatını bir halife gibi taşımak ve yaşatmak içindir. Bunu idrak edemeyenler imtihan der, geçerler. Daha sığ bir ifadeyle, evet, elbette imtihan vardır. Cennet ve cehennem haktır ama ben, bakış açımızı daha derinlere çekmek istiyorum. Sorgulamakla küfre düşülmez. Bilhassa taklitten tahkike geçilir. Kenzi mahfii hadisi kutsisinden benim anladığım işte budur.
Din
kalanların sesi
Gidenlerin çoğu, arkalarında bıraktıkları enkaza bakmadan anlatır hikâyelerini. Kimseye zarar vermediğini söyler, o kadar da acımasız olmadığını, kimsenin hayatını yıkmadığını... Çünkü insan, vicdanını rahat ettirecek bir köşe arar kendine. Aynaya baktığında gördüğü yüzün suçlu değil, yalnızca mecbur olduğunu düşünmek ister. Oysa giderken dönüp ardına bakmayanların dilinde hep aynı cümle vardır: "Daha fazla üzülmesin diye gittim." Kalırsam ona da bana da zarar verecekti derler. Fakat nasıl gittiklerini, hangi sessizlikleri geride bıraktıklarını, hangi yaraları açıklamasız bıraktıklarını unuturlar. Yürümeye cesaret edemedikleri yolların başında verdikleri sözleri de unutur insanlar. Birlikte çıkılan yolculukların ortasında yön değiştirdiklerini, bir zamanlar gözlerinin içine bakarak kurdukları hayalleri yarım bıraktıklarını da... "O an öyle hissediyordum" derler sonra. Sanki bir kalbin üzerine bırakılan sözler, hissin ömrü kadar kısa olabilirmiş gibi. Oysa bazı cümleler söylendiği anda yalnızca bugüne ait olmaz; geleceğe uzanır, umut olur, yuva olur. Sonra anlarız ki o sözlerin içinde bizim adımız hiç yokmuş. Aynı düşleri kurmak istemişler belki, ama başka ellerle, başka hayatlarda. Elbette her şey değişir. İnsan değişir, mevsimler değişir, duyguların yönü değişir. Hiçbir sevda aynı ritimde sonsuza kadar sürmez. Fakat değişmek, kırıp dökmeyi meşru kılmaz. Gitmek bazen kaçınılmazdır ama güzel gitmek de bir erdemdir. Çünkü bir insanın evini ateşe verip ardından "Ben zaten ateşi hiç sevmem" demesi, küllerin gerçeğini değiştirmez. Yanan duvarlar, is kokusunu uzun süre taşır. Giden unutsa bile, kalan o yangının sıcaklığını yıllarca avuçlarında hisseder. Belki de en büyük kırgınlık yapılanlardan değil, hiç yapılmayanlardan doğar. Bir çaba göstermeden vazgeçmekten... Daha
Reklam
Bazı intiharlar için illa ilaç içilmez, bilek kesilmez ya da insan kendini asmaz. Bazı intiharlar da insan yaşama sevincini öldürür, umudunu keser, hayallerini asar ve kimsenin bundan haberi bile olmaz.
1000Kitap
#𝙎𝙀𝘽𝙀_𝙎𝙐𝙍𝙀𝙎𝙞_𝙏𝙀𝙁𝙎𝙞𝙍☝️ #ﷲ Biz hangi memlekete bir uyarıcı gönderdiysek, oranın hiçbir ahlâkî kaygı taşımadan nimetler içinde şımarıp dünyevî zevkler peşinde koşan ileri gelenleri mutlaka peygamberlere: “Bakın, size indirildiğini söylediğiniz o ilâhî buyrukları ret ve inkâr ediyoruz” diye karşı çıkmışlardır. 34 Üstelik: “Bizim malımız da, evladımız da sizinkinden daha fazla. Biz öyle azap filân da görecek değiliz” demişlerdir. 35 De ki: “Rabbim dilediğine rızkı bol verir, dilediğine az verir. Ne var ki, insanların çoğu bu gerçeği bilmez.” 36 #Tefsir: 📖 📖 Allah’ın hikmeti, peygamberlerin ve onlara inananların çoğu fakir, onlara karşı çıkanların çoğu da nimet ve zenginlikle şımarmış kimseler olmuştur. Bunlar zenginliklerine, mal ve evlatlarının çokluğuna güvenerek ilâhî mesajı reddetmişlerdir. Hatta onlarda şöyle bir düşüncenin oluştuğu da hissedilmektedir: “Biz, Allah’ın gözde kullarıyız. Bu sebeple bize, müslümanları mahrum bıraktığı veya az miktarda verdiği nimetlerden bol bol ihsan ediyor. Eğer Allah bizden hoşnut olmasa, neden bütün bu serveti, mal ve gücü bize versin? Bize dünyada bu kadar bol nimetler veren Allah, eğer varsa âhirette de bizi cezalandırmayacaktır.” Halbuki insana verilen rızkın çok veya az oluşunun, kişinin Allah yanındaki değeriyle bir alakası yoktur. O tamamen Allah’ın dilemesine kalmış ve imtihanı gerektiren bir durumdur. Esas değer, ahlâk ve fazilet sahibi olgun bir insan olabilmektedir. Nitekim şâir Bâkî şöyle der: “Şeref vermez dür ü gevher, kemâl olmaz zer ü zîver Hüner kesbet hüner, bahr-i fazilet, kân-ı irfân ol.” “Aslında hiçbir değeri olmayan bir insanı inciler ve mücevherlerle süsleyerek şerefli bir kişi hâline getirmeye çalışmak ne kadar faydasız bir emek ise, sayısız servetlere sahip bir insan için de, «Ben kemâl sahibiyim!» diye
Terk edilmek değersiz olduğunun kanıtı değildir. Birinin gitmesi senin niteliklerinle değil, onların kendi içsel yolculuklarıyla ilgilidir. Bir elmas, sahibi onu sokağa attı diye plastik olmaz; değerin başkalarının ilgisine bağlı değildir. Kontrolünde olmayan başkasının sevgisine mutluluğunu bağlamak köleliktir. Gidenlerin boşalttığı yer, kendine yetebileceğini görmen için açılmış bir alandır.
Felsefe
Reklam
Reklam