Rıfkı ile Remzi gibi babalarının karşısında annelerinin ağzını açmaya cesaret edemeyip kocasının getirdiği bir basma elbiselik için birkaç kere el etek öptüğünü ve külbastı tuzsuz olmuş diye sille tokat yediğini gören adamların katında hanım denilen şeyin kadir ve kıymeti neden ibaret olabilir ki? Bu gibi erkekler, karı kocanın hayat arkadaşı, canı olduğunu iddia eden bir kadını hiç affa layık olmayacağı derecede haddini bilmez sayarlar. Belki onu divane zannederler! Hatta bunlar karılarının sabredemeyeceği şekildeki eziyet ve zulümlerini para ve hediye işe örtmek isterler ki onlara da öylelikle gönülleri hoş edilen hanım lazımdır.
Sistemle, sisteme ters düşen alternatifi dışbükey bir aynanın iki ucunda
yekvücut olmuş gibidirler. Bundan böyle sağdan sola tersine çevrilebilen,
sağın solu bir mıknatıs gibi kendine doğru çektiği, kısırdöngüleşmiş bir
politikanın yoldan çıkmış, eğik perspektifi içine girmiş bulunuyoruz.
Hiçbir belirti göstermeksizin, hatta hiçbir şey hissetmeden, kendimi yok olmuş gibi hissediyor, beni çevreleyen her şeyden kopuyordum ama aynı zamanda tüm duyularım keskinleşiyordu.
"Bütün bunları ancak bir yılda öğrenebidim. Bu ders bana, iki çocuğumun ve karımın ölümüne mal oldu. Ama anlatmam size. Ah, keşke önceden bilseydim. Kimse önüme çıkıp da bana anlatmadı ki. Anlatamam size, çocukların nasıl ba-gırsaklan dışanı fırlaya fırlaya çadırda yattıklarını, nasıl bir deri bir kemik kaldıklarını, nasıl köpek yavruları gibi titreyip inlediklerini, benim nasıl para kazanmak, gündelik almak için değil, iş bulmak için didindiğimi..." diye bağırdı. "Allah'ım, sadece bir fincan un, bir kaşık yağ alabilmek için nasıl her yana başvurduğumu... Sonra hükümet doktoru geldi. 'Çocuklar kalp yetmezliğinden ölmüş, dedi. Bir kağıda yazdı. Çocuklar orada, bağırsakları domuzların sidik keseleri gibi dışarı fırlamış yatıyor, titreşiyorlardı."
Onlar, özgürlükleri özenti, ihtiyaç ve olanaksızlıklar içinde iğdiş olmuş; yaşamın, aklına ve bedenine düğümler attığı yenikler, yanlışlar, uçurumda ıslık çalan külhan ve ezikleri toplumun... Gecenin dört kol baskını, uykunun terli burgaçlarıyla her gün biraz daha oyulan yataklarından sapsarı bir yorgunlukla süzülüp onca kalabalık içinde kimseyi görmeden ve kimseye görünmeden, her vitrin, her durak, her köşe başında içlerindeki boşlukla yüzleşerek, alınlarında bir derin ırmak, derin kirpiklerinde bulutların yangınıyla bir yenilgi imgesi gibi dönerler evlerine. Yaşamak bir türlü eşiklerinden geçemedikleri hep aralık duran bir kapıdır onların. Her şey kendilerinin dışında tanımlanmıştır. Her şeyin iyisini hep başkaları bilir, başkaları yapar. Ne kadar büyük olursa o kadar kolay inanırlar yalana. Duruşlarındaki ikircimden anlamak güçtür, kendilerinden olmayanlara gösterdikleri saygı mı, korku mu, alay mı? Sahip oldukları her zaman değersiz ve az, sahip olmadıkları yıldızlar kadar uzak ve çoktur. Uzaklık onların hasretlerinin adıdır. Bulutlar yağmurunu hep onlardan uzağa döker. Gökkuşağının hiçbir rengi düşmez üstlerine. Elbiselerinin iliklerinden giren rüzgâr bir solgunluğu düğmeler bedenlerine. Her mevsimden geriye ertelenmiş bir heves, bir soğuk sızı kalır. Yalnızlık onlara baba mirası, onlardan çocuklarına biricik armağandır. Ve birbirlerine baka baka bir yanlışı büyütüp dururlar.
Mary gelinine uzun uzun bakamıyor, onunla gözgöze gelemiyor. Bu yaratık, bu kadın, bu elf, bu cadı, bu orman perisi -çünkü öyle herkes öyle diyor Mary de bunun doğru olduğundan emin- oğlunu büyüleyip kendine bağlamış, tuzağına düşürüp onunla birlikte olmuş biri. Mary bunu asla affetmeyecek.