• İncelemeye başlamadan evvel birkaç tavsiyede bulunacağım.Bu kitabın aynı zamanda yine aynı isimle Robin Williams'ın oyunculuğu ile mükemmelleşmiş filmi de beyaz perdeye aktarılmış durumda.Tavsiyem kitabı okumak gibi bir niyetiniz varsa filmden evvel kitabı okumanız yönünde.Çünkü;filmden sonra kitabı okumaya başlayınca sonu bilindiği için kitap biraz da olsun sıkıcı hale gelmekte.
    Hikaye, soğuk ve hissiz taş duvarlarla etrafı çevrelenmiş özel bir okul olan büyük ve prestijli Welton Akademisinde geçmekte.Yine hikaye Latince'de ''carpe diem'' olarak kulaklara pelesenk olan ''anı yaşa''ifadesi etrafında cereyan edip,bu düstur ile bazı unsurları,hayatın asıl amacının ne olması gerektiğini öğrencilerine aşılamaya çalışan,John Keating'in(Robin Williams), Welton'da bir başkaldırıyla, okulun gelenekçi yapısından uzaklaştırmaya çalıştığına inanan okul müdürü Nolan'ın yanlış eğitim politikası güttüğünü bilip öğrencilerini biraz olsun-en azından kendi dersleri için-bu durumdan uzaklaştırmaya çalışır.
    Kendi görüşümü de ifade edecek olursam,kitap hakkında ne anlatsam havada kalacak ama kitabı mutlaka okumalısınız hele ki eğitimle uzaktan yakından alakanız yahut merakınız var ise kitap benim açımdan adeta bir öğretmenin nasıl olması gerektiğini,öğrencilere nasıl yaklaşacağını,öğrencileriyle de arasında olması gereken mesafeyi de işliyor.Gayet sade bir dil kullanılmış bu da olaydan kopmayı engellemiş.Kitabın arkasından filmi de izlemeyi unutmayın.
  • https://www.instagram.com/kitapdolusu/
    ⭐ Merhaba arkadaşlar. Yaklaşık olarak 1 hafta önce bitirdiğim bu güzel kitabı anlatmaya geldim, umarım beğenirsiniz. Öncelikle kitabı imzalı olarak gönderen yazar Gizem Hanım'a çok teşekkür ediyorum.
    ⭐ 500 sayfalık kitap, okuma kolaylığı açısından 2 cilde bölünmüş ve 2 kitabında arkasında birtakım ön bilgiler mevcut kitaba başlamadan önce buraları okumanız okuma kolaylığı açısından önemli.
    ⭐ Zaman ve mekan kavramı bu kitapta oldukça merak uyandırıcı bir unsur olarak karşımıza çıkıyor çünkü hikaye 1300'lerin İngilteresi ve 2017'nin İstanbul'u arasında mekik dokuyor.
    ⭐ İstanbul'da bir hastanenin morgunda ölü olarak yatan bir genç kızı kontrol etmeye gelen görevli, kızın canlandığını görüyor ve böylece oldukça ilgi çekici bir hikayenin içinde buluyoruz kendimizi.
    ⭐ Sonra birden bire 1374 Londra'da gidiyoruz. Hill ve Llyin ailelerinin kaldığı Güneş Toprak adasındaki gizem, kitabın sonuna kadar bizlere eşlik ediyor.
    ⭐ Hikayenin İstanbul ayağını okurken İngiltereyi, İngiltere ayağını okurken ise İstanbul'u merak ediyorsunuz. Hikaye bana fazlasıyla orijinal geldi. Tahmin edemeyeceğim şekilde gelişen olaylar, kitabın sonuna kadar dikkatimi ve merakımı hep en üst noktada tuttu.
    ⭐ Değinmek istediğim bir başka konu ise kitabın dili. Yazar zaman ve mekan farklılıklarını kullandığı dil ile de hissettirmiş. İstanbul ve İngiltere kısımlarında dildeki bu farklılık sayesinde kendimi karakterden biriymiş gibi hissedip, keyifli bir okuma süreci geçirdim.
    ⭐ Bu özgün hikaye için yazara teşekkür ediyor ve diğer kitaplarını bekliyorum.
  • https://www.instagram.com/kitapdolusu/
    ⭐ Merhaba arkadaşlar. Yaklaşık olarak 1 hafta önce bitirdiğim bu güzel kitabı anlatmaya geldim, umarım beğenirsiniz. Öncelikle kitabı imzalı olarak gönderen yazar Gizem Hanım'a çok teşekkür ediyorum.
    ⭐ 500 sayfalık kitap, okuma kolaylığı açısından 2 cilde bölünmüş ve 2 kitabında arkasında birtakım ön bilgiler mevcut kitaba başlamadan önce buraları okumanız okuma kolaylığı açısından önemli.
    ⭐ Zaman ve mekan kavramı bu kitapta oldukça merak uyandırıcı bir unsur olarak karşımıza çıkıyor çünkü hikaye 1300'lerin İngilteresi ve 2017'nin İstanbul'u arasında mekik dokuyor.
    ⭐ İstanbul'da bir hastanenin morgunda ölü olarak yatan bir genç kızı kontrol etmeye gelen görevli, kızın canlandığını görüyor ve böylece oldukça ilgi çekici bir hikayenin içinde buluyoruz kendimizi.
    ⭐ Sonra birden bire 1374 Londra'da gidiyoruz. Hill ve Llyin ailelerinin kaldığı Güneş Toprak adasındaki gizem, kitabın sonuna kadar bizlere eşlik ediyor.
    ⭐ Hikayenin İstanbul ayağını okurken İngiltereyi, İngiltere ayağını okurken ise İstanbul'u merak ediyorsunuz. Hikaye bana fazlasıyla orijinal geldi. Tahmin edemeyeceğim şekilde gelişen olaylar, kitabın sonuna kadar dikkatimi ve merakımı hep en üst noktada tuttu.
    ⭐ Değinmek istediğim bir başka konu ise kitabın dili. Yazar zaman ve mekan farklılıklarını kullandığı dil ile de hissettirmiş. İstanbul ve İngiltere kısımlarında dildeki bu farklılık sayesinde kendimi karakterden biriymiş gibi hissedip, keyifli bir okuma süreci geçirdim.
    ⭐ Bu özgün hikaye için yazara teşekkür ediyor ve diğer kitaplarını bekliyorum.
  • hah... alacağın olsun dünya !

    Anam beni doğurmamış. Tutmuş, bir akasyanın dibine bırakmış. Ve vaki olmuş ki ben kendimi Akasya’nın dibinde bulmuşum. O hışıldamış ben tutunmuşum, o hışıldamış ben tutunmuşum. Bir pirinç tanesi kadarken, koca, koygun bir akasya gölgesi olmuşum.
    Şükürler olsun beni vakitsiz azat eden anama. Ben serin, ben tenhayım. Akasya’nın ağırlığından damlayan cana suret, cana gölge, cana vahayım. Şuur ki cana acıdır, ben şuuru canıma tattırmadım. Ben tenha, dünyanın uzağıyım.
    Esirgemeyen, bağışlamayan anama hep şükürler olsun. Onlar mı? Hah! Onların hali harap. Dünya hafif, insan eti ağır, diyorlar. İnsanın canı ezelden beri toprakla tıkalı, diyorlar. Teker teker gelip hep bir ağızdan diyorlar: Dünya, ah dünya, kötü işlenmiş bir günah dünya! Diye bağırlarını açıp diz çöküyorlar. Başlarını geriye atıp kuru kuyulara benzeyen ağızlarını açıp kapıyorlar. Demiyorlar da boğum boğumlar. Demiyorlar da kıhlıyorlar: Dört bir ucundan tutuşasın dünya, kalmayasın bana bize onlara dünnyaah… Diye sözlerinin feri sönüyor sonra. İşte o zaman yolunmuş saçları, kopmuş düğmeleri, taş kesmiş gövdeleri, oraya buraya atılmış yaralı hayvanlar gibi kıvranan ayakları, elleriyle hep bir susuyorlar. Bir sus ki tıkış tıkış, bir sus ki ölünmüş gibi. Demeye kalmadan biri daha geliyor, biri daha ve her yeni gelenle tutuşuyorlar bir daha. Hep bir ayağa kalkıp geri devriliyorlar. Alınlarını yere bastırıp sözlerinin feri sönesiye bağırıyorlar: Hem biz niçin doğunca ölmedik, rahimden çıkınca son soluğumuzu vermedik? Alacağın alacağın alacağın olsun dünya!



    SEVGİLİMİN GÖZLERİ bir yaz gecesi gibi berraktır. Saçlarının kıvrımlarında kumral mağaralar görürüm. Ona sokulmak kendi kovuğuma kavuşmaktır. Her seferinde ıslak, yorgun, ağlamaklı olurum. Sevgilimin ensesinde kanatlı balıklar gibi solurum. Ne kadar yumuşaksın, der bana, ne kadar nemli. Sesi kumral sazlıklar gibi dalgalanır kulaklarımda. Elimi avucunun sıcağına bırakır, iyi geceler, derim. O zaman saçları kadife bir yağmur olur, sırtıma dökülür. Kirpikleri ikimizi de örtecek kadar uzar. Caddeden sular seller gibi akar ışıklar.
    Sabahın pusu ona da bana da pamukludur. Rıhtıma birlikte yürürüz. Mavi bir dolmuş onu Çömlekçi Çukuru’na götürür. Ben çay ocaklarının, yolcu otobüslerinin arasından geçer, yük gemilerine bakarım. Vinçlerin sesi suda erir. Halatlar gevşer, ıslanır, tekrar gerilir. Ne güzeldir sabah, mürekkebi ıslak bir sözcük kadar taze, içime değer, her sabah, canım ışır, gözüm yanar, ah.



    Çünkü herkes biliyordu, uzaktan iplerle ağır ağır indirilen bir savaş arabasıydı devlet. Herkesin kanamaya teşne bir yumuşak karnı (iri ellerini bastırıyorlardı dikişleri çözüldü çözülecek yaralarına) vardı. Herkesin içinde gezdirdiği boğdurulmuş bir ölü, (herkesin ama hepsinin), herkesin karnından gırtlağına ve oradan da ağzına yürünerek yükselen bir ölüsü vardı. Sımsıkıydı insanların ağızları, çevrimi çoktan kapanmış mühürlü parantezlerdi onlar. Yine de insanların ağızlarına kadar yükselmiş ölüler fırlak boğumlu parmaklarını geçiriyordu dudakların arasından ve sürgülü bir pencereyi açar gibi, açıyorlardı o ağızlarını sonra. O ağızları açıp yaralı bereli başlarını çıkarıyorlardı oradan. Çıkardıkları gibi de dirseklerini dayayıp insanların azı dişlerine, göğüslerini yaslayıp ağızların pervazlarına, başka ağızlardan başını çıkarmış başka ölülere el edip n’aber? diyorlardı, ne güzel bir sabah ama, ah, alıştın ölülüğe?



    Sert soğuk bir kabukla kaplı duydu kendini. İçiyle kendi arasında bir mesafenin açıldığını düşündü. Yumuşak, ılık, karanlıktı içi. Ama dünya içine değmiyordu. Dünya akıyordu, o kadar. Kabuğuyla içi arasında ve ona ait olmayan bir yerde.
    Bu fırıl fırıl hafifliğe, dünyanın teranesine dil uzatmamayı çoktan öğrenmişti. Kocamış ve hantal bir ruhu korkunç çatırtılar çıkararak taşıyacaktı işte, kendinin ancak bir adım ötesine göz dikebilecekti. Bir adım daha belki, yalpalaya yalpalaya. Bir adım, bir dalganın ağırlığına. Dünya ne yener ne yenik düşürür, dedi kendi kendine. Dünya kayıt tutar yalnızca. Yaprak yaprak evrak biriktirir. Biriktirir ve geri verir sana.
    Çıkıp gitmek isterdi gerçekten bu yün korseden, yün fanila, atlet, külot, külotlu çorap, elbise, hırka, şal ve mantodan dışarı. Bu mavi ve tenekeden hışmın kalabalık içinden çıkmak isterdi. Caddenin, semtin, ilçenin, şehrin, ülkenin, kılanın ve dünyanın dışına çıkmak. Bu suyu sarı, camı yosun tutmuş bulanık akvaryumdan iyice dışarı.



    Çünkü sanmıyorum geniş kanatlarımı boşlukta simsiyah çırparak. Bulup yolumu varıp buradan ta oraya. Yolunmuş sorgucumu pencereye tak tak. Ve açıldığında pencere bir korku gibi. Bir kuzgun olaraktan uçup. Konup bir koltuğun tepesine teklifsiz ve mağrur. İçerideki yası ve insanı karşıma dikip. Dikerek kara habbelerimi gözlerine yaslı. Küllü sesim ile kırçıl dilim ile. Çünkü sanmıyorum diyeyim bir daha asla.




    Birgül Oğuz / HAH
  • "O gün ne mal fayda verir ne de oğullar. Ancak kim Allah'a selim bir kalble gelirse. (O fayda görür.)
    Şuara 88-89


    Mesnevi, c.5, 872

    Bu cihan, bir Sebzvâr şehri gibidir.
    Hak erleri onda zayi olup gönül darlığına düşer.


    Hz. Peygamber (s.a.v.), "Cenâb-ı Hakk, sûrete bakmaz, matlup olan temiz bir gönüldür." buyurmuştur.* 


    Yani bakılmaya lâyık olan gönül sahipleridir,
    secdenin sûreti ve altın dağıtmak değil.


    Sen gönlünü gönül sanıp mağrur olmuş, bu yüzden asıl gönül sahiplerini aramaktan uzak kalmışsın.  


     Gönül öyle bir şeydir ki onun içinde bu yedi gök gibi yüzlerce sema kaybolur.


    Yoksa hile dolu küçük bir kalbi isteme.
    Sebzvâr içinde Ebû Bekir arama!


    Ehl-i dil, altı yüzlü bir aynadır. Cenâb-ı Hakk, ancak gönül sahibinin vasıtası ile nazar eder.

    .............

    Sen huzura yüzlerce çuval altın da getirsen Cenâb-ı Hakk senden kalb-i selîm ister.


    Gönül eğer senden razı ise ben de razıyım.
    O senden yüz çevirmiş ise ben de çeviririm.


    Sana bakmam, gönle nazar ederim.
    Benim için en makbul hediye gönüldür.


    Gönüller rızanın yerini almıştır. 
    Cennetler anaların ayakları altındadır.


    Çünkü aslı, anası da babası da odur. 
    Sûrete bakma, gönle nazar et.


    Sen "İşte bende de gönül var” dersen; 
    Sana der ki: "Burada böyle gönüller çok!”


    O öyle bir gönül ister ki cihanın kutbu ve âdemin canının canına canın canı olsun!

     

    Bil ki o gönüller sultanı, 
    Böyle nur dolu ve güzel gönüller bekler.


    Sen günlerce Sebzvâr'ı dolaşsan da
    işe yarar böyle bir gönül bulamazsın. 


    Nihayet canı solmuş pejmürde bir gönlü 
    Tabuta koyup götürürsün!  


    Ve dersin ki: 
    "Ey şehriyâr, işte sana bir gönül getirdim. 
    Sebzvâr da bundan daha iyisi çıkmaz!”


    O zaman sana şöyle denilir: "Burası mezarlık değil ki buraya bir ölü gönüllü getirdin!


    Var yürü varlık Sebzvâr'ının ondan aman bulduğu bir gönül getir!**

     

    Bu ifadelerden anlaşıldığı kadarıyla, Mevlânâ, Allah'ın huzuruna ancak selim bir kalb ile çıkılabileceğini ve ancak onların makbul olacağını anlatmak isteyerek ayeti zâhirî manası ile tefsîr etmiştir. Şayet kişi böyle bir kalbe sahip değilse, gönül sahibi birini bulup  ona tabi olması ve onu kendisine rehber edinmesi gerekmektedir.


    Tefsîr kitaplarında da "selîm kalb"in, samimi, küfür ve münafıklık illetinden emin bir gönül olduğu veya hastalıklardan selâmette olan mü'minin kalbidir. Çünkü Allah Teâlâ kâfir ve münafığın kalbinin hastalıklı olduğunu beyan etmiştir” şeklinde ifade edilmektedir. İşte ancak böyle bir gönülle gelenlerin kurtuluşa ereceklerini; kâfirlerin, "Biz mal ve evlat açısından çoğunluktayız." (Sebe,35) demelerine karşılık Allah Teâlâ, kalblerinin dünyada selîm olmaması sebebiyle o gün mal ve evlatlarının fayda vermeyeceğini bildirmiştir.

    Görüldüğü gibi Mevlânâ'nın tefsîri ile diğer müfessirlerin tefsîrleri paralel arz etmektedir. Bu nedenle mutasavvıfımızın bu ayeti zâhirî manasına göre tefsîr ettiğini söyleyebiliriz.***

     



    * Burada şu hadis-i şerife işaret edilmektedir: "Allah sizin sûretlerinize ve mallarınıza bakmaz; fakat kalblerinize ve amellerinize bakar." Bkz. Müslim, Sahîh, c. VIII., s. 11; İbn Mâce, Sünen, c. 11., s. 153.



    ** Mesnevî, c. V., 872 vd./ Mevlânâ'nın bu mısralarının daha iyi anlaşılması için, bu beyitlerden önce anlatmış olduğu şu hikâyeyi hatırlamamız gerekir: Bugün Iran sınırları İçerisinde yer alan ve o dönemde Râfızîlerin  (Şî'î) bulunduğu yer olan Sebzvâr şehrini, Muhammed Harzemşah şavaşla alınca, halkı ondan aman dilemiş, kendilerinin affedilmelerini istemişler. Padişah, bu şehrinizden Ebû Bekir adında birini huzuruma hediye olarak getirirseniz sizi affederim, der. Fakat şehir halkı çuvallarla altın getirip Ebû Bekir adlı birini istememesini; zira bu şehirde o isimli bir şahsın bulunmasının imkânsız olduğunu söyleyince, padişah hiç altınlara bakmayıp, bana bir Ebû Bekir armağan etmedikçe bunların bir faydası yoktur, der. Sebzvârlllar şehrin altını üstüne getirip sonunda Ebû Bekir isminde bir yolcuyu bir harabede hasta ve üzgün bir şekilde bulurlar ve ondan hemen padişaha gidip bu şehir halkını katliamdan kurtarmasını isterler. Yolcu ise şu karşılığı verir: "Yürümeye gitmeye gücüm olsaydı bir gün evvel buradan yola çıkardım. Bu düşman diyarında kalmaz, dost şehrine yönelirdim.” sebzvârlılar  yolcunun yürüyemiyeceğini anlayınca, bir tabut getirip Ebû Bekir'i içine koyup Harzemşah'ın huzuruna getirirler. Mesnevî, c. V., 850 vd. 

     

    *** Taberî,Camiul-Beyan; Begavi,Tefsir; Şevkani,Fethu'l-Kadir; Beydağı,Tefsir; İbniKesir,Tefsir; Kurtubi,Ahkam; Âlusi,Ruhul-Meani, Bursevi,Ruhul-Beyan





     
  • “Tanrı’nın emriyle şu tuhaf
    kahramanlarımla sürüp giden koca
    hayatı, herkesin görebileceği alay ve
    kimsenin göremeyeceği gözyaşlarıyla
    daha ne kadar seyredeceğim?”
    Ölü Canlar, 1842
    Rus edebiyatının büyüleyici bir
    gelişim gösterdiği 19. yy’ın ilk yarısına
    tanıklık eden ve tanıklığının sonuçlarını
    zengin dili ve insanı derinden etkileyen
    hiciv yeteneğiyle gözler önüne seren
    Nikolay Gogol, aslında bu ‘büyülü
    dönemin’ oluşmasında, gelişmesinde ve
    devam etmesinde rol oynayan en önemli
    kişilerdendir.Çar I. Nikola’nın iktidar döneminde
    (1825-1855) Fransız Devrimi’nin
    düşüncelerinden etkilenerek Çar’ın
    otoritesini bir anayasayla sınırlamak
    isteyen subay ve aydınlardan oluşan
    grubun darbe girişimi (Dekabrist
    Ayaklanması – 14 Aralık 1825)
    başarısızlıkla sonuçlandıktan sonra, bu
    muhalif harekete destek veren kişilerin
    bir kısmı asılarak idam edilir; geri
    kalanlar ise Sibirya’ya sürgüne
    gönderilir. Dönem, baskı dönemidir.
    İktidar, gitgide katılaşan tutumuyla
    ‘fikirleri özgürce ifade etme’ yollarının
    önünü kesmek için çaba sarfeder; Rus
    aydın katmanının (intelligentsia)
    üzerinde ödünsüz bir baskı kurmaya
    çalışılır. Sansür mekanizmasını işlerhale getirmek için kurulan ‘gizli servis’
    acımasızca görevini yerine getirir;
    sadece düşünmek ve yazmak bile
    mutlakiyete, serflik sistemine karşı ‘bir
    başkaldırı’ olarak değerlendirilir.
    Aydınlara nefes bile aldırmamak
    amacıyla var edilen uygulamalar,
    özellikle –Dostoyevski’nin de bir
    komploya katılmış olma suçlamasıyla
    önce kurşuna dizilerek idam edilmeye,
    ardından Omsk’da kürek mahkûmu
    olarak ceza çekmeye mahkûm edildiği–
    1848 yılıyla Çar I. Nikola’nın ölümüne
    (1855) kadar olan dönemde doruk
    noktasına ulaşır. Bu dönem daha sonra
    Rus kültür tarihinde ‘Yedi Karanlık
    Sene’ olarak anılacaktır.
    Baskıcı uygulamaların, uzunsürgünlerin, acımasız cezaların zirveye
    ulaştığı bu dönemde edebiyat da
    dönemin siy reketin üzerine gidilir. Aynı
    dönemde Rusya’nın ulusal kimliği
    üzerine tartışmalar baş gösterir.
    ‘Ulus’tan kasıt nedir? Ulus denilen
    kesim, kendilerinden daha iyi eğitim
    almış ve genelde Avrupa geleneklerini
    benimseyen toprak sahiplerinin
    boyunduruğu altında yaşayan Rus
    köylülerinden oluşan geniş kitleden mi
    ibarettir, yoksa Rus toplumunun
    Fransızca konuşan elit kesiminin kültürü
    de bu kavramın bir parçası mıdır? Rusya
    kendi içine ve kendi geçmişine dönük
    bir tavır mı sergilemelidir, yoksa
    Avrupa’nın bir parçası mı olmalıdır? Bu
    tartışma özellikle 1840’lı yıllardaSlavcılar ve Batıcılar adıyla anılan iki
    grup arasında varolan fikir ayrılığının
    tam da merkezinde yer alır. Her iki grup
    da kendi fikirleriyle örtüştüğüne
    inandıkları iki farklı kenti ülkenin
    başkenti olarak görür: Eski Rusya’nın
    değerlerini yaşatan, sahip çıkan, yansıtan
    Moskova ve yeni, Batılı Rusya’yı temsil
    eden Petersburg.
    İşte Gogol, Rusya’da feodalizmin
    sarsılıp yerine kapitalizmin yapılanmaya
    başladığı, farklı görüşlerin hem iktisadi,
    hem siyasi, hem de kültürel alanda
    birbirleriyle kıyasıya çarpıştığı, aydın
    kesimin üzerindeki baskıların daha önce
    hiç olmadığı kadar yoğunlaştığı bir
    dönemde verir eserlerini; ve var olan
    sistemin savunucuları tarafından Rusinsanının kötü yanlarını göstermekle,
    kendi halkına ihanet etmekle suçlanır her
    seferinde. Oysa ne böyle bir amacı ne de
    inancı vardır yazarken. Rus insanının
    kötü olduğunu değil, sistemin Rus
    insanını kötü gösterdiğini
    düşünmektedir. Ancak Rusya gerçeğinin
    aksayan yönlerini açıkça gözler önüne
    sermedeki başarısı ve egemen sınıfa
    mensup kişileri karikatürize etme
    yeteneği sonucunda tepki görmekten asla
    kurtulamaz. Gerek bu tepkiler, gerekse
    kendi iç çelişkileri Gogol’ün hayatını
    olumsuz yönde etkileyen nedenlerin
    başında gelir.
    Kendisini acımasız bir şekilde
    eleştirenlerin yanında Gogol’ü
    sahiplenen, yazdıklarını, eşsiz yeteneğinidestekleyen önemli kişiler de olmuştur.
    Rus edebiyatına halk masallarını, halk
    dilini sokan ve Rus gerçekçiliğinin
    başlangıç noktası olarak kabul edilen
    büyük şair-yazar Puşkin ve dönemin en
    etkin eleştirmeni, 19. yy Rus
    edebiyatının yönelimlerini büyük ölçüde
    belirleyen Belinski akla ilk
    gelenlerdendir.
    Puşkin ile yakın ilişkisi, Gogol’ün
    tutunabildiği, bildiği yolda devam etmek
    için güç kazandığı nadir kaynaklardan
    biridir. Puşkin’in her sözü, her eleştirisi,
    her önerisi onun için önemlidir. Bu
    yüzdendir ki bir Avrupa gezisi (daha
    doğrusu kendisine yöneltilen
    eleştirilerden uzaklaşmak için kendini
    mecbur hissettiği bir kaçış) sırasında,konusunu da Puşkin’in önerdiği Ölü
    Canlar adlı eseri yazmaya çalışırken
    haber aldığı ‘Şairin Ölümü’
    [1] onu
    derinden etkiler ve üzüntüsü Mart
    1837’de arkadaşı Pletnev’e yazdığı
    mektuba şu şekilde yansır:
    “Rusya’dan bundan daha kötü bir
    haber alamazdım. Onun ölümüyle
    yaşama sevincimi tamamen yitirdim.
    Onun fikrini almadan hiçbir şey
    yapamıyordum! Onu yanımda hayal
    etmeden tek bir satır bile yazamıyordum!
    O ne der? Neye dikkat eder? Neye
    güler? Neyi beğenir? Bilmek
    istediklerim bunlardı; beni yazı yazmaya
    teşvik eden şeyler bunlardı... Tanrım,
    onun ilhamıyla başladığım elimdeki bueseri, onun eserini sürdürecek gücü
    kendimde nasıl bulacağım?... Kaç kez
    kalemi yeniden elime almayı denedim,
    ama kalem elimden düştü gitti.
    Anlatılmaz bir keder bu!”
    Puşkin’in ölümünden bu derece
    etkilenen Gogol, çok zorlanmasına
    karşın üzerinde çalışmakta olduğu iki
    önemli eseri tamamlar ve 1842 yılında,
    Rusya gerçeğinin aksayan yönlerini
    etkili bir şekilde gözler önüne serdiği ve
    yerdiği Ölü Canlar adlı romanın birinci
    cildiyle 19. yy Rus edebiyatının ağırlıklı
    konusu olan ‘küçük adam’ temasının
    başarıyla işlendiği Palto isimli
    öyküsünü yayınlar. Öykü, Rus
    Edebiyatı’nın gelişmesinde, Rus
    gerçekçiliğinin oluşmasında önemli roloynayacak; sonraki günlerde
    Dostoyevski “Hepimiz Gogol’ün
    ‘Palto’sundan çıktık” itirafında
    bulunacaktır. Ünlü eleştirmen Belinski
    de Palto’yu dönemin en önemli eseri
    olarak nitelendirecektir.
    Bu öyküyle birlikte o güne kadar ihmal
    edilmiş, görmezden gelinip eserlere
    konu edilmemiş, kent toplumunun bir
    parçası olan küçük memurların
    yaşantıları ve dramları Rus edebiyat
    tarihindeki yerini alacaktır.
    Çarlık Rusyası’nda yaşanmakta olan
    eşitsizliği net bir şekilde ortaya koyan
    öykünün başkişisi Akakiy Akakiyeviç’in
    acılarla dolu hayatı, ‘küçük insanların’
    çektiklerinin sadece bir parçasıdır. Artıkedebiyatın vurgusu yoksul, ezilen,
    haksızlığa uğrayan ‘küçük insanlar’
    üzerine kaymıştır ve Gogol’den sonra
    gelen Rus yazarlarının hemen hepsinin
    bu öyküye borçlu olduğu bir şey vardır.
    Gogol öyküyü, bir arkadaş toplantısı
    sırasında anlatılan bir olaydan
    esinlenerek yazar: Ava çıkmaya çok
    meraklı olan küçük bir memur, yıllarca
    bin bir güçlükle para biriktirerek bir av
    tüfeği satın alır. Yeni tüfeğiyle ava
    çıktığı gün sandala biner ve her nasılsa
    tüfek suya düşüp kaybolur. Memur
    üzüntüsünden yataklara düşer; günlerce
    ateşler içinde kıvranır. Başka bir çözüm
    yolu bulamayan arkadaşları aralarında
    para toplayarak kendisine yeni bir tüfek
    alır ve memur ancak o zaman iyileşir.Bahsi geçen olay anlatıldıktan sonra
    Gogol’ün etrafında bulunanların hepsi
    kahkahalarla gülmeye başlar; oysa
    Gogol anlatılanlarda gülünecek bir yan
    bulamamış ve uzun süre düşüncelere
    dalıp kalakalmıştır.
    Gogol, duyduğu andan itibaren içini
    kemirmeye başlayan bu olayı tam sekiz
    sene sonra yayınlanan Palto’da, güç
    şartlarda yaşayan, varolan sistemin de,
    çevresindeki kişilerin de önemsemediği
    Akakiy Akakiyeviç’in dramıyla gün
    ışığına çıkaracaktır. Öykü, yayınlandığı
    andan itibaren soylu kesimin tepkisine
    hedef olur. Dönemin ‘mühim
    adamlarından’ biri eseri şöyle yorumlar:
    “Şu Gogol’ün Palto’su amma dadehşet verici bir hikâye. Kalinkin
    Köprüsü’ndeki hortlak bir gün hepimizin
    sırtından paltosunu çekip alabilir.
    Hikâyeyi okurken ne hale düştüm, varın
    siz düşünün.”
    Öykünün, Rus edebiyatında kendinden
    sonraki gelişmelerde belirleyici rol
    oynayacak şekilde, ‘küçük adam’
    temasını derinlemesine incelemesinin ve
    bu yönde vazgeçilmez bir örnek
    oluşturmasının dışında dikkat edilmesi
    gereken bir yanı daha bulunmaktadır.
    Gogol’ün bu eserde kullandığı dil,
    tutturduğu ton, önceki eserlerinden
    farklıdır. Yazdıklarıyla, okuyucularını
    acı acı gülümsetmeye çok yatkın olan
    yazar, Palto’da bu becerisini doruk
    noktasında yaşatır. Bu kez, okuyanlarıgülümsetmekten çok sarsmayı
    hedeflemiştir.
    Bugün, okuyanlara hâlâ söyleyecek
    sözü olan bu metin, hiç kuşkusuz Dünya
    ve Rus edebiyatı açısından önemini ve
    değerini yitirmeden gelecek nesillere de
    aktarılacak ve hak ettiği yeri korumaya
    devam edecektir. Daha önce birçok
    çevirmen tarafından Türkçe’ye aktarılan
    bu çok önemli gördüğüm öyküyü
    yorumlama şansını bana veren “Bordo
    Siyah”a ve sevgili hocam, editörüm
    Veysel Atayman’a teşekkür ederim.
    Aslı Takanay
    Aralık 2003, Istanbul
  • yazdan ne kaldı sana yazdan ne kaldı
    birkaç dize ölü ozanların gezindiği
    kimsesiz romanlara sığınan yürek ağrısı
    denizle aranızda ortak dil gibi
    usulca çoğalan yaz kederleri
    -her zaman paylaşılan duygular vardır
    yeri gelince ölümler de paylaşılır
    bölüşmek bir ölümü dostluğu ve şiiri
    benzemez beyaz evlerden mavi sulara
    aynı pencereden iki yabancı gibi bakmaya-