Dünyayı fetheden Roma bir Fatih'in ayaklarına kapanmıştı ve rüzgâr geceleri ıssız sokaklarda eserken, damarlarından oluk oluk kanı akan ve canı çekilen bir yaralı adam gibi inliyordu.
Kitap Alıntısı
Deniz
Deniz hayattan bıkkınlığı ve gizemin çekiciliğini ilk kederlerden önce, adeta gerçekliğin kendilerini doyurmakta yetersiz kalacağının bir önsezisi gibi yaşamış kişileri her zaman büyüleyecektir. Henüz bir yorgunluğu yaşamadan dinlenmeye ihtiyaç duyanları deniz teselli edecek, belli belirsiz coşturacaktır. Toprağın aksine deniz insanların işlerinin ve insan hayatının izlerini taşımaz. Denizde hiçbir şey kalmaz, her şey kaçarcasına geçip gider, denizi aşan teknelerin suda bıraktıkları iz çabucak siliniverir. Denizin toprağa ait şeylerde bulunmayan muazzam saflığı da bundan kaynaklanır. Bu bakir su, ancak kazmayla yarılabilen sert topraktan çok daha narindir. Bir çocuğun attığı adım suda açıkça işitilen bir sesle derin bir oluk açar, suyun bütünleşmiş renk tonları bir an birbirine karışır; sonra bütün izler silinir ve deniz tekrar dünyanın yaratıldığı günlerdeki gibi sükûnete bürünür. Yeryüzünün yollarından bıkmış ya da henüz o yollara adımını atmadan ne kadar sarp ve sıradan olduklarını tahmin eden kişiyi denizin hem daha tehlikeli hem daha yumuşak, belirsiz ve ıssız, solgun yol ları kışkırtacaktır. Denizde her şey daha esrarengizdir; göksel köyler, müphem dallar budaklar olan bulutların zaman zaman evsiz ve gölgesiz, çıplak deniz arazisinde huzur içinde yüzen gölgeleri bile. Deniz geceleri susmayan şeylerin büyüsüne sahiptir; bunlar tedirgin hayatımızda bir uyuma izni, her şeyin yok olmayacağına dair bir vaattir, tıpkı yandığında küçük çocuklara yalnız olmadıkları hissini veren gece ışıkları gibi. Deniz toprak gibi gökyüzünden ayrı değildir; göğün renkleriyle daima uyum içindedir, en ufak ton farkından bile etkilenir. Güneşin altında ışık saçar ve her akşam güneşle birlikte adeta ölür. Güneş yok olduğunda deniz onu özlemeye devam eder, tekdüze bir karanlığa
Sayfa 149 - 150·Kitabı okudu
Reklam
Bağırıyorum. Bağırıyorsun. Bir sevdayı büyütmenin telaşı insanın yüzünü güldürmeliydi, neden ağlıyorum? Bu kadar öfke niye? Durduğum yerde kavga etmekten yoruluyorum. Aylarca izinsiz, her gün 12 saat çalıştığım zamanlar da oldu oysaki, o zaman bile "sen hiç yorulmaz mısın?" diye sorarlardı bana, beni bu kadar hırpalamayı nasıl beceriyorsun? Şimdi yine aynı yerde, sana kocaman sarılmalı ve benim için ne anlam ifade ettiğini anlatmalıyım sana. Kızdığın bütün soruları inanmamak için değil, aksine büyük bir kudretle inandığım için, bu inanç beni oluk oluk kanattığı için sorduğumu anlatmalıyım. Korktuğumu ve korkmaktan daha çok korktuğumu da. Sana karpuz bahçesi hediye etmek istediğimi de anlatmalıyım. Karpuz dolu bir bahçenin cennet olduğuna inanabilirsin sanırım. Siyah beyaz karpuzlardan oluşan bir cennet... saçmalık. Olmuyor. Yalnızca istediğin zaman hayatından çıkabileceğimi söyleyebilirim sana. Git diyeceksin diye aklım çıkıyor, hiç git demiyorsun.
Necit seyahatini birlikte yaptıkları, Teşkilat-ı Mahsusa'nın kurucularından Eşref Sencer Kuşçubaşı ile dönüş yolunda, el-Muazzam tren istasyonunda konaklıyorlar. Akılları Çanakkale'de, başbaşa kaldıklarında binbir tedirginlik içinde onu konuşuyorlar... Uzun bekleyişlerden sonra nihayet Enver Paşa'dan Kuşçubaşı'na Çanakkale Savaşı'nın kazanıldığına dair şifreli mesaj bu istasyonda iken geliyor ve hemen Akif'e de iletiliyor. Kuşçubaşı'nın hatıralarından aktarılan bilgilere göre; "[Çanakkale zaferi haberi] heykelleşmiş duran Mehmet Akif'i birden coşturdu. Dostunun [Kuşçubaşı'nın] boynuna atıldı. O sakin, o gayrının heyecan ve feverandan ayaklanacağı hadiseler karşısında sükun ve vakarını bozmayan o tevekkül ve kadere rızanın nesli içinde örneği, (...) koca adam, şimdi başı Eşref Bey'in kendisi için vefa ve kadirşinaslık duygusu dolu omzunda, masum bir çocuk gibi hıçkıra hıçkıra, sarsıla sarsıla ağlıyordu. Bu gözyaşları Çanakkale'de Mehmetçiğin oluk gibi döktüğü kan kadar cömert ve temizdi (...). (...) Çok az konuşan bu büyük şair şimdi bir çağlayan halinde idi. Benimle değil âdeta kendi kendisine konuşuyordu. (...) Akif o gece o neslin maddi mânevi terkibini gelecek nesillere anlatmadan canını almaması için Allah'a yalvardı. Hem nasıl yalvarış!... (...): Ya Rabbi! Bana bu destanı bir aciz kulunun ifadesinin azamisi içinde yad edebilmemin saadetini ve imkânını bahşet. Bu ulvî vazifeyi bana nasip et, sonra emanetini al. Ya Rabbi! Bana bu lutfu çok görme. İn'âm ve ikramının nâmütenahi hazinesinden bu aciz kulunun şu duasını bârigâh-ı ulûhiyetinde kabul eyle... (...) Sabahı böylece bulduk. Onu teskin etmek ne mümkündü ne de aklıma böyle bir müdahale geliyordu. Bu bir heyecan ve ilham manzarası idi ve ben onu görebilmiş olmakla mübahi mahdut fanilerden idim.
Sayfa 112 - İstanbul Zaim Üniversitesi Yayınları
Tarih
Çok dinlenme seni şaşırtır Diriliğini bozar, İçsel dirliğin daralır. İçin istemez olur. Uğraş ilece amaç bul Sen çalışkanlıktan şaşma... Şahşahların çalışsın Şah damarından oluk oluk usluğuna besitin akıtsın.
Sayfa 532 - Cinius yayınları·Kitabı okudu
Bu dorukta, kalabalıkların üstünde diye bildiğim, yörem sensizlik olurdu. Her şey sensizlikti aslında. Sen dediklerim, en sensizliklerimdi. Bozkır ama, bir bozkır sendi bana. Genişlikti, bitmezlikti, kopmuşluktu, ıraklıktı. Ölü evli, ölük insanlı kentten, güve yeniği yaşamalardan utanmışlıktı. Güneş batımında yalnızlığımı kentten alıp geri verendi.
Sayfa 18 - kalabalıklarda
Reklam
Reklam