Spoiler içerebilir....
Bazı kitaplar vardır, sadece okunmaz; yaşanır. "Aşkla Kal", benim için zamanın durduğu, bildiklerimi unuttuğum ve sadece hissettiğim o özel duraklardan biriydi. Derya’nın derinliklerinde nefesimi tutarken, Burak’ın kelimelere sığınan o mahcup yalnızlığında kendimi buldum.
Biraz konudan bahsedeyim:
"Kitap, geçmişlerinde yaşadıkları büyük kayıplar, terkedilişler ve derin hüzünlerle yolları kesişen iki yaralı ruhun, Derya ve Burak’ın hikayesini, hayata ve aşka yeniden tutunma çabasını konu alıyor. Deniz tutkusu ile babasının kaybı arasında sıkışıp kalan Derya ve kelimelere sığınan Burak; aslında birbirlerinin yaralarını sararken, kendi iç dünyalarındaki yıkımlarla yüzleşiyorlar. İkilinin ortak kaderi olan ölüm ve ayrılık temaları, onları aslında yeni bir başlangıca, bir "iyileşme yolculuğuna" sürüklüyor."
Ben, Onların Arasında Bir Yerdeyim:
Bu romanda ben de Derya’yla beraber derinlere daldım. Bazı yerlerde nefesimi tuttum, bazı yerlerde yalnızdım ve onunla beraberdim. Bazı yerlerde ise Burak ile beraber ölüme yaklaştım. Yazarın kalemine o kadar hayran kaldım ki, belki de iki karakterin bu hüzünlü ama bir o kadar da dirençli hali, içimde asıl "ben"i oluşturuyordu. Derya’nın su altındaki o derin sessizliği ile Burak’ın gecekondusundaki kelime yığınları arasında, kendi hayatımı sorguladım; amaçlarıma ve hayallerime odaklandım.
Bu kitabın beni neden bu kadar derinden etkilediğini belki tam olarak açıklayamıyorum ama şunu biliyorum:
"İnsan, kendi enkazından nasıl yeniden doğabileceğini bir başkasının hikayesinde gördüğünde, o hikaye artık onun bir parçası oluyor. Burak’ın, o boş sayfaları olan "Aşk’la Kal" kitabını Derya’ya hediye etmesi, aslında ikisinin de hayatındaki beyaz sayfaları temsil ediyordu."
Kitabı okurken, o boş