“Kimi zaman ölmediğime şaşıyorum: Gece gündüz canlı ete dondurucu bir hançer saplanıyor da insan gene de yaşamayı sürdürüyor.”
Paris işgal edildiğinde Nazilere karşı direnen, Yahudilerin katledilmesini engellemek için mücadele eden direniş grupları kuruluyor. Duras ve eşi Robert da direnişçilerlerden. Bu kitap Robert’ın toplama kamplarına alındığı, Duras’ın beklediği, beklerken tükendiği zamanı anlatarak başlıyor. Hiçbir şey beklemeyen ve bir de artık hiçbir şey beklemeyen insanların, dönüşü imkansız evlatlarının giysilerini onarıp bekleyen, Hitler’e,Tanrıya kafa tutan annelerin koluna girerek bekliyor Duras. Ve bu haliyle bile başkalarının acısına koşmayı bırakmıyor. Canım.
Sonraki bölümler yine aynı zamanın içinde yaşamış insanları ve yaşanmış hikayeleri öyküleyerek anlatmaya devam ediyor. Ama sanırım hiçbiri ilk bölümdeki günce kadar etkili değil. Çünkü fazla çıplak bu bölüm. Onarılmış, törpülenmiş değil cümleler. Acı var, ve Duras’ın masum bir Alman çocuğuna bakarken duyduğu öfke de acıya dahil.
İkinci Dünya Savaşı’da yaşananlara dair okurken binlerce sayfa okumuşumdur. Ama elime ne zaman yeni bir kitap alsam, sanki tüm bunları ilk defa duyuyormuşum gibi okuyorum. Düşünüyorum da, kelimenin tam anlamıyla akıl almadığı için sanırım. Akıl tüm bunları süzüp bir yere koymayı, onlardan anlamlı bir bütün oluşturmayı reddettiği için. Akıl anlamaya yaklaşınca bile insanlıktan uzaklaşıyormuş gibi hissedip geri döndüğü, yürüdüğü yolu hep yarım bıraktığı için.
Bu kitabı okurken de yine kendimi bir şeyden savunmam gerekiyormuş gibi, dişlerimi sıka sıka okudum. Aynı şeylere cevap aradım: Bu nasıl olabildi? Gaz odaları, fırınlar, nasıl? Çocukları öldürmekle görevli kadınlar nasıl “acısız olacak” diyebildi, nasıl gülümseyebildi, nasıl yaşamaya, ekmek yemeye, su içmeye devam