Onlar artık beni anlamıyor ve ben de onları anlayamiyorum.
Sayfa 34 - Kızıl Panda·Kitabı okudu
Alıntı
Çalışma Mangası
Üç saat önce siperden yukarı doğru sendeleyerek ilerliyordu, Kayarak ve dengesini kurarak, botlarıyla el yordamıyla yol bularak; Bazen takılıyor ve sırılsıklam kireç torbalarına Ellerini sürterek duvarlara doğru yalpalanıyordu. Önünde yürüyen adamı göremiyordu; Yalnızca, siper tahtaları üzerinde ilerleyen ayakların Tambur ve tıkırtısını duyuyordu — çamurun ayak bileğine ulaştığı yerlerde Sefilce sıçratıyordu suları sık sık. Sesler homurdanıyordu, "Sağdan geçin, yol verin!" Cephe hattından gelen adamların yanından sıkışarak geçerken: Beyaz yüzler bakıyordu, kırmızı bir noktayı (sigarayı) üfleyerek; Mumlar ve mangallar parıldıyordu sığınakların Yarıklarından ve perde kanatlarından; sonra karanlık Yuttu görme duyusunu; eğildi ve küfretti Sarkan bir tel boynuna takıldığı için. Bir fişek yükseldi; parıldayan beyazlık yayıldı Ve yukarı doğru titredi, kıvrak fareleri Ve yağmurla ağarmış, parıldayan kum torbası yığınlarını göstererek; Sonra o yavaş, gümüşi an karanlıkta öldü. Rüzgâr buz gibi esintilerle hızla geçip gidiyordu, Köşeleri dövüyor, ince ve kasvetli bir sesle Ötüyordu çatlaklardan; tüfek atışları Gece boyunca yarılıyor, çatlıyor ve vınlıyordu, Ve mermiler çiseleyen havada sakince süzülüyordu Tepenin aşağısında boğuk bir gümlemeyele patlamak için. Üç saat önce siperden yukarı doğru sendeleyerek ilerliyordu; Şimdi o yolu bir daha asla yürüyemeyecek: Geriye taşınmalı artık, sarsılan bir kütle olarak,
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
ÇOK SAYIDA RAHİBENİN, Özellikle manastıra kapatılmış olanların, namus yeminlerine hiç sadık kalmamalarına şaşmamak gerek. Aziz Boniface 7. yüzyıl gibi erken bir zamanda, Roma'ya göç eden rahibelerin sonunda yol kenarındaki genelevlerde çalışmaya başlamasından şikayet ediyordu. Bu durumda rahibe fahişelerin gelirlerinin ne yapılacağı meselesi doğuyordu. 15. yüzyılın ortasında Franciscus de Platea bir tür çalışma kuralı getirip, rahibe fahişelerin gelirlerini manastırlarına göndermelerini ama manastırların da parayı kendilerine saklamamasını teklif etti. Manastırlara da ellerine geçen parayı dini işleri desteklemekte kullanmaları söylendi. Sırf zevk olsun diye seks yapan rahibelerin sayısı da bir hayli fazlaydı. Diğer evlenmemiş ama cinsel olarak aktif kadınlar gibi onlar da usulen fahişeydiler. Fransız teolog Jean Gerson "Yığınla rahibe genelev fahişesine dönüştü," diye yakınırken, onların bu işle para kazanmasından değil, çok sayıda ziyaretçiyim eğlendirmesinden bahsediyordu. İsviçreli vaiz Johaan Geiler von Kaisersberg, Strasbourg Katedrali'nde "kız kardeşinin gevşek bir rahibelik hayatı yaşamaktansa bir fahişe olmasını tercih ettiğini" beyan etmişti. Bunu söyleyerek genelevin manastırdan daha tercih edilebilir olduğunu ifade ediyordu. Venedik manastırları, başı derde girmiş veya aileleri çeyizlerini finanse edemeyen üst sınıftan kızların sığınma yerleriydi. Bu nedenle eğitimli, cinsel açıdan olgun çoğu genç kadın, cinsel ilişkiye girmek için uygun şartlar oluşur oluşmaz sıyrılmayı planladıkları rahibelik alışkanlıkları ediniyorlardı. Sonuçta çok sayıda manastır oldukça cazip yerler haline gelmişti. 14. ve 15. yüzyıllarda otuz üç tane Venedik manastırı, yasadışı cinsel faaliyetten dolayı yasal kovuşturma geçirmişti. Adı en kötüye çıkmış olan Sant'Angelo di Con-torta
Sayfa 161 - Kolektif Kitap·Kitabı okudu
Sosyoloji
Egemen olma bile kamuoyuna bağlı olduğunda kölece bir şeydir. Çünkü önyargılarla yönettiğin kişilerin önyargılarına bağlısın; onları hoşuna gittiği gibi yönetebilmen için, onların hoşuna gittiği gibi davranman gerekir. Onlara yalnızca düşünce biçimini değiştirmek düşüyor, ama sen davranış biçimini değiştirmek zorunda kalacaksın. Sana yaklaşanlar, senin yönettiğini sandığın halkın ya da seni yöneten gözdelerin ya da ailenin görüşlerini veyahut senin kendi düşüncelerini yönetmeyi bilmek zorundalar; o vezirler, o nedimler, o papazlar, o askerler, o uşaklar, o dedikoducu kadınlar, hatta çocuklar, sen bir dahi Themistokles olsan da, sana ordularının ortasında bir çocuk gibi davranacaklardır. Boşuna uğraşıyorsun; senin gerçek otoriten gerçek yetilerinden daha uzağa gitmeyecektir. Başkalarının gözleriyle görmek gerektiği anda, onların iradeleriyle istemek gerekir. Benim halklarım benim uyruklarımdır, diyorsun gururla. Peki, ama sen kimsin? Vekillerinin uyruğusun; o zaman, vekillerin kimler? Onlar da memurlarının, metreslerinin uyrukları, uşaklarının uşakları. Her şeyi alın, her şeyi zorla ele geçirin, sonra parayı bol bol savurun, bataryalar, darağaçları, işkence çarkları kurun, yasalar, fermanlar çıkarın; casusları, askerleri, cellatları, hapishaneleri, forsaları çoğaltın; zavallı küçük insanlar, tüm bunlar ne işinize yarar? Bunlarla ne daha iyi hizmet edilmiş, ne daha az soyulmuş, ne daha az aldatılmış, ne daha eksiksiz olursunuz. Her zaman, “Biz istiyoruz” diyeceksiniz ama daima başkalarının isteklerini yerine getireceksiniz.
Ne yazık ki istatistiksel analiz sokaktaki sıradan insanlar için doğal değildir. Bedenimize ve beynimize gelince, bunlar da istatistiksel olarak öngörülebilir biçimlerde işliyor olabilir ama çok azımız bu istatistiksel ilkeleri açıkça anlar. Medyaya çıkan bilim insanları onları ilgilendiren sorulara kesin bir "evet" ya da "hayır" yanıtı vermeyi reddettiklerinde genel izleyici kitlesinin hayal kırıklığına uğramasının nedeni budur. İzleyiciler küresel ısınma, çocuk aşılarının zararları ve bulaşıcı virüsleri önleme konularında ne yapacaklarını bilmek isterler. Bilim insanları mutlak kesinlik diliyle değil olasılık diliyle konuşurlar çünkü bazı farklılıkların var olacağını bildikleri büyük resme bakarlar. Bu, halkın duymak istediği şey değildir. Onlar çocuklarını aşılamanın zararlı olup olmadığını bilmek ister. Büyük resimle daha az ilgilenirler çünkü bireylerin düşünme yöntemi budur.
Sayfa 193·Kitabı okuyor
Namaz kılan kimse metni tam okusun faideli bir bilgi إِلَّا عَصْرَ يَوْمِهِ عِنْدَ الْغُرُوبِ لِأَنَّ السَّبَبَ هُوَ الْجُزْءُ الْقَائِمُ مِنَ الْوَقْتِ. ​Ancak o günün ikindi namazı, güneş batarken kılınabilir (istisnadır)." Çünkü o namazın vücubiyet sebebi (farz kılan sebep), vaktin geriye kalan o anki cüzüdür. Zira sebep vaktin tamamı olsaydı namazın vakitten sonra edası gerekirdi; geçmiş cüzü olsaydı vaktin sonunda kılan kimse kaza etmiş sayılırdı. Durum böyle olunca, kişi o namazı nasıl (nakıslık vaktinde) vacip olduysa öylece eda etmiş olur. Diğer namazlar ise böyle değildir; çünkü onlar tam vakitte vacip olmuşlardır, bu yüzden noksan vakitte eda edilemezler