• 94 syf.
    ·Puan vermedi
    '' Özgürlük mücadelesine vatan hainliği denene kadar beklememeliyiz!''
    Naziler tarafından '' kültür bolşeviği'' olarak nitelenen Erich Kastner kitaplarını yakılırken seyreden ve kitapları, kendi ülkesinde iki kere yakılan tek yazardır. Kastner'in kitapları, Nazilerden sonra, 1965 yılında da kilise tarafından '' hristiyan ruhuna '' uymadığı gerekçesiyle bir kez daha yakılmıştır.
    1931 yılında üniversiteyi ele geçiren Nasyonal Sosyalist Alman Öğrenci Birliği'nin üyeleri, öğrenci seçimlerinde, %44,4 gibi çok yüksek bir oy almayı başarırlar. Nasyonal Sosyalist Öğrenci Birliği, '' Alman olmayan düşüncelere karşı faaliyetler'' olarak adlandırılan eylemlerine, 12 Nisan 1933 günü, ''Devlet ele geçirilmiştir ama yüksekokullar değil'' sloganını kullanarak , '' 12 Tez'' adıyla yayınladıkları bildiriyle uygulamaya başlarlar. Bunların zirvesini ise; 10 Mayıs 1933'te yapılan ve tarihe '' Kitap Katliamı '' olarak geçen ritüel oluşturur. Nazi yönetimi bu eylemlerin düzenlenmesine katılmıyor, bunları yüksekokul öğrencileri planlıyor ve uyguluyordu.
    Binlerce kişi kitap yakma törenini görmek için Berlin'deki Opernplatz Meydanına toplanmıştır. Yağmur yağmaktadır ancak her bir üniversiteli genç Nazi, kucak kucak kitabı ateşe atarken bağırarak yemin etmektedir. '' Alman olmayan her şeyi ateşe verin. Materyazlime ve sınıf kavgasına karşı. Halkın birliği ve idealist yaşam anlayışı için. Ben Karl Marx ve Kautsky' nin yazılarını ateşe atıyorum. '' Daha sonra bir başka öğrenci elinde bir yığın kitapla ateşe yaklaşır: '' Aile ve hükümet terbiyesine, çöküş ve ahlaki yozlaşmaya karşı Alman ırkının en başarısız ve en saçma yazarı, dünyanın en doğru gazetesi, bizim gazetemiz Völkischer Beobachter' ın kirli masallarının yazarı dediği Erich Kastner'i lanet olası eşitlikçi kitabı '' Fabian '' başta olmak üzere tüm kitaplarını ataşe atıyorum. ''
    Berlin'in Opera Meydanı' ndaki merkezi tören radyodan da naklen halka aktarılmaktadır aynı anda. Çok sayıda öğrenci, Nazi SA ya da SS üniforması giymiştir. Ağzılarında aynı kanlı yemin: '' Ateşe, Sigmund Freud'un, Heinrich Heine'ın yazılarını atıyorum... Alman tarıhinin saptırılmasına, onun yüce önderlerinin aşağılanmasına karşı çıkıyor, tarihi geçmişimizin önünde saygıyla eğiliyor ve yazılarını ateşe atıyorum...''
    Kitapları ateşe atılanlar arasında çocuk kitapları yazarı Erich Kastner de vardır ve belki de tarihin bir cilvesi olarak a da o anda meydanda bulunmaktadır. Daha sonra yazdığı yazılarda, '' Ulusumuzun filizleri SS üniformaları içindeydi ve kitaplarımızı yakıyorlardı. Üniversiteden de çok sayıda profesör olayı izlemek üzere gelmişti. Gece yarısına doğru baş konuşmacı olarak Joseph Goebbels ( Halkı Aydınlatma ve Propaganda Bakanı ) geldi ve orada bulunanlara çoşku içinde bir konuşma yaptı. Ben tüm bu olup bitene karşı bir tarihçi olmak istedim, çünkü ne olup bittiğini görmek istedim ve bu korkunç dönemin yakında sona ereceğini ve bu konu da bir roman, hatta belki de mizahi bir çocuk kitabı yazabileceğime inanıyordum. Çünkü bu akıl dışı şeyler, bu olup bitenler ancak öyle anlatılabilirdi'' diyecekti.
    Ülkeden kaçan, sürgüne gönderilen ya da vatandaşlıktan atılanların yanında Kastner, ülkede kalmayı tercih etmişti. O, Nazilerin sansür işletmek için, yazarların üyeliğini zorunlu tuttuğu dernek, Reichsverband Deutscher Schriftsteller' e ( RDS ) kabul edilmek için boşu boşuna uğraştı. Üstelikte şimdi konusunda bir dünya şaheseri sayılan '' Uçan Sınıf'' ı onaylatmak için... 1933'ün Şubat ayında, hiç olmazsa bir süre gözden uzak durmak için gittiği Avusturya'nın Güney Tirol bölgesinden annesine şöyle yazdı: '' Şimdilik ülke dışında kalıyorum anne ama ben temiz vicdana sahip solcu bir Alman olarak bir şey yapamadığımdan, dürüst konuşmak gerekirse korkak olduğum için kendimi suçluyorum. Kaçmak, sadece kaçmak... Bu mümkün değil benim için. Seni terk edemem. Ben bu cinnet Almanyasında yaşamayı seçiyorum.''
    Arkadaşı Macel Reich-Ranicki onun için, '' Almanya'nın en mutlu karamsarı'' dedi yıllar sonra.
    Dünya şaşkınlık içindedir. Amerika'nın ünlü dergisi Newsweek, Nazilerin kitap yakma törenini '' Kitapların Soykırımı '' diye nitelemiştir. Kitapları yakılan Alman şair Heinrich Heine ise, şöyle yazmıştı: '' Bugün kitap yakanlar, yarın aynı yerde insanları da yakarlar.'' Ve öyle de oldu: Bu olaydan bir kaç yıl sonra Yahudi Soykırımı başlatıldı, insanlar ırkları nedeniyle fırınlarda yakıldı.
    Son yılların tanınmış sosyalist Alman yazarlarından Günter Wallraff'ın bir yazısında öğrendiğim bir mektup, o dönemi anlatmak adına dikkat çekicidir. Bu Hitler' e yazılmış ve başlığı da '' Beni de yak '' ( Verbrennt mich ) olan bir mektuptur. Mektubun yazarı S. Graff, Nazilerin yayınladığı, '' Alman ruhuna uygun '' yazarların yer aldığı '' Beyaz Liste '' de adı olduğu için kitapları yakılmayan bir yazardır ancak mektubundan, kitapları yakılmadığı için utanç yaşadığını ve '' Beni de yakın '' diye haykırdığını anlıyorum.
    Kastner'in özellikle gençlik yıllarını anlattığı anılarında, Birinci Dünya Savaşı sonrası Almanya'daki hiperenflasyon bölümü de oldukça ilginçtir. Verilen paraları taşıyamadıklarından dolayı maaşların aylık değil de artık haftalık olarak ödendiğini, her hafta bir ayakkabı kutusu içinde(!) kendisine para ödendiğini anlatır yazar. Tabii ki ayakkabı kutusunda maaşının dörtte birine denk gelen parayı aldığında yaptığı ilk iş son hızla pazara koşmaktır. Çünkü ne kadar hızlı koşarsa o kadar çok yumurta alabilecektir. Fiyatlar bu denli hızlı artmaktadır. Biraz abartılı bile bulunsa da daha sonraki yıllarda yazacağı kitaplardaki aklımızı zorlayan mizahi dilinin nerelerden beslendiğine dair iyi bir kaynak olduğunu düşünüyorum bu tanıklıkların.
    Haziran 1932'de içlerinde Albert Einstein, Heinrich Mann ve felsefeci Franz Oppenheimer'in de bulunduğu 34 kişiyle beraber kamuoyunu Nazilere karşı işbirliğine çağıran '' birlik için acil çağrı''ya imza atmış biridir Kastner. Naziler iktidara gelince de defalarca sorguya alınmış, Nazi taraftarı yazarlar birliğinden dışlanmış, Nazilerin kontrolündeki yazarlar birliğinde olmadığı içinse yayın yasağı getirilmiş bir yazardır.
    Aslında ülkesinde kalmak için bu yazarlar birliğine girmeye uğraşmıştır ya, Naziler bu '' kirli masal '' yazarını, bu bohem, bu kaygısız '' sarhoş ''u sözü edilen birliğe almamışlardır yine de... Bu arada yazdığı apolitik romanı İsviçre'de yayınlanmış ( Üç Kardan Adam ); ama o, yine de ülkesinde kalabilmek için Berthold Bürger takma adıyla senaryolar yazmaya çalışmıştır. Kastner, daha sonra '' Melchior Kurtz '', '' Peter Flint '' ve '' Robert Neuner '' gibi takma isimler de kullanmıştır. Bu noktada Baron Münchhausen ya da ülkemizde '' Palavracı Baron '' diye bildiğimiz o muhteşem çocuk kitabını filme çekmek için senaryolaştırıldığından da söz etmeliyiz.
    Savaşın sonun kadar Almanya' dan ayrılmamış, savaştan sonra da genel tutumu doğrultusunda, pasifist kalmaya devam etmiştir. Konrad Adenaur'un yaptığı Batı Avrupa demokrasisini koruyabilmek için Batı Almanya'yı yeniden silahlandırmaya destek çağrısını reddetmiş, almanya'daki nükleer silahların protesto edildiği gösterilerde konuşmalar yapmış, Vietnam Savaşı'na karşı çıkmıştır. 1951'de Alman Pen Yazarlar Birliği'ne başkan olmuş, 1965' de bu oluşumun onursal başkanlığına seçilmiştir.
    1951'de Altın Film, 1957'de Georg Büchner Ödülü, 1959'da Batı Almanya Federal Haç Liyakat Ödülü, 1960 yılında Hans Christian Andersen Ödülü, 1961 yılında Lewis Carroll Ödülü ve 1968 yılında Büyük Alman Edebiyat Ödülü'nü kazanmıştır.
    Kastner, hiç evlenmemiştir. Tüm faşist baskılara karşın, '' zehirli bir ruh otosansürü egzersizi yaparak kalmayı başardı.'' derler onun için... 23 Şubat 1899'da doğan Kastner; Münih Neuperlach Hastanesi'nde, 1974'ün 29 Temmuz'nda, aynı Sait Faik gibi, yemek borusundaki kanamyla gelen özofaj nedeniyle öldü. Münih kentinde, St. George mezarlığında toparağa verildi. Ölümünden kısa bir süre sonra, Bavyera Sanat Akademisi onun adına bir edebiyat ödülü kurdu.
  • 187 syf.
    ·2 günde·6/10 puan
    Heinar Kipphardt’ın yazdığı, asıl adı ‘In der Sache J Robert Oppenheimer’ olan iki bölümlük belgesel tiyatro oyunu olan bu eser, Türkçeye ‘Oppenheimer Olayı’ adıyla 1966’da yayımlanmıştır. Aynı yıl İstanbul Şehir Tiyatrosu’nda Beklan Algan tarafından sahneye konmuştur.

    Heinar Kipphardt, savaş sonrası Alman Tiyatro yazarlarının önemli isimlerindendir. Yapıtlarında güç gelişimi ve ahlak çöküşünün arasındaki gizli ilişkiyi vurgular. Kipphardt, Oppenheimer Olayı adlı oyununu Amerika Birleşik Devletleri Atom Enerjisi Komisyonu’nun Mayıs 1954’te yayınladığı Robert Oppenheimer Davası ile ilgili üç bin sayfalık soruşturma tutanaklarından yararlanarak yazmıştır.

    Oppenheimer Olayı’nda ise bilim adamları ile askerlerin dünyası arasında bir çatışma vardır. Askeri amaçlara hizmet etmek istemeyen bir bilim adamı, kendi memleketine karşı olan sorumluluğu ile vicdanı arasında sıkışıp kalmıştır. Kendisininde içinde bulunduğu Atom Bombası üretiminin sonrasında oluşan sonuçları görmüş, incelemiş ve bunlar üzerine düşünmüştür Oppenheimer. Bu sonuçlardan sonra ise insanlık adına büyük bir dehşete düşerek fikirleri ve bulunacağı projeler arasında da bir arafa düşmüştür. Oppenheimer’den bu Atom Bombasının daha güçlüsünü ve etkilisini yapması istenmiştir; Hidrojen Bombası. Ama Oppenheimer bu projeye insani nedenlerden dolayı isteksizlik gösterdiği için vatana ihanet ile suçlanmaktadır.

    Oyun 9 sahneden oluşur. Olayın tamamında resmi bir üslup kullanılmıştır. Sahnelerde ağır bir atmosfer hakimiyeti vardır. Oyunda kasvetli bir atmosfer olsa da yer yer mizahi bazı cümlelere rastlamak mümkün. Eser, yazıldığı ülkenin o dönemki demokratik olmayan kaotik ortamını anlatıyordur. Sahneler soruşturma sürecinin gidişatına göre düzenli biçimde birbirini izler. Her oturumda Oppenheimer farklı sorular özelinde incelenerek çözümlenmeye çalışılır. Oyun, Oppenheimer’in Hiroşima’ya atom bombası atılması olayındaki tutumunun incelenmesi ile başlar.

    Oppenheimer’a göre bilim insanlarının yaptığı buluşlar askeri bir şekilde ve amacına hizmet etmeyerek kullanılıyor. Bu hidrojen bombası ile yapılacak olan 3. Dünya savaşının ne galibi ne de mağlubu olacaktır; ama insanlık yok olacaktır ve kaldığı yerden devam edemeyecektir. Bu korkutucu silahın yapımından vazgeçilmesi gerektiği ve bu düşünceyi desteklemediği için bu projeden çekilme isteğini kamuoyuna açıklar. İçinde hidrojen bombasının olmayacağı bir dünya daha iyi bir dünyadır ona göre.

    Buna göre, devletin çıkarları söz konusu olduğunda bireyin, kendisine ölçüt aldığı insani değerler önemini yitirmektedir. Bu yüzden de ABD yönetiminin gözünde atom bombasının babası ve Amerika’nın bilim alanındaki kahramanı olan Oppenheimer, hidrojen bombası yapımına, yani devletin çıkarlarına karşı çıktığından, onun kahraman simgesi korkunç bir canavar imgesine dönüşebilir. Egemen güçlere hizmet ettiği sürece Oppenheimer bir kahramandır. Ama eğer bu güçlere ve çıkarlara karşı çıkarsa, aynı kahraman sakıncalı bir vatan hainine dönüşebilir.
  • Yaşlılar arasında kendimi çok yaşlı hissediyorum. Onların ideolojilerinin olduğu yer benim için kör bir noktadır.
  • 376 syf.
    ·9 günde·Beğendi·10/10 puan
    Gölgesizler ile başladı Hasan Ali Toptaş macerası ve Isparta Kitap Fuarında tanışmakla, konuşmakla da devam etti. Sonrasında Kuşlar Yasına Gider ve Bin Hüzünlü Haz okuyunca artık kararım kesindi ve ben bu adamı okumaya hep devam etmeliyim.

    Öylesine güzel bir konuşması var ki, bunu yazıya döküp karşı tarafa geçirmek sanırım Toptaş’ın marifeti. Kelimelerle resmen dans ediyor ve bilmediğimiz, unuttuğumuz o kelimeleri, o deyimleri, küfürleri, atasözleri hepsini tekrar bize sunuyor hem de yerel şive ve dille… Yerel dili kullanması okuyucuyu daha da kendine yaklaştırıyor, sevdiriyor ayrıca da şevklendiriyor. Edebiyatı öylesine güçlü kullanıyor ki gerçekten o üzgünlüğü, neşeyi aklınıza gelen tüm duyguları romanda size uyguluyor; böylesine güçlü bir kalemi var.

    Heba okumaya başlangıcı biraz sancılı oldu. Önce 1k Bursa Okuma Grubu/Duvar/ sayesinde başlangıç yapacaktık ama onlara Hakan Günday çıkınca biraz ertelendi. Yadigar Soydan/Duvar/ Hoca ile de beraber okuyacağımız için beklettik. Sonra başka bir isim Aurora/Duvar/ Hanım da beraber okuyalım dedi ve ona da söz verince kıymeti daha da arttı. Ha başladık ha başlıyoruz deyinceye kadar kafadan bir ay geçti. Bu sürece benim düğün ve sağlık kontrol zamanı da girince biraz süründükten sonra bir çırpıda kitabı bitirdik. Çünkü kitap aralarda mola verseniz dahi kopukluk yaşatmıyor size. Anlamadım sanıp, sıkılacağım derken bile bir anda sizi bağlıyor romana Toptaş.

    E hadi geç artık şu kitaba da azıcık da kitaptan bahset diyenleri duyuyor gibiyim. Evet başlıyorum… Toptaş’ın kaleminde bir gizem okuduğum her romanında olduğu gibi var. Bir rüya, bir belirsizlik, bir anlamsızlık sizi muallakta bırakıyor. Yani okuyorsunuz ama ne olacak yada ne oldu da ben anlamadım mı acaba ? dedirtiyor. İlk bölümde yani anahtar bölümünden başlayalım. Çocukluğunda kuş avlamaya gidiyorlar arkadaş topluluğuyla ve orada bir kuş vuruyor Ziya ama istemeyerek. Sonrasında öylesine üzülüyor ve vicdan azabı çekiyor ki… Nerede bir kuş görse onu anımsıyor, üzülüyor, yıkılıyor, kendini Heba ediyor. Kaldığı evin anahtarını sahibine teslim etme sahnesinde sadece bir küçük olayı öyle bir anlatıyor ki 2 sayfaya sığdırıyor. Kelimelerle oynayışı gerçekten muazzam. Ziya bulunduğu kentten kaçmak istiyor o yorucu havasından ve kişilerinden. Anahtarı teslim etmeye gidiyor ve bir güvercin görüyor ve ev sahibinin hayatını başlıyor dinlemeye. O kadının da öyle bir hayatı var ki… Zamanın İstanbul’un acılar çekerek başlayan hikaye İstanbul’un ….. ettiği yerde bir arsa satın almakla ve ev kurmakla başlıyor… Karaktersiz kiracıları, kaçırdığı fırsatları, yapmak isteyip yapamadıklarını, kırgınlıkları, pişmanlıkları anlatılıyor. Ziya bunların hepsini dinlemek zorunda kalıyor. Daha doğrusu Toptaş öyle bir anlatıyor ki dinlememek imkansız... Bu hüzünlü hikayeyle giriş yapıyor Toptaş ve geçmişe dönüyor bir anda kapıdan çıkarken…

    Eşinin ve çocuğunun bir kitapçıda bombalama sonrası ölümlü hikayesi de beni etkileyen bölümlerden birisi oldu. Orada bir kitapçıya gitmesi onu eşinden ayırıyor ve kentten uzaklaşmasını sağlıyor.

    Geçmişe döndüğünde bir bölüm var ki kitabın en uzun ve en can alıcı bölümü “ Sınır “ bölümü… Ziya ve Kenan asker arkadaşları ve aynı birliğe düşüyorlar… Ülkemizde askerliğin ne kadar yanlış, ne kadar kötü olduğunu gösteren öylesine örnekler veriyor ki, gerçekten muazzam… Askerlikte torpilden tutun da dayağa kadar hepsini açık açık yazmış ve hissettirmiş Toptaş. Sınır kaçakçılığı ve saf kişileri ezmek, sınırda nöbet tutmak, akıllarını yitirmeleri, ilkel şartlarda askerlik yapmaya zorlanmaları, küçümseme, alay etme, kuralsızlık, adaletsizlik ne ararsan var. Ne bileyim en çok ben bu bölümü sevdim ve Ziya’ya burada çok üzüldüm. Bu kısım bana romanın isminin “ HEBA “ olmasını en fazla hak ettiği yer olarak da aklımda kalacak. Çünkü öylesine canlar, hayatlar karardı ve bu dünyadan göçtü ki bu kısımda göreceksiniz.

    Ve son iki bölümde ise vefanın ne olduğunu öğreneceksiniz, her şeyden ziyade askerlikten sonra Ziya ile Kenan arasında oluşan bu gönül bağının nasıl bir sağlamlıkta ve çok oturmuş bir karakterlilikte olduğunu da kişiye aktarmış. Sonu iftiralarla, dağdaki karartılarla oluşan mükemmel bir son var. Öylesine bir mezarlık var ki dağda tüylerinizi diken diken yapacak isimler orada yatıyor. Mükemmel bir finaldi…
    Sonuç olarak
    yazarsam askerlikten sonra sivil hayata geçen Ziya’nın bu hayata tutunamayıp tekrar Kenan’ın yanına başka türde sivil hayata tutunmasını ele alan bir eser. Yazarın ismini ve tarzını çok çok iyi hissettirdiği, bölümler arası gizemli geçişler kullandığı, edebiyatın gücünü ve kelimeleri raks ettiğini hissettiğiniz, fantastik ve gizemli öğeler yahut düşünceler içeren, kitabın aldığı ödüllerin hakkını verdiğini hissettiğiniz (2016 FT/Oppenheimer Finalisti, 2013 Sedat Simavi Roman ödülü) gerçek bir şahane eser.

    Askere gidip sınırda görev yapanların mutlaka okuması gerektiği ve bu görevi yapmayanların da tam tersine daha sonra okuması gerektiğini düşünmekteyim. Toptaş okuyun ve okuyun, ülkemizde yerli yazarların arasında gerçekten ilk 5’e girecek yazarlardan bence. Rahatlıkla tavsiye edeceğim bir eser. İyi okumalar diliyorum.