• 244 syf.
    ·Puan vermedi
    İslam dininin son günlerde oldukça fazla gördüğümüz gibi çıkarlar uğruna kullanılması ile nasıl kötü bir imaja sürüklendiğini, Hz. Muhammed’in gerçekte nasıl bir yerde durduğunu anlatıyor Eren Erdem. Ve bir röportajında ''Peygamber, Denizlerle beraber 6. Filo’yu taşlardı. Gezi Parkı direnişinde en önde olurdu. Peygamber otoriteye karşı mücadele vermiştir. Rahman suresi 6. ayete bakın. “Ağaçlar Allah’a secde ederler”, der. Bir ağacı kesmekle namaz kılan bir adamı kesmek aynıdır, der. Muhammed, Mekke’de esir alınan insanların ağaç dikmeleri karşılığında özgür bırakılmasını emretmiştir. “Bu esirler ya ağaç dikecekler ya da kırk kişiye okuma-yazma öğretecekler” diyor peygamber; bu müthiş bir devrimdir. Gezi’deki ağaçlar kesilmesin diye isyan ederdi peygamber.'' şeklinde kitabın ana fikrini ortaya çıkarıyor. Yolsuzlukların, rüşvetçilerin, paraları sıfırlamaların her gün karşımıza çıkmaya başladığı bu günlerde okunması gereken bir kitap.
  • Kişi doğduğu günden beri o kadar çok haksızlığa uğramıştır ki,buna isyan etmeyi bile bilmez ve kölelik ruhu giderek tüm içini kaplar.Böyle insanlar kendine saygı duymayı,kendini önemsemeyi hiç öğrenemeyenler arasınsan çıkar ve hep otoriteye boyun eğerler.İşte bu yüzden ezilen halklar Hitler gibi insanları destekler,adı demokrasi olan ama demokrasinin hiç uygulanmadığı ülkelerde de ısrarla onlara oy verirler
  • 263 syf.
    ·1 günde·Beğendi·10/10
    Dikkat spoiler içerir.
    Ateş Çalgısı serisinin ilk romanı. Oldukça güzel bir fantastik kurgu serisinin başlangıç romanı. Manth adında bir yere çok uzun zaman önce yabancılar gelip bir kule yapar ve tepesine şarkı söylemesini sağlayan bir anahtar koyarlar. Ancak Morah ve Zar ordusu yüzünden anahtar kaybolur. Yıllar sonra Aramanth'da kast sistemi oluşmuştur. Turuncu bölgede yaşayan Hath ailesinden Kestrel otoriteye isyan edince kaçmak zorunda kalır. Manth imparatoru ile karşılaşır ve imparator anahtarı getirmek zorunda olduğunu söyler. Müfettişler kızı aramaktadır ve erkek kardeşi Bowman ile sınıfında hor görerek baktığı Mumpo ile kaçar. Bu arada devler, Barakalar, Chakalar, dokunduğunu yaşlandıran yaşlı adamlarla karşılaşırlar. Bowman düşünceleri okuyabilmektedir. En sonunda anahtarı bulurlar ama Zar ordusu da uyanır. Bu üçlünün bir an evvel Manth'a dönüp kardeşi Pippin, annesi İra, babası Hanno ve geri kalan insanları kurtarmak için anahtarı kuleye yerleştirmeleri gerekmektedir. Ama acaba başarılı olabilecekler midir? Soluksuz okunan bir roman. Mutlaka okunması gereken kitaplardan biri.
  • “Ben deli değilim, benden başka herkes deli olduğu için beni deli zannediyorlar.

    İnsanın kendi olabileceği tek yer akıl hastanesidir sanırdım, yanılmışım. Delirmeye bile hakkınız yok burada. Tımarhane delirme hakkının kutsandığı mabed değil midir? Değilmiş!

    İnsan tımarhanede bile delirme hakkını elde edemiyorsa ölsün daha iyi. Ben size ve kendime rahatça dil çıkarabilmek için burada değil miyim, bunun için kapatmadınız mı beni buraya. Elektroşoklar tersini söylüyor bunun. Hastabakıcının suratını görmem elektroşoka girmeme yetiyor da artıyor bile. Şehir cereyanını boşa harcamayınız efendim.

    Hayatım boyunca kendim olabileceğim bir yer aradım.

    Bu yer bazen bir insanın yüzü oldu, bazen sevdiğim bir kitapta altını çizdiğim cümle, bazen ölüler gibi haftalarca susmanın saltanatını yaşamak, bazen de denizin köpürdüyen mavi kaosunda eritmekle gözlerimi. Ama yetmedi bunlar. Sonuna kadar kendim olmak istedim, evreni kanatlamak pahasına. Sanatı denedim; otoriteye karşı çıkanların birbirlerine karşı imgelerle iktidar olma çabası. Polis olun efendim, daha saygın.

    İnsanın kendi olabileceği tek yer gece kalbidir dedim sonra, insan yalnızken kendisidir diye de uzattım. Ama insanların ruhuma bu izinsiz girişleri yok mu, beni delirtiyor: ‘sevgilim beni ne kadar çok seviyorsun’lar, ‘felsefe yapma, aşka gel kendine gelirsin’ler, ‘insanları olduğu gibi kabul et, mutlu olursun’lar vb…

    İnsanları olduğu gibi kabul edersem bu savaşları, bu gizli sömürüyü, bu öldürücü şiirsizliği de kabul etmiş olmaz mıyım; bu İsa?ya hem Edip Cansever?e, hem kendime, yeni doğan çocuklara ve gökyüzüne ihanet etmek olmaz mı?

    Hepimiz deliyiz, akıllı taklidi yapmayı bıraktığımız anda tımarhaneye kapatılırız. İnsanlar akıllı taklidi yapmakta ne kadar da usta tanrım. Bense beceriksizliğim bu konuda, daha doğrusu akıllı taklidi yapmaktan bıktım. Normal olmaya çalışmak deli olmaktan daha zor. Belki de bunu anladım. Bir ofiste çalışıyordum, deli gömleğimin (seçkin bir markaydı) üzerine kravat takmayı bıraktım.

    Beni kimin delirttiğini gerçekten merak ediyorum.

    Babam olabilir diyorum, çocukluğumda az dövmedi beni sözcüklerle. Lise 2?de beni derste kuşumla oynarken yakalayan son Osmanlı Aysel de olabilir beni delirten. (Kaltak dediğime bakmayın, kızgınlığımdan söylüyorum, yağmurda ıslanmış bir köpek kadar aşıktım ona.) Tek tek beni kimin delirttiğini hesabını yapmak zor, kısaca beni insanlar delirtti diyebilirim. Beni insanların çıldırtmasındansa gökyüzünün çıldırtmasını isterdim, karanlık yağmurun, müziğin? Beni çıldırtma hakkını insanların elinden almalıyım.

    Önemsiz deliliklerimi saymayacağım, beni buraya kapattıran son çılgınlığımı anlatacağım.

    İntihar fikri yine tanrım olmuştu, aynadaki yüzüme tükürüp silahımı aldım ve mahallemizdeki büyük çukurca camisine gittim. Girdim içeri. Caminin tavanına iki el ateş edip namazı böldüm. Haklı olarak üzerime saldıran bir dindarı bacağından vurup ‘suküneti’ sağladım. Gerginlik caminin duvarını çatlatacak kadar büyüktü. Fazla vaktinizi almayacağım dedim.

    Ve Perulu şair Cesar Mendoza?nın “Acı Çekene Saygı” şiirini okumaya başladım.

    Tanrı’yla aynı fikirde değilim
    İntihar edenlerin cehenneme gideceği konusunda
    Kainatın yaratılışına katılmaktan bıktığımda ruhum
    İntihar edeceğim ben de
    Denenmemiş bir yolla

    Nerdeyse bütün akıllı kalpler
    İntihar edipsiktir çekmiş yeryüzüne
    Ben ateist değilim, babasıymış gibi
    Tanrı’ya küsen bir çocuğum

    Eğer Tanrı intihar edenleri ve Nietche’yi
    Cehenneme gönderirse
    Cehennemde yanmayı tercih ederim ben de
    Tanrı dürüstlüğü sever

    Tanrı’nın hayal gücünü beğenmiyorum
    Ben Tanrı olsam
    Peygamberler göndermez
    Direk konuşurdum insanlarla

    Ben Tanrı olsam
    Hitler’i iyi kalpli bir Yahudi olmakla cezalandırırdım
    Yahut yetenekli bir yazar yapardım onu
    İçindeki kötülüğü insanlara değil
    Tuvallere boşaltırdı

    Ben Tanrı olsam
    Devletler yok olur
    Gül kokulu bireyler var olurdu sadece
    Atlar çılgın zamanlar koşardı

    Ben Tanrı olsam
    Düşünce gücüyle herkesin
    İstediği karakter olmasını sağlardım
    Dünya bir şiirin
    Yaratılım sürecine dönüşürdü böylece

    Ben Tanrı olsam intihar ederdim
    İnsanlarla birlikte
    Acı çekmeyi öğrenemediğim için

    Sessizlik ağır bir kaya gibi hepimizin üzerine çökmüştü. Cemaat beni linç etmek için fırsat kolluyordu, seziyordum bunu. Tabancam tek dostumdu o anda. O sırada cemaatten yaşlıca bir adam bana doğru yürümeye başladı. Dur diye bağırdım, dur, yoksa? Dinlemedi yavaş yavaş ağır çekimde yanıma kadar geldi, gözlerinde diğerlerindeki gibi öfke değil, merhamet gibi bir şey vardı. Tanımıştım, babamın arkadaşı Ahmet abiydi.

    ‘Dinle beni, Allah?ın kendin olduğunu anlayıncaya kadar hep acı çekeceksin’ dedi usulca. Ellerim titremeye başlamıştı, bu sözler dikenli bir çalı gibi saplanmıştı içime ama acıtmıyordu. Silahımı aldı, beni linç etmek isteyen kalabalığı ve zamanı bir el hareketiyle durdurdu.

    Sonrası? Sonrası buradayım işte. O yaşlı adam Ahmet abinin sözünü hatırladığımda sakinleşir gibi, içimdeki bir sırra erer gibi oluyorum ama izin vermiyor insanlar ve anılar kendim olmamama, içimin sularına bir balık gibi dalaraktan.

    Dışarıdayken bir söz vermiştim kendime: onlar ne yaparsa ben tersini yapacağım diye. Onlar yalan mı söylüyor, ben doğruyu söyleyeceğim. Onlar boyun mu eğiyor, ben isyan edeceğim. Hem de her şeye. Onlar sanattan nefret mi ediyor, ben inadına Mozart dinleyeceğim, ölü yazarlarla dostluk kuracam, 7. Mühür?ü, Sonbahar?ı ve Seven?ı izleyeceğim. Onlar paraya mı tapıyor, ben yağmurda ıslanmaya tapacam. Onlar statünün getirdiği saygınlığa mı inanıyor, ben serseriliğe ve kaybetmişliğe sokak olacağım.

    Sonuç: insanın tanrı?ya inancının kaybetmesinden daha kötü olan bir şey varsa, o da insanlığa inancını kaybetmesidir. Siz insansanız, ben insan olmayı reddediyorum. Deli olmam güllerle birlikte açmama, zamanın dışına taşmama engel değil; tam tersine bunlara açılan kapı.

    Bu arada delilerin söz söyleme özgürlüğünden bol bol yararlanıyorum. Geçen gün bağırmaya başladım: sizin sığınacak bir Allah?ınız var, benim yok. Benim sığınacak yalnızca kelimelerim var.

    Deliliğini topluma kabul ettirebilene dahi derler; ben ettiremedim, tımarhanedeyim. Güldüler. Aklın fazlası cehennem dedim, güldüler. Her çocuk tanrı?nın gönderdiği bir peygamberdir. Ve unuturuz büyüyünce peygamber olduğumuzu. Gider bir öğretmen oluruz, işçi, pezevenk, mühendis, memur dedim, güldüler. Şehir cereyanına bağladılar beni. Güldüler siktir çektiler, kalbimin içinde çarpan kalplere. Çirkinleştireni her yerde, ey dünyayı kutsallaştıran çılgınlık neredesin dedim, güldüler. Öyle bir şekilde yan yana getirelim ki sözcükleri, herkesi orospu olmaktan kurtaralım dedim, güldüler.

    Zaman geçti. Artık çıplakken bir şey söyleyemiyorum insanlara, kişiliklerim birbirleriyle yaşamayı öğrendi, gidecek başka bir bedenleri olmadığını anladı en sonunda.

    İlaçlarımı düzenli kullanıyorum, sigarayı azalttım. Buradan çıkmama az kaldı, doktorum Alper bey söyledi. Geçende kendi kendime Cemal dedim Cemal -ismim cemal bu arada- hayatı güzelleştiren şey tehlikeyi sevmektir. Hayatı güzelleştirmek istiyorsan dünyanın en tehlikeli şeyini sevmeyi öğrenmelisin: insanı! Buna kendini sevmekle başlayabilirsin. Hak verdim Cemal?e. Güzel konuşuyordu, inandım ona.

    Cemal?e borcumu ödeyeceğim. Yeryüzünde insanlar tarafından kanatılmamış hiçbir aşık olmayı yeniden deneyeceğim. Cemal?e borcumu ödeyeceğim. Az kaldı, bekleyin beni.”
  • Kelime manasıyla "Anarşist, deyince her şeye isyan eden, her çıkaran bir insan aklımıza gelir. Bir bakıma bu tarif doğrudur. Fakat anarşizmi bir ideoloji olarak kabul edersek o zaman şu şekilde tarif etmek mümkündür: "Anarşizm, her türlü otoriteye isyan eden ve insanlarda doğuştan var olan hümanizm ile toplumun idaresinin mümkün olacağını şart koşan hür ideolojidir..
    Necati Zincirkıran
    Sayfa 38 - Hürriyet Faydalı Kitaplar Serisi
  • 304 syf.
    ·1 günde·Beğendi·10/10
    Dikkat spoiler içerir.
    Kanuni Sultan Süleyman dönemini Çelik Hilal denilen casusluk teşkilatının başı Vehimi Orhun efendinin ağzından anlatan güzel bir roman. Safeviler ile olan ilişkilerden başlayıp Şehzade Mustafa'nın katline geçen romanda asker Vehimi'den şüphelenir ancak Vehimi masumiyetini ispat eder. Bütün bu olaylardan Rüstem Paşa ve Hürrem Sultan'ı sorumlu tutan Vehimi, Hürrem Sultanı zehirler. Ayrıca ortaya çıkan Düzmece Mustafa ve Düzmece Vehimi'nin de yakalanmasını sağlar. Ancak sonrasında İran seferi olur ve Şehzade Bayezid otoriteye isyan eder. Kendi yardımcısı Gırnatalı Kemal, Şehzade Mustafa olayında ihanet etmiştir ve Bayezid'in yanına kaçmıştır. Onu öldüren Vehimi, sonra Şah Tahmasp'a sığınan Bayezid için pazarlıklara girişir. En sonunda Zigetvar seferinde yer alan Vehimi, Süleyman Han'ın ölümünden sorumlu tutulduğu için Şeyhülislam Ebusuud Efendi, Sadrazam Sokullu Mehmet Paşa ve bir çok ismin bulunduğu bir heyete yaptıklarını anlatır. En sonunda Hürrem Sultanın ölümünden sorumlu tutulur ve idam edilir. O dönemde olan olayları edebi bir dille ve o dönemin şairlerinin şiirleriyle beraber anlatan, keyifle bir solukta okunan bir roman.
  • '' Suç, nedir?

    Akla somut, kasıtlı, görünür olan bir dolu eylem gelebilir. Suç denildiğinde genelde aktif, görünür, niyetli davranışlar hayal edilir. Oysa sessiz kalmak, en sık ağına düşülen, en sinsi ilerleyen, bu yüzden de tümörün 4. evresinde bile zor fark edilerek insanlığımızı kanser eden en kör noktadaki suç olarak faili meçhul dosyaların arasında kaybolur çoğu zaman.

    Sessizlik suçu, şeffaf bir boya ile bocalanır “insan”lığın ve erdemlerin üzerine. İz bırakmadan ortak olur karanlığa. İz bırakmaz, bu yüzden utançtan suçluluktan cezadan nasibini almaz. İz bırakmak, bu yüzden kolay kolay radara takılmaz, yakalanmaz. Bu yüzden de teşhisi ve tedavisi zordur, erdemlerin içini içeriden kemiren bu sinsi urun.

    Siyah- beyaz bir spektrumda değil de dereceli bir ölçekte düşünürsek en “masum” undan en “zalim”ine bir dolu sessizlik suçu işlenir yaşamın içerisinde. Bir anne, istismar eder çocuğunu, azarlar, rencide eder. Hani biz de aynı suça maruz kalmışızdır hatta belki de daha önce. Biliyoruzdur da oysaki incinmişliği ve korunmaya muhtaçlığı. Yine de görür, duyar ve susarız. Fail değilizdir. İstismar eden değilizdir. Fakat kim bilir kaç çocuğun dökülen göz yaşına sessizliğimizle eşlik etmişizdir.

    İş yerinde arkadaşımız mobbinge uğrar, içten içe biliyoruzdur, haklıyı, haksızı, zarar göreni, zarar vereni, haksızlık yapanı. Hani bizim de başımıza gelmiştir de belki. Sosyal medyadan da kahramanlığını yapmışlığımız vardır bu hak hukuk meselelerinin. Fakat yine de susarız. Etliye sütlüye karışmayız. Zulme dahil olmalıyız ancak bir taşıda yerden kaldırmayız. İncinecek parmağımızı düşünürüz belki.

    Hani çokça bahsetmişizdir kalp kırmamak, insanları incitmemekten. Mangalda kül bırakmayız teoriler meydanında. Fakat susuveriziz toplumun dışladığı, alay ettiği nice konularda. Göz göre göre yaşam hakkı tanınmaz bazen komşunuza. Küfürlerde, hakaretlerde, sanal medyalarda, dost meclislerinde kimler incitilir, kimlerin hakkı yenir nice zamanlarda. Oysa çok delikanlı davranmışızdır prim edecek birçok konuda. Hakçılık, hukukçuluk oynamışızdır. Lakin gerçek eşiklerimiz ortaya çıkar egomuzun sınandığı imtihanlarda. Öteki olacağımız, kınanacağımız, kar etmeyeceğimiz bütün kavşaklarda… Adil ve bencil tarafımızın sınırında.. Susar ve tanışırız öteki yanımızla.

    Psikolojik sorunları olan insanlara destek olmuşuzdur geçmişte. Herkesin başına gelebilir demişizdir, üzülmüş, “empati” kurmuşuzdur. “Olgunculuk” oynamışızdır. Delinin teki derler birine sonra.. Zaten psikolojik sorunları var.. Zaten kafayı sıyırmış.. İntihar etmiş.. Cık cık cık ne ayıp, ne günahmiş.. Depresifmiş, obsesifmiş, bipolarmış.. Etiketler, görünmez tutkallarla alnımıza yapıştırıldığında.. Susarız.

    Elbette ki gerekçelerimiz var. Belki kendi çelişkilerimizin farkında değiliz. Belki fatura ödemeksizin erdemlerimize bağlı kalmak istiyoruz. Bedelsiz dürüstlükler, bedelsiz adalet fantezilerine kapılıp gidiveriyoruz. En tehlikelisi gerekçeler ve mantıksal kılıflarla suçluluk bile duymadan ayıplarımızı, çelişkilerimizi öteliyoruz. Zihnimiz tutarlı bahaneler üretme ustası ne de olsa.. Evet yaptım, ama bir sor neden ? Hemen bir mantıksal çerçeve ile iç tutarsızlıklarımızı susturuyoruz. Kendimize bile sessiz kalıyoruz, kendimize karşı bile suç işliyoruz.

    Zarara susmanın ona ortak olmaktan farkı ne, tartışılır. Suçun, sofistike ve estetize edilmiş halleri var. Kimse dur bir kötülük yapayım demiyor. Hepimiz bir rasyonelin suyuna batırıp yiyoruz günahları. Hepimiz normların gölgesinde uygun bir köşeye yer yapıyoruz suskunluklarımız ve hatalarımız için. Ben bir şey yapmadım ki ! Diyerek kendimizi savunurken. Evet, hiç bir şey yapmadım ! ile aslında kendimizi ifşa ediyoruz.

    Samimi olalım.. Nerede susup nerede konuşacağımızı çok ustaca belirliyor kültürel kodlamalar. “Veba” gibi elimize bulaşsın istemiyoruz bazı dışlanmalar. Kahraman ilan edileceğimiz, destekleneceğimiz, “puan” kazanacağımız bir dolu mağduriyette daha delikanlı, “ötekileşeceğimiz” mecralarda ise pek tabi sessiz kalıveriyoruz.

    Fırından ekmek çalan çocuk için isyan ederken ve dürüstlük, hakkaniyet, adalet gibi soylemler savururken etrafa.. Patronumuzun haksız kazancına, herhangi bir otorite figürünün adaletsizliğine ki milyonlarca kat daha fazla olsa bile adaletsizlik orada.. Susuyoruz… O uzaktaki mağdur çocuk üzerinden adalet uygulamak, bedelsizce bir dürüstlük bahşediyor bize, erdemlerimizi tatmin ediyor kısa yollu bir tünelden ahlaklı hissediyoruz.. Fakat otoriteye, güce, çıkarlarımızla çatışan, korkularımıza dokunan herhangi bir mecraya karşı konuşmak söz konusu olduğunda.. Ödenecek bedeller, dürüstlükten daha fazla para ediyor gözümüzde.

    Dürüst, adil, ahlaklı vs. gibi etiketlerimize çok da fazla güvenmeyelim bence. Ne kadar sınandık ki daha? Kaç defa o çok arzuladığımız şey ile çakıştı erdemlerimiz? Kaç defa o çok korktuğumuz şey ile imtihan edildi değerlerimiz? Menfaat, komfor, faydacılık gibi putlarımız devreye girdiğinde hepsinin sınavında çuvallayabiliriz. Kazanıyor ve ahlaklıysak.. Eşiklerimiz daha zorlanmadı diye belki sadece.

    Nietzsche, “Erdemlerinizi Öldürün” derken… Erdemler kılığındaki putlarımızdan bahsetmiş de olabilir mi ki? Puta dönüşen herşey, kendi savundukları da dahil her şeyi öğütmeye ve imha etmeye muktedir oluyor. Bakın çevrenize; Dürüst olunduğunu gösterebilmek için yapılan sahtekarlıklar, güven kazanmak için çevrilen dolaplar, temize çıkmak için kirlenmiş ellerle dolu..

    Savunduğumuz şey koşulsuz şartsız adalet, hakkaniyet, vs. mi? Yoksa A ya karşı B bağlamında yapılması beklenen ama C bağlamında ve D kişisine yapıldığında ise çok da önemini korumayacak olan koşula bağlı değerler silsilesi mi ? Bilmemiz gereken şu ki, eğer erdemlerimiz koşula, menfaatlerimize, kişilere göre yer değiştiriyor ise, koşullara bağlı olarak daha toleranslı, daha “affedici” ya da daha delikanlı hale gelebiliyorsak.. O halde erdemler, süblime edilmiş bencil arzular, kutsal kılığına girmiş nefsaniytlerdir.

    Korkularımız var. Vebadan uzak durmak istercesine kaçıyoruz bazen konuşmaktan, görülmekten, renk vermekten, ötekileşmekten. Kendimizle yüzleşmeme isteği, güzel vitrinlerde gözükme çabası ve balçığa elini daldırmak istemeyen birinin titizliği ile sessiz kalıyoruz. Bir aşılanabilsek “kötü” olmaya, bir aşılanabilsek “öteki” olmaya, bir aşılanabilsek “kınanan” olmaya.. Belki o zaman daha iyi, daha ahlaklı olabileceğiz. Nietzsche’nin dediği anlamda -mış gibi erdemlerimizi öldürüp, gerçek erdemlerimize kavuşabileceğiz.

    Kimi zaman gürültülü ve histerik bir şefkat kimi zamansa çok sessiz bir acımasızlığımız var. Susunca iz bırakmıyoruz. Kurşunu doğrultup vuran kişi olmadıkça da, ortak sayılmıyoruz suçlara… ''

    http://bilimoloji.com/...uzm-psk-hilal-bebek/