Ey ez furûg-ı rûyet rûşen-çerağ-ı dide
Mânend-i çeşm-i mestet çeşm-i cihan ne dide
Hem çün tu nâzenini ser-tâ-be-pâ letafet
Gîtî nişan ne dîde ez dünya âferîde
Ber kasd-ı hûn-ı uşşak ebru vü çeşm-i mestet
Gah în kemîn-güşade gah ân kemân-keşîde
Ez sûz-ı sîne her dem dûdem be-ser berâyed
Çun ûd çend-bâşem der-âteş remîde
Ger ber-lebem nehî leb yâbem hayât-ı bakî
Ân dem ki can-ı şîrîn bâşed be-leb resîde
"Görmüyor musun ki gözlerim neşeli, sevinçli ve pek çok ferahlıkla parıl parıl parlamaktadır. Ama bunun sebebini başka bir şeye yorma. 'Gözünün ışığının bu kadar aydın olması, ancak senin aydınlık yüzünün pırıltısından akseden bir aydınlıktır.' Hiç aynayı eline alıp da kendi güzelliğini kendin seyrettiğin ve özellikle gözlerinin tatlılı- ğına dikkat eylediğin var mıdır? 'Senin kendinden geçmiş gözlerin gibi gözleri, dünyanın gözleri görmemiştir.' Kendi gözlerin kendinde olan tatlılığı görmekten acizse sana ben haber vereyim. 'Senin gibi baştan ayağa kadar tatlı bir nazenini dünyanın hiçbir tarafında haber veremediler. Zira Allah da öyle bir vücut daha yaratmadı.' Bizim seni seyrederken altında kaldığımız etkileri sormuyor musun? Biz senin kaşların gözlerin karşısında tir tir titremekteyiz. Zira 'aşıkların kanına ve canına kasıtla, kah senin sarhoş gözlerin tuzak kurmuş ve kah gaddar kaşların da yay çekmiştir.' Gerçi, sen bizim böyle hüzünlü hüzünlü ah edişlerimizden ve ağlayarak yalvarmamızdan zevk alıyorsun. Ancak 'cayır cayır yanan tutuşmuş bağrımızın dumanı her dem başımızı bürümekte olup bu mis kokulu dumanın güzel kokuşu için bir ödağacı gibi nice bir ateşler üzerinde yanıp kalalım.' Senin aşkının derdiyle hasta oldum. Döşeklere döşendim. İşte hayatımın kalanından da ümit kalmadı. 'Eğer tatlı canımın dudaklarıma kadar gelmiş olduğu şu anda, sen dudaklarını
Bize daha çok çocuk verebilirdi, diye haykırıyor. Dişinin bedenini kesmek üzere ağıla sürüklerken, parlak insanın canını yakacak denli beyaz bir ışık saçan bir ses tonuyla" Hani evcil hayvanlar insan gibi bakar ya öyle bakıyordu" diyor o....
"Bence senden gayet iyi bir baba olur Neco.
Sorumluluk sahibi adamsın. Benim gibi değilsin."
"Yok be abi. Baksana, yarınım meçhul. Daha aynı evde bir yil bile oturamadım. Anamın babamın evine sığınıyorum hala. Diyelim iyi gitti işler, başrol falan oynadım, meşhur oldum. Bizim piyasayı biliyorsun. Rahat vermezler adama da kadına da. Öyle 'bir ömür boyu' diye verilen sözler eskidenmiş."
“Ben de öyle diyeceğim asker olunca. Sözümden dönmeyeceğim hiç. Her an gök girsin, kızıl çıksın, diyeceğim. Hep diyeceğim, dede. Şehitlerimi unutursam, Türklüğümden dönersem, bayrağımdan vazgeçersem… gök girsin, kızıl çıksın!”
“Heyt! İşte benim Türk kızım be! Ne diyordun sen? Yarbay mı olacaktın?”
“Evet. Yarbay Sezin Kaza olacağım.”
"Komutanım, hatırlıyorsunuz o görevi, değil mi? Timur Komutan'ım kadının kulağına ne söylediyse tek seferde arkaya çekmişti. Ne andı be! Hepimizin ağzı açık kalmıştı."
Masanın da ağzı açık kaldı.
Gülüşüm devam ederken kaşlarım ağır ağır havalandı. "Öyle mi?" dedim büyük bir sakinlikle.
"Zülküf, susmalısın," diyen Timur'un sakinlik dolu tehditkar sesiydi.
Tebessümüm devam ediyordu. "Bana her şeyi anlattığını sanırdım ama anlaşılan atladığı detaylar var. Bunları sizden duymak, onu bir de sizin dilinizden tanımak benim için çok kıymetli. Hepsini anlatın lütfen. Rica ediyorum, susturmayın Zülfikar'ı. Devam eder misin?"
Zülfikar bir şeylerin ters gittiğini anlamış olmalı ki durgunlaşmış, gülen yüzü solmuştu. "Bir bok yedim, değil mi?" dedi masum masum. "Yenge çok uzun ve ciddi konuştu. Hani şu an Timur Komutan'ımdan çok ondan korktum. Kesin bir bok yedim, değil mi?"
Gülüşüm bıçak değmiş gibi kesildi.