Benim seni yazdığım gibi, beni de birinin yazdığı iç içe bir
hikayenin içindeysek eğer, şu sıralar sanıyorum yazarın iyiden iyiye sıkıldığı ve yanlış yola girip hikayeyi enikonu boka sardırdığı yerindeyim. Düzelicez inşallah be, şu olaylar
bir bitsin kesin düzeleceğiz Osman.
Öyle işte. Hala biraz soğuk geliyor ama battıkça alışıyorum. Kendimi boşa aldım bayırdan aşağı koşuyorum. Düşüyorum gibi görünüyor olabilir ama bakma aslında uçuyorum. Söylediklerimin hepsini unut, sanki ben biliyorum da
mı yaşıyorum Osman?
Evet! Boş verin. Herkes boş versin! Çünkü biz be yapıyoruz? Dolu alıp boş veriyoruz. Ama tabii bira şişelerinin aksine hayatın depozitosu yok. Onun için de elimize bir şey geçmiyor. Hatta öyle boş veriyoruz ki ortada şişe bile kalmıyor. Çünkü şişeyi de değerlendiriyoruz. Kırıp kavga ediyoruz. Dolu alıp boş veriyoruz.
Ne güzel yaşıyorduk be! Nasıl da yaşatırsın. Kaç bin kere söyleyeyim, öyle yaşatan, öyle sevdirensin ki... Seni tanıma, seni bir kerecik bile görmek, milyarla yıl yaşamaktan daha dolu, daha hazlı ve daha değerlidir.
Karımla beraber yolda olmanın, birlikte bir şarkı dinlemenin, elini tutmanın, tek elle araba kullanmanın sesini duydum. Hoşuma gitti. Yalansızız artık. Hâlâ birkaç sırrımız var. Ama yalansızız. Onlar da olmasın, ne kaldıysa içimizde söylemediğimiz her şeyi söyleyelim istedim. Yoldaydık. Nereye gittiğimizi bilmeden, öyle arabayla geziyorduk. Yüzümüzde bir tebessümle, sevemediğimiz dünyayı severek izliyorduk bir yandan. ‘Nurten’ dedim. ‘Sana bir şey daha söyleyeceğim.’ Elimi sıktı Nurten. Sanki bütün gücüyle sıktı. Başparmağıyla okşayarak sıktı. Bir annenin çocuğunu susturuşu gibi tuttu elimi. Şarkı devam ediyordu. ‘Yeter bildiklerimiz be Ethem’ dedi. ‘Çok bilmek de iyi değil. Söyleme bilmeyeyim…