Spoiler olabilir...
Puan vermedi·153 syf.·
2026 77. kitabı
İyi niyetle yapılan her şey, iyi netice mi verir? İyi niyetin ölçüsü nedir? Toplumsal fayda için ilkelerden taviz verilmeli midir? Pek çok soruyla bitirdim kitabı. Kısaca bir kasabanın ve o kasabada büyümüş bir genç öğretmenin hayat hikâyesi diyebiliriz. Kitabın başlarında herkes çok iyi, her şey çok yolunda. Ama sonra işler çığrından çıkıyor. Hem de nasıl... Sonu çok anlamlıydı. Yazarın bunca tuğyanı bir araya toplaması boşuna değilmiş... Bana biraz Başkanın Adamları'nı hatırlattı ama onda böyle bir mesaj vermemişti sanki. Alkolik bir babanın kendi başının çaresine bakmak zorunda kalmış kızının öyküsü diyebiliriz, Nezaket'in öyküsüne. Azim ve başarı öyküsü de diyebilir miyiz? İlkelerden taviz verilmese diyebilirdik. Ancak Nezaket için koca bir hayal kırıklığı sadece. Bir de Yavuz meselesi var ki... Neyse kitabın sonunda Nezaket hakikate yöneldi, diye sevinelim. Gerisi kalsın öylece. Bu arada herkes kendi yöresine aitt geleneksel sanatlara da ürünlere de sahip çıksa... güzel olurdu. Ama ahşap çürür, pamuk eskir. Bunlar da insana ölümü hatırlatıyor galiba, kendi ölümlülüğünü... O yüzden mi her yer bu denli "naylon"laştı, betonlaştı? Üzerine düşünmeli...
Sıradışı Bir Ödül TöreniMustafa Kutlu · Dergah Yayınları · 20131,521 okunma
Odanın Ortasına Oturan Bir Cehennem.
10/10
·176 syf.··
Beğendi
·
2026 142. kitabı
·
28 saatte okudu
·
Okunma: 15 Haziran 2026 23:22
Yazıya nereden başlasam bilemiyorum. Akşam saat beşten beri kitap elimde; yarım saatte bir açıp okuyorum, dayanamayıp kapatıyorum, sonra yine elime alıyorum. Belli ki bu gece bitireceğim. Beni az çok tanıyanlar bilir; 19. yüzyıla, Rönesans dönemine ve özellikle de İkinci Dünya Savaşı’na acayip bir ilgim var. Nazi Almanyası’nın o tıkır tıkır işleyen bürokratik deliliğini, toplama kamplarının arkasındaki lojistiği, kimin hangi cephede ne hamle yaptığını hemen hemen ezbere bilirim. Konunun külliyatına bu kadar hakimken, bu kitaba bu kadar geç başlamış olmak kendime kızdım. Ama iyi ki de şimdi okumuşum. Gerçek edebiyat insanı her zaman, ne yapıp edip bir yerinden yakalıyor ve kazanıyor zaten. Bu kitapta da tam olarak bu oldu. Gece’de hiçbir süslü dil, edebi bir şov ya da ağdalı tasvirler yok. Canımı en çok yakan, beni sarsan da bu çıplaklığı oldu. Kitap bağırmıyor, sadece fısıldıyor. Çünkü bunca zaman okuduğum o tarih kitapları, belgeler, rakamlar bir noktadan sonra insanı hissizleştiriyor. "Toplama kampı" diyorsun, gaz odası diyorsun ve geçiyorsun. Ama Wiesel seni o buz gibi gerçekle baş başa bırakıyor. Kitapta kampa ilk adım attığı gece tanık olduğu o sahne zihnimden çıkmıyor mesela: Kamyonlardan o koca ateş çukurlarına dökülen, diri diri yakılan o küçücük çocuklar, bebekler... İnsan bunu okurken bildiği tüm o teorik bilgileri, stratejileri unutup kalakalıyor.Tam o anı anlatırken kitapta geçen şöyle bir cümle insanın içine işliyor; "O geceyi, kamptaki ilk gecemi asla unutmayacağım; hayatımı yedi kez kilitlenmiş tek bir uzun geceye dönüştüren o geceyi. O dumanı asla unutmayacağım. Küçük çocukların bedenlerinin sessiz bir gökyüzü altında alevlere dönüşmesini asla unutmayacağım. İnancımı sonsuza dek tüketen o alevleri asla unutmayacağım." İşte bu yüzden kitabın adı Gece.
GeceElie Wiesel · Koridor Yayıncılık · 20242,026 okunma
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
Puan vermedi·556 syf.··
Beğendi
·
2025 85. kitabı
Gazap Üzümleri Kitabın kapağını şimdi kapattım ve uzun bir süre gözlerim dolu dolu öylece durdum. Açıkçası sonunu hiç böyle beklemiyordum. Belki biraz daha karamsardım. Bütün ailenin ölmüş olacağını yada hepsinin o bataklıktan kurtulacağını düşünüyordum. Ama öyle bir sonla bitiyor ki... Hem içiniz cız ediyor, hem de yazar sonu size bırakıyor. Bence Ana daki yaşama umudu ve güç oldukça ailenin hayatta kalması kaçınılmaz. 1930 yıllarda Oklahoma'dan Kaliforniya ya göç etmek zorunda kalan Joad ailesi aracılığıyla bütün insanlığın sorunu olan kapitalist sistemi çok güzel anlatan bir kitap. Neredeyse okuduğum her kitapta okunması önerilen yada örnek gösterilen eseri okumadıysanız şayet daha fazla ertelemeyin derim. Okurken hem çabuk bitsin hem de hiç bitmesin istedim. Ve uzun zaman sonra yavaş yavaş okuduğum kitaplardan biri. Kişiler ve yerlerin anlatımını uzun bulanlar olmuş ama inanın okurken kendinizi o tozlu yollarda, şeftali bahçelerinde, komyonun içinde yada çadırlar arasında gezerken bulacaksınız. En çokta aile olmak isteyen, biz olmak isteyen, sadece karınları doysun, başlarını sokacak bir evleri, biraz toprak, bir işleri olsun isteyen iyi niyetli mutlu insanlarla birlikte olacaksınız. Diğer taraftanda sistemin acı yüzü ile karşılaşacak, ne kadarda şimdiki olaylara benziyor diyeceğiniz güçlü ile güçsüz, zengin ile fakir, tok ile aç, insan gücü ile makineleşmenin nasıl ortaya çıktığını ve adaletsizliği okuyacaksınız. Uzun lafın kısası kitap öyle kolay kolay hafızalardan silinmeyecek... Ve çürüme kokusu bütün ülkeyi kaplıyor. Halkın ruhunda büyüyen gazap üzümleri olgunlaşıp ağırlaşıyor ve bağbozumunu hazırlıyordu. Bu aile çöküyor! Umudunuz kırılamaz. İnsanların, yerlerini yurtlarını bırakıp gitmeleri kadar kötü bir şey yok. Bizlerin hepimizin toprağı ve evi vardı.
1000Kitap
Gazap ÜzümleriJohn Steinbeck · Sel Yayınları · 202045,7bin okunma
2/10
·384 syf.··
2026 2. kitabı
Arka kapağı okuyunca büyük bir hevesle başladım ama sonuç tam bir zihinsel çorba. Kitapta o kadar çok karakter var ki, başından sonuna kadar hepsi hikayede öylece salınıp duruyor. Sayfaları çevirdikçe kafamda kuşlar uçuşmaya başladı, hiçbirini aklımda tutamadım. "Neyse, finalde herhalde taşlar yerine oturur" diyerek kendimi avuttum ama nerede! Tam her şeyin netleşmesi gereken o son noktada öyle bir karmaşa, öyle bir kavga gürültü koptu ki... Final o kadar hareketli ve gürültülü ki, o kargaşanın içinde bırakın taşları yerine oturtmayı, taşları havada bile yakalayamıyorsunuz! Sürüncemede kalan olay örgüsüyle resmen canımı sıktı diyebilirim.
Öteyer KitabıChina Mieville · İthaki Yayınları · 202643 okunma
Acının kalbine inmek isteyenler için muazzam bir kurgu...
9/10
·272 syf.··
2026 15. kitabı
·
5 günde okudu
·
Okunma: 14 Haziran 2026 22:02
"Bir insanın çocukluğu belki de en büyük cenneti ya da en derin cehennemidir." ​Kitabı az önce bitirdim. Elimde kapalı bir kitap öylece kalakaldım. Zihnimin içinde bir cümle dönüp duruyor: Bir annenin dudaklarından dökülen tek bir cümle, bir çocuğun ruhunu nasıl bu kadar darmadağın edebilir? Nasıl olur da o tek bir an, bir çocuğun tüm hayatını, hayallerini, büyüme hikayesini baştan yazar? Ebeveynlerin çocuklar üzerindeki o görünmez ama devasa etkisini düşündükçe içim sızladı. ​Ben çocukluğunu kolay kolay unutamayan biriyim. Yaşadığım iyi kötü her anıyı hafızama adeta kazımışım, silinmiyor. Belki de bu yüzden ana karakter Vidar’ın o geçmişi eşelemesi, unuttuğu o anları zorla hatırlamaya çalışması beni derinden sarstı. Kitap boyunca aynı şeyi söyledim: "Hatırlamasa daha mı iyiydi acaba?" Bazen bazı şeylerin üstünü örtmek, o gerçeğin acısıyla yüzleşmekten daha mı güvenli yoksa? Bunun üzerine düşündüm... Acı, varlığını kanıtlamak için her zaman bir yol bulur. Bastırılmış anılar, zihnimizin derinliklerinde patlamaya hazır birer bomba gibi bekler. Onları hatırlamak, o an canımızı çok yaksa da aslında bize bir özgürlük alanı açar. Alex Schulman kitabın sonunda bizi o acının tam kalbine indiriyor. 17 Haziran benim için içimde bir köşede kırgın oturan çocukla yüzleşme romanı oldu. Sıradan gibi görünen bir yaz gününün, bir insanın ömür boyu taşıyacağı bir cehenneme nasıl dönüştüğünü okumaktan çok etkilendim. ​Biz büyüdüğümüzü, her şeyi atlattığımızı sanıyoruz ama aslında hepimiz çocukken aldığımız o yaraların, bize söylenen o ağır sözlerin gölgesinde yürüyoruz. Kendinizden, kendi geçmişinizden bir parçayı bulacağınız, bittiğinde uzun süre tavana baktıracak bir kitap. Kesinlikle tavsiyemdir.
1000Kitap
17 HaziranAlex Schulman · Timaş Yayınları · 2026905 okunma
Puan vermedi·704 syf.·
2026 28. kitabı
İnsan bazen kendi içine bakmaya korkar ya, hani o kimseye söyleyemediği, kendine bile itiraf ederken duraksadığı anlar vardır. Bir insanın, sırf sınırlarını görmek, "ben herkesten farklıyım, yukardayım" diyebilmek için ne kadar ileri gidebileceğini düşünün. Tam o sınır çizgisinde, insan kalabilmekle her şeyi yakıp yıkmak arasındaki o incecik bağ koptuğunda, geriye sadece o yalın acı kalıyor. ​Dünya zaten haksızlıklarla doluyken, bir de insanın iç dünyasında kurduğu o adalet terazisi var. Kafada büyütülen bir düşüncenin peşinden gidip, işe yaramaz ve zararlı birini ortadan kaldırmanın iyi bir şey olacağına kendini inandırmak... Bu düşünce başta ne kadar güçlü, ne kadar mantıklı görünürse görünsün, o ilk geri dönüşü olmayan adım atıldığı an her şey darmadağın oluyor. Asıl mesele o planı gerçekleştirmek, o cesareti göstermek değilmiş meğer. Asıl mesele, her şey bittikten sonra o sessiz, dar odada kendi kalp atışlarını dinleyerek sabahı edebilmekmiş. İnsan, zihninde büyüttüğü o fikrin altında öyle bir eziliyor ki, kendi eliyle ördüğü duvarların arasında her gün yeniden canından can gidiyor. Sokaklarda yürürken, üstünde kimsenin bilmediği o ağır sırrın yükü, her an birisi arkasından seslenecekmiş gibi gelen o korku, dışarıdaki hayattan çok daha gerçek, çok daha can yakıcı bir hal alıyor. ​Bu süreçte insanı bitiren şey polis korkusu ya da hapse girme düşüncesi de değil. İnsan kendi içinde öyle bir duvara tosluyor ki, oradan kaçış yok. Çevrendeki insanların normal konuşmaları, havadan sudan sohbetleri, sana öylece bakıp geçmeleri bile bir süre sonra o gizli günahı yüzüne vuran bir tokat gibi gelmeye başlıyor. Kendini herkesten üstün gören o kibirli kafa, yavaş yavaş yalnızlığın, tek başınalığın en dibine çekiliyor. İnsanlardan kaçmak, sevdiklerinden uzaklaşmak, aslında o uzak
1000Kitap
Suç ve CezaFyodor Dostoyevski · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 2025194,2bin okunma