Düşüncesi bile bizi dehşete düşüren büyük bir felaket gerçekten başımıza geldiğinde, ilk acıyı atlattıktan sonra genel ruh halimizin büyük ölçüde değişmeden kaldığını görürüz. Aynı şekilde, uzun zamandır özlemle beklediğimiz bir mutluluk gerçekleştiğinde de, genel olarak ve uzun vadede, önceye kıyasla kendimizi pek de daha iyi ya da huzurlu hissetmediğimiz olur. Yalnızca o değişimlerin zerçekleştiği an, bizi olağanüstü bir şekilde etkiler: derin bir keder ya da taşkın bir sevinç olarak. Ama her ikisi de kısa sürede kaybolur, çünkü birer yanılsamaya dayanırlar. Zira bu duygular doğrudan mevcut haz ya da acıdan değil, o anda tahayyül edilen bir geleceğin açılmasıyla doğarlar. Bu yüzden, bu duygular anormal derecede yoğun yaşansa bile, kalıcı olamazlar.
Geçmişten gelen eşyalar, saklanan anılar, kişilere ait izler, kokular... kapalı bir kutunun içinde adresini bulduğunda hazin bir tebessümle karsilaniyormuş meğer. Özlemle, hürmetle ve sevgiyle kucaklaniyormuş, ulaştığı yerde...
"O zamanlar bilinçsiz bir mutlulukla bilmediğim bir dünyaya özlem duyar, orada iç dünyama birçok zenginlik ve zevk katacağımı, çaba içindeki özlemle dolu kalbimin boşluğu doldurup mutlu olacağımı düşünürdüm."
Otobiyografi, yazan açısından kaybedileni tekrar kazanmak için son bir şans olarak görülür. Fakat kayıplar devam ettikçe anlatıyı devam ettirme ihtiyacı ortaya çıkar. Her ne kadar öz-anlatı kişinin hayat hikayesi üzerinde mutlak bir hakimiyet kurduğu; bütünlüklü, geçirimsiz bir özne olabilmeye en çok yaklaştığı an gibi görünse de, böyle bir öznenin her zaman ancak özlem duyulacak bir kurgu olduğunun en çok açığa çıktığı andır aynı zamanda. Bu özlemle anlatı sürekli devam ettirilir. Fakat anlatı devam ettikçe öznenin ötekilerin gözlerine, yorumlarına açıklığı ifşa olur ve sonuçlandırılmış, kapanmış niteliği sarsılır.