Burjuvazi, burjuva devletin bizzat içerisinde yer almak, devlet kademeleri içinde yer almak zorunda değildir. O, üretim araçlarının sahibidir ve bu nedenle paralı memurlan aracılığı ile yönetebilir. Burjuvazi bir kere demokratik cumhuriyeti ele geçirdi mi, artık hiçbir kişi, parti, kurum değişikliği onun egemenliğini sarsmaz. Burjuvazi üretim araçlarının sahibidir. Bu nedenle bunu başarması, modern toplumda hiç de güç değildir. Bürokrasi her yönü ile paraya, burjuva efendilerine bağlıdır. Ama aynı şey proletarya için, kendi devletine ilişkin olarak geçerli değildir. Proletarya, devleti aracılığı ile üretim araçlarına sahiptir. Tek tek proleterler üretim araçlarına sahip değildir (Zaten eğer böyle birşey olsaydı, sosyalist toplum üretim araçlarının özel mülkiyetine son vermemiş olurdu, sadece özel mülkiyet sahipleri değişmiş olurdu). Bu nedenle devlet ile proletaryanın (sınıfın) ilişkisi son derece büyük öneme sahiptir. Proletarya, devlet çarkının bizzat içinde yer almak durumundadır. Proletarya, bürokrasi oluşumunu önlemek, devlet işlerini yürütmenin maddi çekiciliğine son vermek durumundadır.
Yunanistan Türkleri derken, hiç şüphesiz bugün Yuna-nistan adını taşıyan devletin sınırları içinde yaşayan, fakat ikinci sınıf vatandaş muamelesi gören, aşağı yukarı, Amerika'daki Zencilerle aynı kadere sahip olan ırkdaş-larımızı anlatmak istiyoruz. Yoksa, bugün Yunanistan denilen devlette, "Yunanlı" denen ve eski Helenler'in dilinden bozma bir dille konuşan topluluğun eski Yunan-lılarla hiçbir ilişkisi bulunmadığını, bunların Yunan kül-türü ve Ortodoks mezhebiyle birleşen ve kan bakımından çoğunlukla İslav ve Arnavutlar'dan bozma karışık bir millet olduğunu biliyoruz. Bu karışık millet kendisini hem eski Yunan'ın, hem de Bizans'ın devamı ve torunları saymak gibi gülünç bir te-zadın içinde, Megalo İdea'nın hülyasıyla sarhoş bir top-luluktur. Bizans'ın eski Yunanla kan bakımından ilgisi bulunmadığı tarihî bir gerçektir. Fakat bütün bu aykırı-lıklara, gülünç tezatlara rağmen Yunanistan, Batı'nın şımarık çocuğudur. Onlarda eski medenî Yunan'ın deva-mını tahayyül eden Batılılar'ın maddî ve manevî yardım-larıyla bir Yunan devleti kurulmuş, ne gariptir ki tarih sahnesinde gözüken her devletin zaferlerle büyümesi sos-yal bir kaide iken Yunanistan bir buçuk asırlık tarihinde hemen daima yenilerek çıktığı savaşlara rağmen, tıpkı dayak yedikçe büyüyen Tepegöz gibi, daima büyümüş, büyüdükçe de iştahı artmıştır. Yunanistan'ın haksız yere desteklenmesinin son örne-ğini Kıbrıs davasında Amerika Başkanı Johnson vermiş, Kıbrıs Türkleri'nin öldürülmeye kadar varan kıyıcılık-lardan kurtarılması için yapılacak Türk çıkartmasına engel olarak hem NATO davasına darbe vurmuş, hem de durup dururken Türkiye'de bir Amerikan düşmanlığı doğmasına sebep olmuştur. NATO davasına vurulan darbe demekten maksadımız şudur: İkisi de NATO'nun üyesi olan bu devletlerden Türkiye her bakımdan Yunanistan'a
Sayfa 15 - 17 Gözlem, 9 Ocak 1969·Kitabı okuyor
Reklam
Modernitenin yasama, yürütme ve yargısı sokakta hükümsüzdür, kapitalizmin vergisi, faturası, kirası, kredi borcu, telefonu, reklamı, interneti, patronu, hisse senedi, faizi, maaşı, emekliliği de sokakta geçersizdir. Saç modeli, oje rengi, cilalı ayakkabı, ayakkabıyla uyumlu çanta, çantayla uyumlu çorap ya da kombin derdi yoktur sokakta. Sokakta ideoloji, din, parti, lider, önder, peygamber de yoktur. Devleti, kocası, babası yoktur sokağın. İnsanı sınırlayan, zorlayan, zincirlerle, prangalarla hareketsiz, nefessiz bırakan ne kadar engel varsa, tamamı sokakta anlamını yitirir. Sokakta yaşayanı bağlayan tek şey, özgürce seçip belirleyeceği kendi değerleridir.
Sayfa 61·Kitabı okudu
Duygu ve Düşünce
Friedrich Nietzsche
Din ve yönetim.— Devlet, daha açık söylemek gerekirse, yönetim, hâlâ yeterince olgunlaşmamış bir çoğunluğun bekçisi olarak kurulduğunu bildiği ve dinin korunması mı yoksa ortadan kaldırılması mı gerektiği sorununu onlar adına değerlendirdiği sürece, büyük ihtimalle her zaman dinin korunması yönünde karar verecektir. Çünkü, kayıp, mahrumiyet, korku ya da güvensizlik durumunda, yani yönetimin sıradan insanın ruhsal acılarını dindirmek için doğrudan bir şey yapamayacağını hissettiği zamanlarda, din bireysel ruhu tatmin eder. Hakikaten de, evrensel, önüne geçilmez ve şimdilik kaçınılmaz olan kötülüklerin (kıtlık, ekonomik krizler, savaşlar) tam ortasında bile din çoğunluğa sakinleştirici, sabırlı ve güven verici bir tutum kazandırır. Devlet yönetiminin kaçınılmaz ya da tesadüfi kusurlarının veya hanedanlık çıkarlarının tehlikeli sonuçlarının dikkatli bir gözlemci için görülebilir hale geldiği ve onu daha dikkafalı olmaya yönelttikleri herhangi bir yerde, daha az kavrayışlı insanlar Tanrı'nın elini gördüklerini düşünecekler ve yukarıdan gelen düzenlemelere sabırla boyun eğeceklerdir (ki bu, kutsal ve insani yönetim biçimlerinin iç içe geçtiği bir anlayıştır). Böylece, iç barış ve gelişimin sürekliliği korunmuş olacaktır. Bir rahipler sınıfının kendi sadakati pahasına yönetici güçle anlaşmaya varamayıp onunla çatışmaya girdiği nadir durumları saymazsak, halk duygularının birliğinden, herkesin aynı fikirlere ve amaçlara sahip olmasından doğan güç, din tarafından korunur ve onun damgasını taşır. Her zaman olduğu gibi, devlet rahipleri nasıl kazanacağını bilir çünkü devlet ruhları hayli özel ve örtük biçimde eğiten bu rahiplere ihtiyaç duyar ve dışarıdan bakıldığında tamamen farklı bir çıkarı temsil ediyor gibi görünen hizmetkârlara nasıl değer vereceğini bilir. Rahiplerin
Felsefe
Geçmişi anmanın büyük faydası, yabancının dostluğuna inanmanın asla doğru olamayacağını göstermesindendir.Yüzyıllardan beri insan kardeşliği davaları güdülmüş, filozoflar, peygamberler, bilginler, şairler bu davayı savunmuş, fakat sosyal kanun olan "milletler savaşı"nda en küçük değişme olmamıştır. Kardeşliği telkin eden Isa'yı Tannı'nın oğlu sayan Hristiyan katolik-protestan halinde, dindaşlarımı kardeş sayan Müslümanlar Sünnî-Şiî halinde birbirlerini boğazlamışlardır. İnsanları birleştirip tek devlet yapacağını, hattâ devleti de kaldıracağını ilân eden komünislerin akıttığı insan kanı ise insanlık tarihinde aşılması imkânsız bir rekordur. Gerçek bu iken, Türkiye'nin kaderinde rol oynaması muhtemel parti liderlerinin șu veya bu milletle kardeşlikten bahsetmesi, saf milletimiz için ciddî bir tehlikedir. Türk milleti, yukarı kademelerden gelen sözlere çabuk inanmakla ün yapmıştır. Bundan dolayıdır ki ona daima en katı gerçekleri söylemekte fayda vardır. Şartlar ve sebepler hazır olunca karşımızdakilerin bize karşı hemen birleşecekleri unutulmamalıdır. Navarin Baskını örnektir; ders olmalıdır. Şu da hatırdan çıkarılmamalıdır ki Türk milleti, Müslüman milletler de dahil olduğu halde, başkalarına antipatik gelen bir millettir. Bunun için Türk gençlerine sık sık geçmişi hatırlatıyoruz. Geçmişi hatırlatmak yarını düşünmemek için değil, yarının geçmişe benzememesine çalışmak içindir. Dünkü gerçekler yarın da gerçek olabilir.
Sayfa 72 - Ötüken·Kitabı okudu
Alıntı
O günlerden bu günleri görmüş!
Bütün bunlar herkesin gözü önünde oluyor. Sizler ve bizler, sıradan yurttaşlarız. Olup bitenlere içimiz kan ağlıyor, acı duyuyoruz. Ya devleti yönetenler, en cafcaflı kartvizitlerin arkasından hüküm sürenler, bu cinayet salgını karşısında, nasıl vicdan huzuru içinde görev yapıyorlar!.. Kendi oğulları, kızları, okullarının önünde bir kahvede otururlarken, saatli bombalarla öldürülmek istenirse, ne yaparlar acaba? İçlerinden bir tanesi bir devlet görevlisi, bilemediniz bir Bakan çıkıp: - Hayır beyler, bu sorumluluğu paylaşamam, diyemiyor. Gelsin kırmızı plakalı arabalar, parti grupları, parlamento kapısında selam duran polisler, yürüyünce önünde açılan kapılar ve iliklenen düğmeler... Değer mi, değer mi bütün bunlara?
Sayfa 18 - um:ag yayınları·Kitabı okudu
Reklam
Reklam