Annie Ernaux okumak, bir yazarın anılarını dinlemek değil; bir kadının kendi geçmişini adli bir tıp uzmanı titizliğiyle, ne bir eksik ne bir fazla, tüm çıplaklığıyla masaya yatırışını izlemektir. Olay, sadece 1960'ların Fransa’sında yasa dışı bir kürtajın hikayesi değil; bedenin, yasaların, sınıf bilincinin ve her şeyden önemlisi "zamanın" insan ruhu üzerindeki o ağır, felsefi baskısının manifestosudur.
Ernaux, edebiyatı bir arınma aracı olarak değil, gerçeğin hakkını teslim etme alanı olarak görüyor. Kitap boyunca hissettiğimiz o çiğ gerçeklik, Jean-Paul Sartre’ın "insan kendi seçimlerinden ibarettir" felsefesini akla getiriyor. Fakat yazar bize çok mühim bir şeyi hatırlatıyor: Toplum, bir kadının kendi bedeni üzerindeki seçim hakkını elinden aldığında, geriye kalan özgürlük ne kadar gerçektir?
Sartre’cı bir varoluşçuluğun tam göbeğinde, Ernaux’nun yalnızlığı ve çaresizliği aslında toplumsal bir yabancılaşmanın en somut halidir. Beden, bir bireyin en mahrem, en kendine ait alanı olması gerekirken; hukukun, ahlakın ve eril düzenin bir mülkiyet operasyonuna dönüşüyor. Ernaux, sistemin onun üzerine dikmeye çalıştığı o "suçlu ve utanç dolu kadın" gömleğini giymeyi reddediyor. Hafızayı adeta felsefi bir direniş alanı olarak kullanıyor. "Başıma gelenleri yazmasaydım, bir şeylerin üstü örtülmüş olurdu" derken, aslında bireysel bir deneyimi kolektif bir hafızaya, evrensel bir hakikate dönüştürüyor. Kitabın edebi dehası ise duygu sömürüsüne hiç pas vermeyen o mesafeli, keskin ve duru üslubunda gizli. Ernaux acıyı kutsamıyor ya da okuyucudan gözyaşı talep etmiyor. Sadece gerçeği önümüze bırakıyor ve bizi şu felsefi soruyla baş başa bırakıyor: İnsanın kendi varoluşunu, kendi bedeni üzerinden inşa etme çabası neden her çağda egemen güçlerin en büyük korkusu olmuştur?
Kitabın