"...
Galileo evreni ve evrendeki düzeni, matematiksel ölçüm ile anlaşılabilecek niceliksel ve kesin sebepler ile açıklıyordu. Ancak o, bu yaklaşımının yanı sıra “eylemsizlik ilkesi”ni savunarak, yeni bir madde anlayışının oluşumunda etkili olmuştur. Sokrates – Platon çizgisinin yorumcularından Aristoteles’in felsefesinde, maddenin hareketine gaye yükleniyordu. Bu yüzden madde için hareket asıl ve içkindi. Hareket etmek, bir yerden bir yere mesafe kat etmenin ötesinde, belli bir gayeye ulaşmak olarak değerlendiriliyordu. Bu tanım doğrultusunda, fidandan ağaca doğru bir gelişim de hareket anlamına geliyordu. Belli bir amaca ulaşmayı arzulayan canlı maddenin, davranış ve oluş biçimini ifade eden içten dışa doğru bir hareket söz konusuydu. Çünkü varlığın bütünlüğü olarak kozmos, sadece hareketi ile değil, mükemmele ulaşma gayesine yönelen hareketi ile kozmos olarak tanımlanmaktaydı.
Halbuki Galileo’nun eylemsizlik ilkesi, maddenin hareket etmesini ya da etmemesini, içten dışa değil, dıştan içe doğru olarak değerlendirerek maddeyi cansızlaştırmıştır. Madde hareket halinde ise, devamlı hareket edecektir ama duruyorsa, bir başka madde ona çarpmadığı müddetçe durmaya da devam edecektir. Maddenin doğal hali eylemsizlik olarak kabul edilmiş, hareket ise fiziki çarpma veya itmenin mekanik sonucu olarak açıklanmıştır. Hareketin maddenin özü ile ilgisi olmadığından, maddenin değişimi ve gelişiminden bahsetmek anlamsızlaşmıştır.
Galileo, aslında Sokrates – Platon – Aristoteles çizgisine borçlu olduğu iç – dış ayrımını, hareketin oluşumunda birbirine zıt ve çatışan dinamikler olarak görmekteydi. Bu yüzden o, içten (kaynaklı) dışa hareket ile dıştan (kaynaklı) içe hareketin birlikteliğini mümkün görmemiştir. Halbuki kadim dini ve felsefi düşüncenin müşterek idrakinde varoluş,