Friedrich Nietzsche
“Öznenin” bilinmeyen dünyası. — En eski zamanlardan günümüze dek insanların kavramakta zorlandıkları kendileri ile ilgili bilgisizliklerdir! Sadece iyi ve kötü konusunda değil, çok daha önemli şeyler hakkında da! Her durumda insan davranışının nasıl oluştuğunu insanın bildiği, çok kesin olarak bildiği yolundaki çok eskiden kalma yanlış düşünce hâlâ devam ediyor. Sadece “insanın içini gören Tanrı”, sadece davranışını önceden hesaplayan kişi değil, — hayır, herkes herkesin davranışının oluşumunda önemli olan şeyin ne olduğunu anladığına hiç kuşku duymuyor. “Ne istediğimi, ne yaptığımı biliyorum, özgürüm ve bunun sorumluluğunu duyuyorum, başkasını sorumlu tutuyorum, bir davranıştan önce söz konusu olan tüm ahlaksal olanakların ve iç devinimlerin adlarını sayabilirim; nasıl isterseniz öyle davranabilirsiniz, — bu konuda kendimi ve hepinizi anlıyorum!” — Vaktiyle herkes böyle düşünürdü, ve hâlâ hemen hemen herkes böyle düşünüyor. Ama bu konuda büyük kuşkucu, hayranlığa değer yenilikçiler olan Sokrates ve Platon “doğru bilgiyi doğru davranışın izlemesi gerekir” biçimindeki o tehlikeli önyargıya, o büyük yanılgıya safça inanıyorlardı, — onlar bu temel ilke konusunda hâlâ genel yanlış düşüncenin ve kendini beğenmişliğin mirasçısıydı: Bir davranışın özünde bilginin olduğu ilkesi. “Eğer doğru davranışın özünün kavranmasını, doğru davranış izlemeseydi, çok korkunç olurdu”, o büyüklerin bu düşünceyi kanıtlamak gereğini duydukları tek yoldu, aksine onlara düşünülemez ve çılgınca bir şey gibi gelirdi bu — ama yine de bunun aksi, ezelden beri her gün ve her saat kanıtlanan çıplak gerçektir! İnsanın aslında bir davranış hakkında bilebileceklerinin bu davranışı ortaya koymaya asla yetmediği, bugüne kadar hiçbir durumda bilgi ve davranış arasında köprü kurulamadığı “korkunç” hakikatin
Felsefe
Diyalektiğin tarihi
Yunanca dialectikē ​​kelimesinden türetilen ve kabaca konuşma veya tartışma sanatı anlamına gelen, daha doğru bir ifadeyle ikiye bölerek akıl yürütme anlamına gelen bu yöntemin mucidi olarak Aristoteles, ünlü paradokslarında (en bilineni hareket paradoksu) kullandığı Elealı Zeno'yu göstermiştir. Bu paradokslar, Elealı kozmolojiyi reddetmesinden sezgisel olarak kabul edilemez sonuçlar çıkararak haklı çıkarmayı amaçlıyordu. Ancak terim, ilk olarak belirgin bir felsefi bağlamda, Sokrates'in tartışma biçimine veya elenchus'una uygulandı; bu yöntem, retorik başarı uğruna yapılan tartışma tekniği olan Sofistik eristikten , Sokrates diyaloğunun tarafsız bir şekilde gerçeği arama yönelimiyle ayrışıyordu . Platon'un kendisi de diyalektiği en üstün felsefi yöntem ve bilimlerin "temel taşı" olarak gördü; hem fikirlerin cins ve türlere göre tanımlanmasını (mantığın temeli) hem de tek bir ilke, İyiliğin Biçimi ışığında birbirleriyle bağlantılarını (metafiziğin temeli) belirtmek için kullandı. Aynı anda diyalektik, ebedi olana – evrensel ve zorunlu olarak kesin olana – erişim ve onay aracıydı ve bu Formlar veya Fikirler, diyalektik uygulamasının gerekçesiydi. Batı felsefe geleneğinin bu başlangıç ​​anında, köktencilik, klasik rasyonalist bilgi kriterleri ve diyalektik ayrılmaz bir şekilde birbirine bağlıydı. Aristoteles'in Topikler'inde sistemleştirdiği diyalektik hakkındaki görüşü ise çok daha az yüceydi. 21 Çoğunlukla onu, Analitikler'de açıkladığı mantıksal akıl yürütmeye sadece bir hazırlık olarak görüyordu ; muhataplarının onayını almak için gerekliydi, ancak yalnızca olasılıksal öncüllere dayandığı için bilimsel bilginin kesinliğinden yoksundu. Ancak bu sonuncusu, ilahi olana katılmamızı sağlayan nous veya entelektüel sezgi ile tümevarımın tamamlanmasına bağlıydı; yani
Reklam
Kişinin bilgisi ne kadar kesin ve sağlam olursa, idrakinden aldığı sevinç ve haz da o kadar büyük olur. İnsanın kavradığı ve anladığı varlık ne kadar mükemmelse bu kavrayıştan aldığı sevinç ve haz da o kadar büyük olur.
Alıntı
Platon‘a göreceliğe (rölativizm) inanmış sofistlerin aksine kesin bilgiye susamış bir adamdı. Değişmeyen, insandan bağımsız, mükemmel bir gerçekliğin varlığını kanıtlamaya çalıştı. Böylece, durmadan değişen duyu dünyasına karşılık, ancak düşünce ile kavranabilen değişmez bir idealar(formlar) dünyasına inandı. Platon’un felsefesinde asıl gerçeklik, duyularla değil, zihinle kavranabilen idealar(formlar) dünyasıdır. Gördüğümüz, beş suyumuzla algıladığıdımız şu maddesel dünyanın bir ideası vardır ki asıl gerçek olan olur. Durmadan değişen, daima oluş halinde olan duyu dünyası hakkında sağlam ve kesin bir bilgiden söz edemeyiz. Gerçek bilgi değişmeyen idealar bilgisidir ve bundan ötürü filozof da ancak aklın objesi olabilen idealar Dünyası’nı kendine bilgi konusu olarak seçer. Platon “Eidola (görüntü, image) ‘nın gerçeklik derecesi büsbütün azdır. Duyular dünyasının kendisi idealar‘ın bir kopyası olduğu için gerçeklikten bir derece uzaklaşmıştır zaten. Eidola’lar ise duyular dünyasındaki nesnelerin kopyaları olduğu için ideaların kopyasının kopyasıdır. Sanata gelince, resimde şiir de Eidola’lar duyular dünyasındaki nesnelerin, insanların yansılarıdır. Bundan ötürü Platon sanatın yansıtma(mimesis) olduğunu söyler.
Sayfa 21·Kitabı okudu
Peki, neden bazı dinler evrim teorisiyle barışmakta bu kadar zorlanır? Neden insanın, insansı maymunlarla ortak bir ataya dek uzanan evrimsel bir tarihinin olduğu gerçeği bu kadar çok insanı bu derece rahatsız eder? Bu konuda en son öfkeye kapılanlar, Kenya piskoposlarıydı (ya da en azından onlardan bir tanesi). Bu muteber kişiler, ata kemiklerine ait fosillerin Nairobi Milli Müzesi'nde sergilenecek olmasına karşı çıktılar. Piskopos Boniface Adoyo ve evanjelik dostları, sergiyi gezen bazı saf kişilerin -Tanrı muhafaza- soyumuzun insansı maymundan geldiğini düşünecekleri korkusuna kapıldı! Oxford Piskoposu "Kaypak Sam" Wilberforce ile "Darwin'in Buldoğu" Thomas Huxley arasında 1860'ta, Oxford'da geçen ünlü ağız dalaşından bu yana, evrim olağanüstü güçlüklerle karşılaştı. Yaratılışçılık hiçbir zaman güçten kuvvetten düşmedi. Hatta Yeni Dünya'nın bazı bölümlerinde nur topu gibi hayatını sürdürüyor. Bu elbette sadece Hristiyanlıkla sınırı bir durum değil. İslam'ın da evrim fikriyle bazı sorunları var. Evrim Kuran'da yer almadığından, onun gerçekliğini savunmak, Allah'ın âlim-i mutlaklığına meydan okur ki bu da dine küfür sayılır. Bilgi kudrettir belki ama onun bastırılması çok daha tehlikelidir. Sonuçlarıyla baş edemeyeceğimiz bir şeydir. Tabii eğer tam anlamıyla köy ekonomisine dönmeye ve mevcut dünya nüfusunu bir gecede birkaç bin kat azaltmaya niyetimiz yoksa. Bilimi kontrol altında tutmanın felaketle sonuçlandığı ve ulu-sal gelişmeyi rayından çıkardığı örneklerin sayısı çok fazladır. Bunlardan en iyi bilineni de hüzünlü Rus biyoloji tarihidir. 1917'de Bolşevikler başa geçtiğinde Rus genetik bilimi Avrupa ya da Amerika'daki muadillerinin en az on yıl ötesindeydi. Ne var ki Rus Marksistler genetiğe şüpheyle yaklaşıyordu. Gelişim içindeki (genetik) evrim teorisini Marx'a
Sayfa 120 - NTV Yayınları·Kitabı okudu
Bilim
Platon için önemli olan nokta, değişen bir şey hakkında hiçbir zaman kesin ve emin bir bilgiye sahip olamayacağımızdı.
Reklam
Reklam