Hayat işte... Adına ister tesadüf deyin, ister şans, ister kaderin cilvesi. Bir şekilde bir araya gelir iki insan, birbirinden habersiz. Ve sonra ortaya dökülür geçmiş... Mutlu anlarıyla, mutlu olunduğu sanılan anlarıyla, derinine işleyen acılarıyla, pişmanlıklarıyla, keşke'leriyle, iyi ki'leriyle, öyle olmasaydı da böyle olsaydı nasıl olurdu'larıyla ve dahasıyla... Kendini anlatırken bir yandan, kendi olmasına veya kendi olamamasına (nasıl olunuyorsa "kendin", o da meçhul) sebep, aile mirası sıkıntılarını da ortaya döküverir istemli veya istemsiz bir şekilde. Üstüne siner de çıkaramazsın, onların da yaşadıklarının veya yaşayamadıklarının isini. Sevdiğiyle olamamanın hıncını, günahsızlardan çıkaran, hayata kinli kadınların, aşık kadının aşkını yüklenecek denli yürekli olamayan adamların, sevilmemenin acısını, sevenlerin arasına girerek çıkarmaya çalışan kadınların, hayatını bir koltuk, bir televizyon ile pencere kenarında pervasızca tüketenlerin, bir yere ait olma ile hayatına kimlik kartı çıkarabileceğini umanların, mahvıyla yetinmeden, başkalarının da hayatını kah bilerek kah bilmeden mahvedenlerin, etrafı bazen kalabalık, bazense zifiri yalnız yalnızlıkların hikayelerini anlatır, ya da dinler durursun. Anlatmak kimi zaman geçmişin hayaletlerini huzursuz etmek gibidir. Ağzını açıp da ilk sözcükleri ortaya saçmaya başladın mı, Pandora'nın Kutusu'nu açmış hissedersin kendini. Güç bela kapadığın ne kadar lanet varsa, gözlerinin önünde uçuşmaya başlayıverir birden. Bazen de tam tersi. İçinde sıkışıp kalan ne varsa, seni boğan, daraltan, kalbini sıkıştıran, anlatmak istersin. Anlatayım da terk etsin beni, varsın küp delinsin ama keskin sirke de akıp gitsin artık içimden dersin. Zaman dinleme zamanı değil belki, bilirim. Herkes kendini anlatmak derdinde, kimsenin durup